MİZAH YAZILARI - 1
-----------------------------------
İLERLEME...
"Yerinde sayanlar,yürüyenlerden daha çok ayak sesi çıkarır..."
Ateş bulunduğunda,orada bulunanlardan biri çıkıp kesin şöyle demiştir :
-- Kardeşim!...Söndürün şunu!..Yangın çıkaracaksınız...
Ateşi bulmak için sopaları sürterken de zaten aynı şahıs "Sürtmeyin şunları yahu,içim gıcıklanıyor!." demiştir büyük ihtimalle...
Aynı şahsın torunlarından biri de,tüfek icat edileceği zaman,icat edenlerin yanına gitmiş,
-- N'apıyorsunuz burda?
-- Tüfek icat ediyoruz.
-- Yapmayın!.
-- Niye?
-- Siz beni dinleyin,yapmayın!..
-- Allah Allah,niye?..Sebep ne?
-- Tüfek icat olursa,mertlik bozulur...
Diyerek vazgeçirmeye çalışmıştır...
Tüfek icat oldu ama tetiği çeken insandı..
Mertlik,her koşulda mertliktir.Mertliğinden sıkılıp da bahane arıyorsan o başka....
Nerede bir kavga,gürültü,huzursuzluk varsa,orada,yerinde sayma vardır..İlerleme durmuştur..İlerleyen insan sessizdir,huzurludur,mutludur.Yolun keyfini çıkarır...
Bilime göre,Evren,Büyük Patlama'yla oluştu...
Bir patlama olduğuna göre gaz mı açık unutuldu,bişeyler ters mi gitti bilinmez,olan oldu büyük patladık..
Belki de artık dayanamadı,doldu,doldu,sonunda patladı..Bize de olmaz mı zaman zaman?..
Büyük patlamadan önce orada ne vardı?..Oralar hep dutluk muydu,hiçlik miydi bilinmiyor..
Ama o büyük patlamanın zamanı gelmişti.Bu bir ilerlemeydi...
Sonra soğuma başlamış,gezegenler oluşmuş..
Bizim dünyamız en başta sularla kaplıymış.Hepimiz suyun içindeymişiz.Deniz canlısıymışız yani.Deniz ürünüymüşüz...
Sonra sular çekilmiş,evrim geçire geçire,karada yaşamaya başlamışız...
Bunun da zamanı gelmişti,bu da ilerlemeydi...
Büyük ilerlemeleri sağlayan büyük buluşların çoğu tesadüfen yapılmıştır..
Çünkü,o tesadüfün zamanı gelmiştir..
Hiçbir tesadüf zamansız değildir..
İnsan aklı kaç gram ki,dünyayı böylesine değiştiren büyük buluşları bilerek gerçekleştirsin..
Tesadüf dediğin,zamanı gelen ilerlemeye,ilerlemenin bizzat kendisinin,tesadüfler yoluyla,insan aracılığıyla müdahalesidir..
İlerleme,tabiatın içinde var..
Zamanı geldiğinde ortaya çıkmak üzere programlanmış halde,insanın içinde var...
Bir bebeğin,çocuğun büyümesini nasıl engelleyemiyorsan,ilerlemeyi de engelleyemezsin..En fazla durdurursun..
O ilerleme gücü birikir birikir,zamanı gelince seni altına alır,sürükleyip götürür..
İlerlemeyi kullanarak bile ilerlemeye engel olamazsın...
Su akar,yolunu bulur....
YILDIZ TOZLARI
"Yıldızlar,doğarlar,ölürler...
Öldükleri zaman toz halinde uzaya dağılırlar..
O tozlar,başka ölmüş yıldızların,uzaya dağılmış tozlarıyla birleşir,yeni yıldızları oluştururlar...Evrendeki herşey yıldız tozlarından oluşmuştur..
Biz insanlar bile yıldız tozlarından oluştuk..."
Yalan!...
Uydurma!..
Kendilerini bilim adamı sanan bir avuç uzay bilimcinin attığı battal boy palavra!..
İnanmayın...
Yıldızlar öyle oluşmaz...
Ben size gökyüzündeki yıldızların nasıl oluştuğunu söyleyeyim :
"Yeryüzünde iki insan birbirine aşık olunca,gökyüzünde bir yıldız oluşur..."
Peki bu nasıl olur?..
İşte Evrenin mucizesi dedikleri şey budur..
Evren,aşkla yaratılmıştır...
Evrenin oluştuğu o büyük patlama (Big bang) denen şey de aslında büyük bir sevgi patlamasıdır..(Love bang)
Evrenin sınırsız boşluğunda yaşayan çok büyük bir adamla,çok büyük bir kadın birbirlerine aşık olmuşlar.Birbirlerini o kadar çok sevmişler,kalpleri. sevgiyle o kadar çok dolmuş ki,sonunda kalpleri o kadar çok sevgiye dayanamamış,patlamış..Tabi,kocaman adam,kocaman kadın,kalpleri de çok büyük,patlayıp dağılan o içi sevgi dolu kalp parçacıkları,çikolata parçacıkları gibi evrenin her tarafına yayılmış.Biz işte onlara "Gezegen" diyoruz, "Galaksi" diyoruz, "Samanyolu" diyoruz, "Berkant" diyoruz...
Bu uyduruk romantizme aslında hiç gerek yok.Çünkü gerçek,o kadar romantik ki,üzerine ne koysan,düşer altında kalır...
İşin doğrusunda yer alan şu sözlere bakar mısınız?..: "Evrendeki herşey,yıldız tozlarından oluşmuştur.Biz insanlar bile yıldız tozlarından oluştuk..."
"Biz insanlar,yıldız tozlarından oluştuk..."
Bu bir şiir değil de nedir?...
Şiir tarihinde bugüne kadar yazıldı mı böyle etkileyici bir dize?...
Etkileyici çünkü,gerçek..Buna şiir yazacağım diye hayal kurmaya,kalp sıkmaya,kafa patlatmaya gerek yok...
İşte bu,kozmik şiir...Şiirin babası..Yani,biz insanlar,şiirden oluştuk...
Hepimiz büyük bir şiirin mısralarıyız..
Dünya bir mucize..İnsan bir mucize...Koca evrende bizimki gibi bir dünya yok...Olsaydı arar,sorarlardı,olmadı çağrı atarlardı,biz geri dönerdik..Tek umudumuz Mars,onda da patatesten başka birşey yetişmiyor.Matt Damon gitti,denedi,yetişmedi...
Neden bu mucize gezegenin,büyük bedellere mal olmuş bu uygarlığın kıymetini bilmiyoruz?..
Dünya niye bu kadar vahşi?..O zaman dinozorlar niye yok oldu?..Dinozorlar,kendi vahşiliklerinden utanıp,bu dünyada varolmayı haketmediklerini düşündükleri için kendilerini yok ettiler..
Eskiden daha iyiydik...
Eski dediysem,baya eski..
Biz ava çıkardık,kadınlar mağarada kalır,mağaranın temizliğiyle çocukların bakımıyla uğraşır,mağara işlerini erken bitirirse,biz avdan dönene kadar komşu mağaraya oturmaya giderlerdi.
Akşam olup,biz avdan dönünce,bizi mağaranın girişinde karşılar,artık o gün ne avladıysak,elimizden alır,"Hoşgeldin,nasıl geçti avın?"diye sorarlardı..
Sadeydik..Sade olduğumuz için özgürdük..Eskiden ihtiyaçlarımız için çalışırdık,çalıştıkça ihtiyaçlar azalırdı.Şimdi,çalıştıkça ihtiyaçlar çoğalmaya başladı...
Telefonunda iki tane kamera olmasa ne olur?..En büyük ekran televizyon alınca ne olacak?.Erkan Petekkaya daha büyük ekranda daha mı iyi rol yapacak?..
Tabiatın içine ettik,heryer beton..
Leyla ile Mecnunu birbirinden ayırır gibi,yağmurla toprağı birbirinden ayırdık..
Geçen gün televizyonda hava durumcu,nisan ayının ve mayısın ilk günlerinin bu kadar soğuk geçmesi üzerine diyordu ki, "Artık bahar diye bişey olmayacak.Sadece yaz ve kış olacak.."
Bunlar iyi günlerimiz..Yakında yaz'la kış da olmayacak.Mevsimler iyice birbirine girecek,mevsimlere "Yazbahar" "Kışbahar" İlkyaz-Sonyaz" "Kış yazının son ilk baharı" gibi tuhaf isimler vereceğiz..
Bu niye oluyor?.Kimin yüzünden oluyor?..Tabiat ana kendisine yapılanların intikamını almaz mı?..
Tabiat ana değil de,tabiat baba olsaydı durumu idare ederdi ama kadınlar böyledir,kadınları kızdırmayacaksın....
Yüzelli sene önce bir kızılderili reisi, "Son nehir kuruduğunda,son ağaç kesildiğinde,son balık tutulduğunda,paranın hiçbir işe yaramadığını göreceksiniz" demişti..
(Gerçi,o reisin torunları para için kumarhane işine girdiler ama o ayrı konu.)
Nasıl olsa denizde balık bitmedi henüz.Denizde biterse de marketten hazır ton balığı alırız..
Ama yine de dikkat edelim,son market kapandığında,paramız hiçbir işe yaramayabilir...
NİSAN'DA AŞK BAŞKADIR
Nisan ayının son günlerindeyiz ama hava soğuk...
Bildiğimiz, tanıdığımız Nisan'a hiç yakışmıyor bu hava..
Eminim kendisi de memnun değildir, "Ben böyle değildim, ne oldu bana anlamıyorum.." diyordur..
Biz Nisanı yumuşak tabiatlı bir ay bilirdik..
Romantik yağmurlarıyla aşk'a katkıda bulunurdu..Ne oldu ona?.
Ne oldu öteki aylara?.
Niye hiçbiri görevini doğru dürüst yapmıyor?..
Ben Nisan ayında aşık oldum.
Seneler önce,hayatımın kadınını Nisan ayında tanıdım.
Nisan yağmurlarının altında birbirimize aşık olduk,sevdik,sevildik vesaire...
Eğer o zamanki Nisanlar, şimdiki Nisanlar gibi olsaydı,kızın yüzüne bile bakmazdım..
O zamanki Nisan yağmurunun tek damlası aşık ederdi insanı, şimdi şakır şakır yağıyor,insanın içinden uyumak geliyor...
Nisan, bereket ayıydı, sevinç verirdi,coşku verirdi, kış boyu bastırdığımız içimizdeki farklı
kişilikler, Nisanla birlikte birer birer açığa çıkardı..
Nisanın her günü başka biri olurduk, bir nisan bir insan, iki nisan iki insan...
Ferdi Tayfur, Nisan yağmuruna şarkı yaptı...
Hazirana yapmadı,Nisan'a yaptı.
Bu kadar nankörlük olmaz ki..
Ferdi Tayfur bu..Sana inandı,güvendi,şarkıyı taşırsın sandı.
Ama taşıyamadın..
Değiştin sen Nisan..
Hem de çok değiştin.Artık seni tanıyamıyoruz..
Mart'ı mı kıskanıyorsun,Şubat'ı mı kıskanıyorsun,anlamadık ki?..
Hiç unutmam,bir gün sendeyken,
Yani,Nisan ayında,
Hem mevsimin,hem gençliğimin Nisan zamanında,yengeni arabama bindirdim,
Lacivert, Murat-124..
O zamanın Mersedesi yani..Gönüllerin Mersedesi...
Koruluğa götürdüm yengeni, arabanın içinde oturuyoruz,
Dışarıda sen yağıyorsun..
Yani,Nisan yağmuru..
Sanki Nisan, bulutların iyilerinden seçmiş,sırf bizim için yağdırıyor.
Öyle güzel, öyle romantik..
Taktım teybe Ferdi'nin kasetini, gümbür gümbür "Nisan yağmuru" çalıyor..
Ferdi baba arkada, "Benim böyle feryadımı duymuyor musun" diye bağırıyor, ben önde ilk aşkımın yanında sevgiden tir tir titriyorum, dışarıda yağmur bütün gücüyle beni gaza getirmeye çalışıyor..
İlk temas o anda sağlandı...
Nisanoğlunun uzaylılarla ilk teması o gün gerçekleşti..
Eğildim...
Ayıptır söylemesi...
Ağzından öptüm...
Yedi yaşımdayken de bir kızı ağzından öpmüştüm,öptükten sonra eve kaçıp saklanmıştım,bir hafta evden çıkmamıştım.
Yine öyle yaparım,kaçar,koruluğa saklanırım sandım ama bu kez öyle yapmadım..
Hem sonra,o öptüğüm,ağız değil,dudaktı...
Kavun tadı vardı dudaklarında yanlış hatırlamıyorsam..
Yazın ne zaman bir manavın önünden geçsem,o günü hatırlarım..
Aradan otuzbeş sene geçti,tadı hala dudaklarımdadır..
Ne zaman Nisan gelse, ne zaman yağmur yağsa, dudaklarım o günü hatırlayıp, heyecanla titrer..
Ben hatırlamam, dudaklarım hatırlar.Çünkü "Kas hafızası" diye birşey var.Çok öpüştüğüm için, dudaklarım kas yapmıştı...
Hey gidi Nisan..
Görüyo musun yaptığını?.
Yine geçmişe götürdün,orda bıraktın beni...
KAHRAMANLIK
Herkes kendi kahramanlığını kendisi yapsa, toplumlar kahraman arayışına girmez,
Yalancı kahramanların peşine takılıp, hayal kırıklığına uğramazlar...
Bence, zorlukları ve avantajlarıyla kıyaslarsak, bu zamanda asgari ücretle ailesini geçindirmeye çalışan bir işçinin, memurun kahramanlığı, Süpermen'in, Betmen'in kahramanlığından daha değerli..
Çünkü, Süpermen gibi uçamıyor,
Gözlerinden lazer fışkırtamıyor,
Ama ona rağmen, asgari ücretle dört kişilik ailesine bakabiliyor,
Kirasını ödeyebiliyor,
Odununu-kömürünü alabiliyor,
Çocuklarını okutabiliyor...
Ben asıl kahramanlık diye buna derim...
Tamam, Süpermen uçuyor..Saygı duyarım..
Ama çok uçuyor..
Yok gözlerinden lazer ışını fışkırtıyor,
Yok gücüyle dünyayı bile hareket ettiriyor,
Yok nefesi çok güçlü, bir üfledi mi fırtına çıkarabiliyor,
Yok efendim kulakları acayip işitiyor, Newyork'da konuşulanı, Washington'dan duyuyor...
Bu kadar da uçulmaz ki..
Sanırım Süpermen'in yaratıcıları nefes darlığı çekiyorlardı, kulakları ağır işitiyordu, gözleri iyi görmüyordu ve ayakta duramayacak kadar güçsüzdüler,
Bu eksikliklerini bir kahramanda pozitive edip, onun şahsında kendilerini iyi hissetmek istediler ama mürekkebi fazla kaçırdılar...
Ayrıca Süpermen, ne yiyor, ne içiyor, nasıl geçiniyor, nereden para kazanıyor,bilmiyoruz..
Tek bildiğimiz, kafasına göre oradan oraya uçup, kötülerle mücadele ediyor.
Tamam, kötülerle mücadele etmesine birşey demiyorum ama serbest çalışmasa,
Emniyete bağlı çalışsa, emniyet adına kötüleri yakalasa, belirli bir maaşı olsa?..
Veya,
Yakaladığı kötü başına para alsa?..
Kahramanlar para kazanamaz mı?..
Onların iyi yaşamaya hakları yok mu?..
Eğer verdikleri kahramanmaraşı..pardon, kahraman maaşı yetmiyorsa,
Gözlerinden lazer ışını çıkarabiliyorsun, hafta sonları git bir kaynakçıda çalış, üç-beş de oradan gelsin..
Uçabiliyorsun madem, mesaiden sonra bir yerden bir yere havadan adam taşı..
Sana kimse süper güçlerini ticari amaçlı kullanamazsın demiyor ki...
Takdir etmiyor değilim Süpermeni.
Bir çok gücü var.
Güçlerini insanların yararına kullanıyor..
Ama bu kadar çok gücün tek bir kişide toplanması doğru değil..
Christopher Reeve iyi bir Süpermen'di.
Daha sonra yerine gelen Henry Cavill de bütün güçlerini hep doğrudan yana, halkın yararına kullandı, hep adaletten yana oldu..
İyi ama ondan sonraki Süpermen'in güçlerini doğru bir şekilde kullanacağını nereden bileceğiz?...
İyi niyetli olabilir, ona birşey demiyoruz ama ya etrafındakiler tarafından kandırılırsa?..
Yeşil renkli Kriptonite zaafı olduğunu biliyoruz.
Başka gezegenlerden gelecek kötü niyetli şahısların, bu zaafından yararlanıp, bir gecede güçlerinin tamamını ellerine geçirmeyeceklerinin garantisi var mı?..
Olmaz...
Süpermen bile olsa, bu kadar gücün tek bir kişide toplanması hiç doğru değil...
MUSLUKTAN AKAN ŞARKI
Bizim çocukluğumuzda "Christian Adam" diye bir fransız şarkıcı vardı..
Yetmişli yılların birinde söylediği "Situ save kombien jötem" (Okunuşu böyle.Yazılışı yazılacak gibi değil) isimli romantik aşk şarkısı, tüm dünyada olduğu gibi, Türkiye'de de lodos fırtınası gibi esti, bütün gönülleri kasıp kavurdu, sevenlerin aşklarına fon oldu,sevmeyenlere "Ulan keşke ben de bu aralar birini sevseydim, bu şarkıyla çok iyi giderdi."dedirtti...
Her yerde o şarkı vardı...
Sabah kalktığımızda radyoyu açardık, o şarkı..Radyoyu kapardık, o şarkı..Radyolara sığmazdı şarkı..Pencereyi açardık, meğer bitişikteki evden gelirmiş o şarkı...
Kahvaltıya otururduk, o şarkıyı ekmeğin üzerine sürer yerdik.Elimizi yıkamaya lavaboya giderdik, musluktan o şarkı akardı.Sokağa çıkardık, yol boyu sağdan soldan,dükkanlardan o şarkının sesi gelirdi..Dünyada romantizm dalgasının tsunami yaptığı yıllardı...
"Situ save kombien jötem..."
"Seni ne çok sevdiğimi bilseydin
Zaten anlayacaktın
Sen olmayınca günler sönük
Sen olmayınca neşe yok
Benim olman yeterdi
Sonrası ne olursa olsun
Seni ne kadar sevdiğimi bilseydin..."
Veya fransızca yazılışıyla :
"Si tu savais combien j'taime
Tu comprendrais que deja
Sand toi tous les jours sont blemes
Sans toi il n'est plus de joie
Si tu savais ce q'uest ma peine
Lorsque tu es loin de moi..."
Tam bir gavur eziyeti kuran çarpsın...
Daha bazı 'e' lerin, 'a' ların üzerine ne anlama geldiklerini bilmediğim işaretleri koymadım...
Nasıl oluyor da, okunuşu çok romantik olan fransızcanın yazılışı insanı strese sokuyor?...
Bu şarkı,döneminin aşk sembolüydü...
Bu şarkı bağlamında yaşandı bir sürü aşk...
Kurumuş gönülleri çapaladı,suladı,yeşertti, çiçek açtırdı..
Bu şarkı sayesinde aşk, bir ara emeği geçti, bir süreliğine en yüce değer oldu...
Fransızca bilmeyen milyonlarca insan, bestenin güzelliğinden, fransızcanın romantik sesinden etkilendi...
Bir fransız, bana, Fransa parlamentosundaki sıradan bir görüşmenin tutanaklarından rastgele iki sayfa okusun, ikinci sayfanın ortalarında ben ağlamaya başlarım..
Fransızca bana o kadar etkili, duygulu ve dokunaklı gelir..
Ama o sözleri başka bir ülkede, bir meydanda yüksek sesle "Yazıldığı gibi" söyle, millet savaş çıktı, birazdan zehirli gaz saldırısı başlayacak sanıp panik halinde sığınaklara kaçar...
Fransızca konuşan biri kimsenin kalbini kıramaz...
Eğer kırmışsa fransızca kırmamıştır, başka bir dil biliyorsa o dille kırmıştır.İngilizce kırmıştır, Almanca kırmıştır, eğer Rusça biliyorsa kesin rusça kırmıştır...
Bir fransız sevgilim olsa, bana fransızca beni artıksevmediğini, benden nefret ettiğini, defolup gitmemi istediğini söylese...
Gitmem valla...
Daha çok bağlanırım..
Yeter ki benimle fransızca konuşsun, nefret edecekse fransızca etsin..
Marine Le Pen...
Fransadaki seçimlerde ikinci tura kalan, ırkçı, aşırı sağ Cumhurbaşkanı adayı...
İkinci turun favorisi olarak gösterilmese de, seçilme ve seçildiğinde faşist politikalarla diktatör olma ihtimalinden söz ediliyor..
Olmaz...O dille olmaz...
Fransa'da, fransızca gibi insanın içinde iyi duygular uyandıran, konuşanın kendisini bile etkileyen bir müziğe sahip bu dil varoldukça, Fransa'dan diktatör çıkmaz...
Çıka çıka bir tane Napolyon çıkmış, o da aslında Korsikalı bir İtalyan ailenin çocuğuymuş,ana dili de korsikacaymış..Fransızca olsaydı o da çıkmazdı.İstese de çıkamazdı..
Le Pen istediği kadar bağırsın "Sınırları kapatacağız, göçmenleri kovacağız, müslümanları atacağız!." diye.Kimse biyere gitmez..
"Çocuklar hiç kimse biyere gitmesin.Bakmayın siz öyle bağırıp çağırdığına.Herhalde başka bişeye canı sıkıldı.Biraz bekleyelim, fransız öfkesi çabuk geçer, söylediklerine pişman olur,gelir bizden özür diler.Gidersek çok üzülür.." derler...
Adama sormuşlar "Adın nedir?." "Mülayim" demiş..
Sert olsan ne yazar...
Sende bu romantik dil oldukça, diktatör olsan ne yazar?..
Velhasıl..
Dünyaya iyi gelecek en iyi ilaç romantizm...
Dünyanın daha çok iyi müziğe,şimdinin değil,o zamanların o güzel müziklerine ihtiyacı var..
Yeni anayasalar yapıp sistemlerimizi değiştirmeli, romantizme geçmeli, romantizmle yönetilmeliyiz..
Yani kısaca "Si tu save kombien jötem....."
ZAMAN DENEN HASTALIK
"Bir kız bana amca dedi neyleyim/Sakal seni delik delik deleyim..."
(Karacaoğlan)
"Ama ağbi ben sana dedim/Sakal seni yaşlı gösteriyor dedim..."
(Karacakız-Karacaoğlanın kardeşi)
..........
İşe giderken su almak için markete uğradım...
Mahalle arasında,sakin bir market..Çok müşterisi yok..Kasiyer kasada beklemiyor,genellikle içerlerde,raflardaki malları düzenliyor..
Suyun parasını ödemek için,para ödenen kısımdaki iki banttan birinin önüne gittim,kasiyeri bekledim,kasiyer kız içeriden gelip,öteki bantın arkasına geçti, "Amca burdan alayım!." dedi..
Bantları hiç doğru tahmin edemem..
İki bant da boşken,birine yürürüm,kasiyer gelir,öbürüne geçer..Öbürüne yürürüm,ötekine geçer..
Sürekli aynı şey olunca insanın canı sıkılıyor..
Ben de bantı tutturamayacağımı bildiğim için iki bantın arasına girmeden,kasiyer kızın içerden gelip bantlardan birinin arkasına geçmesini bekliyorum artık...
Kasiyer kız kasaya geçerken bana "Amca burdan alayım" deyince ben de ona " Amca senin babandır!:" dedim..
"Ne amcası?.Daha dün otuz yaşıma girdim!.."
Yani,otuz yaşıma girdiğimi daha dün gibi hatırlıyorum demek istedim..
Ben kıza "Amca senin babandır!." deyince,kız "Teşekkür ederim.." dedi..
Çünkü ben tepkiyi içimden vermiştim,kız da alışveriş ettiğim için teşekkür etmişti...
Tabi gençler bilmiyorlar,anlamıyorlar,kırklı yaşlardaki erkeklere amca demelerinin onları ne kadar üzdüğünü,yaraladığını..
Onlar,Karacaoğlandan beri,özellikle güzel kızların amca demelerine çok üzülüyorlar..
Ama neyleyelim,diyorlar..
Amca lafını ben de sevmiyorum..Yaşlı hissettiriyor..Ben hissetmeden yaşlanmak istiyorum.Çaktırmadan..Belli etmeden..Öyle yaparsam,yaşlılık hastalıklarından yırtarım diye düşünüyorum..
Yeğenlerim amca diyebilir..Ufak tefek çocuklar,yeni yetmeler de diyebilir ama koca koca adamların,kadınların amca demelerini yadırgıyorum..
Minibüse,otobüse falan binip iş için Taksim'e giderken çok yoğun bir şekilde maruz kalırdım amca lafına..
Önce minibüste başlardı..Bir genç kalkıp bana "Buyur amca otur" derdi..
Sonra arkamdan bir kadın yol parasını bana verip "Amca şunu uzatır mısınız" derdi..Yanımda,pencere kenarında oturan koskoca herif ineceği yere geldiği zaman ayağa kalkar "Amca bi müsade eder misin" derdi..İneceğim yere gelirdim,şoföre "Müsait biyerde indirir misiniz?" derdim,şoför "Olur amca.." derdi..
Ordan Taksime gitmek için otobüse binerdim,otobüsün içinde de "Amca arkaya doğru ilerleyebilir misiniz?.." "Amca şu pencereyi biraz aralayabilir misiniz?.." "Amca, inecek misiniz ?."
İnsan bir de kafaya takınca daha çok rahatsız oluyor..
Daral gelirdi,boğulacak gibi olurdum,nefes alamazdım,Taksim'e zor atardım kendimi.
Taksim meydanına gidip "BEN AMCA DEĞİLİİİİİM!." diye bağırmak isterdim...
Amca dönemim kırk yaşında başladı.Bir belediye otobüsünde,demirlere tutunmuş,ayakta gidiyordum.Liseli bir genç,oturduğu yerden kalktı,"Buyur amca,otur" diyerek bana yerini verdi..
Şimdi artık otobüste-minibüste ikişer üçer kalkıp yer veriyorlar..Kimse yer vermezse,şoför kalkıyor,"Buyur amca otur,arabayı da sen kullan,ayakta kalma" diyor...
Birgün bir otobüste,ayakta gidiyorum..
Bir kadının bana baktığını farkettim..
(Bazan oluyo öyle şeyler..)
Ben,güzelce bir kadının bana bakmasından gururlanıp,tatlı tatlı hayal kurup,içimden dans ederken, kadın yerinden kalktı,"Buyrun amca,oturun" deyip,bana yerini verdi..
Meğer,yer vermeye değecek yaşta olup olmadığımı anlamak için bakıyormuş...
Yaşlanmak değil mesele..Bu kaçınılmaz..Zaman denen hastalık,doğuştan vücudumuza girmiş bir kere..
Mesele,çocukluğunu da,gençliğini de,orta yaşını da,
o yaşların karşılığını vererek,doya doya yaşamak.Eksik kalmamak..Çocukluk sofrasından da,gençlik,orta yaş sofralarından da aç kalkmayacaksın."Daha sonra yerim" demeyeceksin..Daha sonra yiyecek bişey bulamaz,kendini yersin...
Yaya üst geçitleri ömrün özetidir..
Bir tarafından yukarı çıkarsın,orası çocukluk ve gençliktir..
Yukarıda dümdüz yürüdüğün yer,orta yaştır..
Karşı taraftan aşağıya indiğin merdivenler de,yaşlılıktır..
Merdivenler bitince kapı çalar,
-- Kim o?
-- Benim ben...Ecel...Hüseyin bey'e bakmıştım..
-- Benim,buyrun?..
-- Yok,siz buyrun.Hazırsanız gidelim Hüseyin bey..
-- Olmaz!..Daha hazır değilim!..Daha yaşamadığım çok şey var..Sen git,ben onları yaşayıp gelirim...
Hakem düdüğü çalar,maçı bitirir,mağlup takımın futbolcuları hakeme koşar,saati gösterirler,
-- Daha bitmedi hoca!..Uzatmalar var!..Faul oldu,oyun durdu,inek içti,dağa kaçtı..İki dakka daha uzat,bitirme maçı!..
Ne yapacaksın o iki dakkada?..
Doksan dakikada yapamadığını,o iki dakikada mı yapacaksın?..
Ömrün sonlarına doğru,tıpkı maçın uzatma dakikalarındaki gibi,plansız doldur-boşaltlar başlar..
Ceza sahasına orta yapılacak da,karambolde, yükselecek gücün kalmışsa,yükselip,kafayı çakacaksın da,gol olacak,hayatı galip bitireceksin...
Tabi etrafında,sana orta yapacak kimse kaldıysa........
ULAN TOPLUM!..
Antalya'da 50'li yaşlarda bir adam,insanların ikiyüzlülüğünden,şehrin gürültüsünden,hayat şartlarının zorluğundan sıkılmış,bunalmış,gitmiş Antalya-Kemer'de,bir dağın tepesinde bir mağaraya yerleşmiş..
Sekiz aydır o mağaradaymış..
Toplumdan,insanlardan uzak...
O mutluluğu çok görmüşler ona..
Jandarma mağarayı basmış,adamı mağaradan çıkarmış..Çünkü o bölge SİT alanıymış..
-- Burası Sit alanı,burada kalamazsın..demişler.
Adam da,"Sittirin gidin!..Rahat bırakın beni!..Ben burada mutluyum" demiş ama dinlememişler.
Vay sen misin mutlu olan?...
Alıp Kaymakamlığa götürmüşler,oradan da bir pansiyona yerleştirmişler...
Ne istediniz adamın rahatlığından,mutluluğundan?..
SİT'e ne zararı vardı?..
Belli ki hayatında bişeyler ters gitmiş,yeniden başlamak istemiş.
En baştan..Mağara döneminden...
Belki içindeki ateşi yeniden keşfedecekti..
Evlerle,arabalarla,kıyafetlerle,madde bağımlısı sahte ilişkilerle müteşekkil toplumdan sıkıldı,kaçtı gitti,dağ başında bir mağaraya saklandı,yine buldular,geri götürüp toplumun içine koydular...
Öldür daha iyi...
-- Kıskançlıktan başka bişey değil..
"Ben mutlu olamıyorum,sen de olma..."
"Ben kaçıp gidemiyorum,sen de kaçma!...
"Sen ne sanıyorsun kendini?.Ben toplum'um.Benden kurtulmak o kadar kolay mı sanıyorsun?...."
BENİ GÜZELLİK MAHVETTİ
Çoğu zaman,kendimi tutamayıp yaptığım birşey var.
Sıradan bir konuyu yazarken,bir cümlenin güzelliğine kapılıp peşine takılıyorum,onun çağrıştırdığı hayal alemine gidiyorum,yazının sonuna geldiğimde kendimi bambaşka bir yerde buluyorum.
Mesela,kadınların sorunlarıyla ilgili başladığım bir yazı,yarım sayfa sonra politikaya,oradan bilime,oradan sanata,oradan hiç alakasız felsefi çıkarımlara gidiyor.
Neden bilmiyorum,hep böyle oluyor.
Sadece yazıda da değil,gündelik hayatımda da böyleyim..
Örneğin,geçen gün Maltepeye gideceğim diye otobüsle yola çıktım,otobüs Kartal'a gelince,güzel bir minibüs gördüm,inip ona bindim,Dudulluya gittim.
Daha Dudulluya varmadan,yolda güzel bir otobüs gördüm,indim,ona bindim,Göztepeye..
Ordan da Kadıköy,Karaköy,Topkapı,derken,şehirlerarası otobüsle Tekirdağ'a gitmişim...
Oysa Maltepeye gideceğim diye yola çıktım,ne işim var Tekirdağ'da?..
Niye yapıyorum bunu bilmiyorum..
Yolda güzel bir araba gördüm mü, "Hadi buna bineyim.."
Yeni yapılmış güzel bir asfalt gördüm mü, "Hadi bu yoldan gideyim.."
Beni güzellik mahvetti..
Gençlikte de,evleneceğim diye güzel bir kızın peşine düşmüştüm,sonra halasının kızını gördüm,o daha güzel diye ona yöneldim..
Nişanlandık,düğün davetiyesi bastırmak için bir matbaaya gittim,matbaada çalışan kızı daha çok beğendim,ona yöneldim...
Evlenecektik güzel bir hayat yaşayan bekar bir arkadaşımı gördüm,ona özendim, "Boşver,bekarlık sultanlıktır" dedim,bekarlığa yöneldim..
İş hayatımda da hep böyle oldu.
O daha iyi,bu daha güzel diyerek sürekli iş değiştirdim.
Halbuki ilk girdiğim fabrikada dişimi sıksaydım,hayatım başka türlü olurdu.
İlerde maaşım da artardı..
Çünkü maaşlar hep ilerde artar..
Sigortası da vardı,üç ayda bir ikramiye,
İki ayda bir dört kalıp sabun,bir Bursa havlusu veriyorlardı..
Kömür yardımı vardı..
Çocuk yardımı vardı...
İki çocuk ben yapsam,iki çocuk da fabrikadan verseler,dört çocuğum olurdu.
Daha sonra çocuk yapmaya niyetlendiğim zaman da,çok sevimli bir kedi gördüm,
"Boşver çocuğu,kedi beslemek daha iyi" dedim,kediye yöneldim..
Çocuğa bakıyorsun,besliyorsun,büyütüyorsun,kıymet bilmiyor,nankör oluyor.Kedi zaten nankör.Nankör olması için ayrıca bişey yapmana gerek yok..
Biliyor musunuz,Kedilerin çok ilginç bir özellikleri var,yeni keşfet.....
Bak yine aynı şeyi yapıyorum..
Kendimi kontrol edemediğimi anlatan bir yazıda da kendimi kontrol edemiyorum..
Aslında insandaki kontrol mekanizması,bizim toplumsal hayattaki bir takım davranış.....
Yok yok ben en iyisi bitireyim bu yazıyı,yine alakasız yerlere gitmeye başladı...
UYUYAMAM...
Bir anne...
İzmir'de okuyan kızı kaybolmuş..
Yetkililerden yardım istemiş..
Televizyonların haberi olmuş,kameralara konuşuyor...
-- Beni hergün telefonla arardı,görüşürdük...En son salı günü aramayınca ben aradım,sitem ettim.."Niye aramadın kızım?." dedim..."Biliyorsun,ben senin sesini duymazsam,uyuyamam..."
Güldü, "Peki anne.." dedi..Sonra bir daha da aramadı...
Kız en son tren garında,biriyle trene binerken görülmüş,kaçtı mı,kaçırıldı mı belli değil,polis aramaya devam ediyor...
Bir anne,kızını ne kadar sevebilir?...
Yok yok,yanlış sordum..
Bir insan,başka bir insanı ne kadar sevebilir?...
İşte bu kadar sevebilir...
Kızına diyor ki : "Ben senin sesini duymazsam,uyuyamam...
Öğrenilmiş sözler değil bunlar...
Kadının kendi imalatı...
Yürek işi sözler..
Her harfinde anne kokusu var...
Bu sözleri kameralara öyle içten,öyle gerçek söylüyor ki,oyuncu olsa,bu sözleri aynı konu üzerinden,bir tiyatro sahnesinde söylese,bütün salon ayakta ağlardı...
"Ben senin sesini duymazsam,uyuyamam..."
Ver bunu Sezen Aksu'ya,şarkı yapsın..
Al bunu Sezen Aksu,şarkı yap...
Radyolarda çalsın,istek yap,kimi bu derece seviyorsan,ona gönder..
Anana-babana..Çoluğuna-çocuğuna..Karına-sevgiline..Arkadaşına-dostuna...
Kimin sesi sana huzur veriyorsa,içini dindiriyorsa,ilaç gibi geliyorsa...
Bir sevgi ancak bu kadar zayıf ve aynı zamanda bu kadar güçlü ifade edilebilir...
Keşke her çocuk anneden,babadan yana bu kadar şanslı olsa...
Ben de ailemden uzakta okudum..
Arardım,telefonu açmazlardı..
-- Niye açmıyorsunuz telefonu???
-- Duymamışız oğlum,ben mutfaktaydım,baban banyodaydı,kardeşin de bakkala gittiydi,televizyonun sesini de çok açmışız..Ne oldu?.Ne var?..Yine para mı istiyorsun?...
Elalemin annesinin,çocuğu aramayınca gözüne uyku girmiyor,benimkilerin,ben arayacağım da para isteyeceğim diye uykuları kaçıyor...
(Tabii ki bunu şaka olsun diye söylüyorum.Ailemden uzakta falan okumadım...Aslında hiç okumadım,kendi kendimi yetiştirdim...Ama kendime hiç faydam olmadı,kendime hayırsız çıktım...)
Her anne baba uzaktaki çocuğunu özler,sesini duymak ister...
En çok anneler özlermiş gibi görünür ama babalar da en az o kadar özler..
Baba belli etmez...
"Oğlum,annen seni özlüyor,arada bir ara da,iyi olduğunu bildir.." falan diyerek,karizmayı temiz tutmaya çalışır...
Çocuk söz konusu olduğunda,baba dediğin de aslında bi tür annedir..Onun sevgisi de,koruyucudur,dişidir...
Peki sizin?...
Sesini duymadan uyuyamadığınız biri var mı hayatınızda?...
Yok mu?..
O zaman,uzun süredir çektiğiniz uykusuzluğunuzun...
Bölük-pörçük,delik-deşik uykularınızın...
Yataktan yorgun kalkmalarınızın,bütün gün sinirli sinirli olmalarınızın sebebi,bu olabilir...
(Veya vitamin eksikliğidir,bilemem...)
Umarım o kayıp kız bulunmuş,o güzel anne,huzurlu uykularına kavuşmuştur.....
DOST...
Etrafımızdaki insanlar,sadece yanımıza-yöremize değil,içimize de yerleşirler..
Düşünceleriyle,davranışlarıyla bize şekil verirler,yönlendirirler..
Onların yokluğunda şeklimiz bozulur,yönümüzü kaybederiz..
Dost iyidir,varlığı bize güven verir,içimizi ısıtır..
"Arkadaş" dost kadar sıcak değildir,ılıktır...
Arkadaş deyince insan,dosttaki gibi sıcaklık hissetmiyor..
Arkadaş,bugün var,yarın yok..
Aynı vatana sahip olanlara "Vatandaş.."
Aynı çağda yaşayanlara "Çağdaş.."
Aynı mesleğe sahip olanlara "Meslektaş.."
Denmesi gibi,
Aynı arkaya sahip olanlara da, "Arkadaş" denir..
Yani,birinin arkası kuvvetliyse,eşi-dostu,kuvvetli tanıdıkları,parası-pulu varsa,
Öbürü de züğürtse,arkasında kimse yoksa,o ikisi arkadaş olamazlar..
Aynı sosyal-ekonomik düzeyde olurlarsa ancak arkadaş olabilirler..
Peki arkadaş,dosta dönüşür mü?
Dönüşür..
Her arkadaşta dost potansiyeli vardır..
Arkadaşı dosta dönüştürmek sana bağlıdır.
Verirsin ayarı...Verirsin sevgiyi,saygıyı..Verirsin dürüstlüğü,güveni,
Bu konularda kimse kolay kolay öküzlük yapmaz,karşılığını verir,
Hiç sevmediğin bir arkadaşını bile,ömürlük dosta dönüştürürsün...
Arkadaş sevgilin,dost eşin gibidir..
Eğer flört dönemi iyi giderse,dostluk mümkün..
Bazan dostlarımızla fikir ayrılığına düşer,çatışmalar,tatsızlıklar yaşarız.
Neden?
Çünkü tatsızlık yaşadığımız dost,o an için uygun dost değildir.
Benim bir sürü dostum var ama hiçbiriyle en ufak bir sorun yaşamam..
Çünkü ben dostlarımı "İyi gün dostu" "Kötü gün dostu" "Normal gün dostu" diye sınıflıyorum..
İyi günlerimde,iyi gün dostumu..
Kötü günlerimde,kötü gün dostumu..
Normal günlerimde normal gün dostumu arıyorum..
Mesela siz tanımazsınız,Recai benim kötü gün dostumdur.
Başım sıkışır,para lazım olur..
Bir üzüntüm olur dertleşmek gerekir..
Hastalanırım teselli lazım olur..
Hemen kötü gün telefonumdan Recai'yi ararım,koşar gelir..
(Gelmeden önce de sorar, "Koşarak mı geleyim" diye,ben de duruma göre koşarak veya yürüyerek gel,derim..)
Evet,benim üç tane telefonum var.Birinde iyi gün dostlarım,birinde kötü gün dostlarım,birinde normal gün dostlarım kayıtlıdır..
Birbirleriyle karıştırmayayım diye,hepsini ayrı telefonlara kaydettim.
Kötü gün dostum Recai,çağrımı ikiletmez,gelir,neyse ihtiyacım,karşılayıp gider..
Recai doğuştan böyledir.
Onun hamurunda var.
Anasından kötü gün dostu olarak doğmuş bir insandır..
Kötü gün dostu olmaktan zevk alır..Bu onun yaşam biçimidir..
Ben de onun böyle bir insan olduğunu bildiğim için,onun karakterine uygun bir dostluk geliştirdim onunla..
Ama iyi günlerimde Recai'yi asla aramam..
Ararsam hem onun dengesi bozulur hem de iyi gün dostlarıma haksızlık etmiş olurum..
Peki bu yaptığım Recai'ye haksızlık mı?
Asla...
Dedim ya,o bir kötü gün dostu.Öyle varoluyor.Ben de onun kendini gerçekleştirmesine yardımcı oluyorum,ilişkimizin hem ona hem bana faydası oluyor..
Yani, "Al gülüm-Ver gülüm-Ödeştik mi gülüm?-Ödeştik gülüm..."
Düğündü,bayramdı,sinemaydı,tiyatroydu,eğlenceydi,mutlu olduğum,mutluluğumu paylaşmak istediğim zamanlarda da iyi gün dostlarımı ararım..
Onlar daha eğlencelidir.Sorumluluk almazlar,seni dinlemezler,anlamazlar,zor duruma düştüğün anda da anında ortadan kaybolup seni yalnız bırakırlar ki,derdini tek başına halledip daha güçlü olasın...
Hiçbir sevincimin veya üzüntümün olmadığı,sıradan,sıkıcı günlerimde de, Normal gün dostlarımı ararım..Onlar da derinliği olmayan,neşeden de,dertten de anlamayan insanlar oldukları için,yüzeysel mevzularla,kafamızı yormadan günü bitiririz...
Dostlar,insanın içine yerleşirler,senin gücün-kuvvetin olurlar,gittiklerinde kendini güçsüz kuvvetsiz hissedersin...
Onların sayısı çok azdır.Az oldukları için de ayrıca değerlidirler..
Onların dışında kalanları,yokluklarında hatırlamazsın bile..
Çünkü o hatırlamadıkların,yanında oldukları zaman,varlıklarını yeterince hissettirememişlerdir..
Bu yüzden,varlığını hissetmediğin birinin,yokluğunu da hissetmezsin..
Varlığı hissedilmeyenin,yokluğu da hissedilmez.......
TİPİNE GÖRE...
Genellikle de başarılı olurum..
Başarı deyince,tahminlerimin tuttuğu anlaşılmasın..
Tam tersine,hiçbiri tutmaz ama tahminimle gerçek arasındaki tezat beni eğlendirir.Amacım eğlenmek olduğu için,başarmış kabul ederim kendimi..
Mesela bir adam geçer önümdeki caddeden, "Bu kesinlikle gemi kaptanı" derim.
Çünkü adamda gemi kaptanı tipi var..
Bir saat kadar önce gemiyi demirlemiş,sivilleri çekmiş,evine,sıcak yuvasına gidiyor...
Biraz sonra evine varacak,otuzsekiz yıllık karısı onu kapıda karşılayacak,"Hoşgeldin Sacit Kaptan!." diyecek...
Kaptan,yorgun gözlerle karısına bakacak,"Ne yemek yaptın bu akşam Hafize kadın?" diye soracak,
Karısı,"Hiç sevmediğin,nefret ettiğin ne kadar yemek varsa hepsini yaptım"diyecek,
Sacit Kaptan "Niye öyle yaptın?" diye sorunca, "Büyük sevgiler,büyük nefretlerden doğar.Göreceksin,bu nefret ettiğin yemekleri zamanla öyle seveceksin ki,seni o yemeklerden ayırmak mümkün olmayacak" diye cevap verecek..
Sacit Kaptan karısına bakıp "Tuhaf kadınsın Hafize." diye mırıldanınca da,karısı "Teşekkür ederim.Bunu senden duymak benim için çok önemli." diyerek karşılık verecek...
Ama heyhaat...
Hayalim yerle bir,tahminim çöp olur..
Gemi kaptanı dediğim adam,matbaacı çıkar...
Manken dediğim kadın,bir mağazada satış elemanıdır...
Tipine bakıp,bu kesinlikle müteahhit dediğim adamı,ertesi gün,yeni açılan simit fırınında,çalışırken görürüm...
Filmlerde genellikle karaktere uygun tipli oyuncular seçilir..Doktoru doktor tipli,bankacıyı bankacı,mafyayı mafya tipli oyuncular oynar.Başarılı filmlerin başarısının yarısı,daha film çekilmeye başlanmadan bu yolla sağlanır.
İyi sinemacılar bunu bilir : "Cast filmin yarısıdır..." Yani,eşleşmeyi doğru yaparsan,filmin yarısını daha başlamadan bitirmişsin demektir..
Evlilik için mesela,"Doğru adamı-doğru kadını" bulmak,yani eşleşmeyi doğru yapmak,mutluluğun yarısını daha evlenmeden garantilemek demektir..
Her türlü ilişkide geçerlidir bu kural.Sorun yaşanıyorsa,eşleşme yanlıştır.
Yalnız insanlar arasında değil,kişiyle işi arasında da doğru eşleşme başarıyı ve mutluluğu getirir..
Bazan da,hayalimde,ünlü insanları tiplerine göre uygun gördüğüm başka işlere yerleştirerek eğlenirim..Sanki o işlerde çok para kazanamazlar belki ama daha mutlu olurlar,iç huzurunu o işlerde bulurlar gibi gelir bana..
Örneğin,geçen akşam televizyonda Beyaz Şov'u seyrettim biraz.Beyazıt Öztürk'e bakınca hiç de yaptığı işin adamını göremedim onda.Onun tipine yakıştırdığım iş,mağaza müdürlüğü..Ama öyle sıradan bir mağaza değil,Vakko'nun Taksim erkek giyim mağazasının müdürü...Pek de yakışırdı tipine diye düşünüyorum..
O gece Beyazıt Öztürk'ün konuklarından biri,Kenan Doğulu'ydu..Kenan Doğulunun tipine bakınca onda da şarkıcı göremedim..Suadiye'de beş katlı eski yapı bir apartmanın altında bir Pet shop işletmek,çok yakışırdı bence Kenan Doğuluya..
Fatih Terim,sanki bir şehirlerarası otobüs yazıhanesi işletiyor olsa,mutlu olurdu bence.Daha çok İç Anadolu kentlerine gidip gelen,kendisine ait üç otobüsün de olduğu bir seyahat şirketi...
Tur şirketi de işletebilir.Adını "İmpara-tur" koyabilir...
Futbolcu Arda Turan'da bence hiç futbolcu tipi yok.Onda,babasının sahip olduğu büyük bir self servis lokantasında kasada duran adam tipi..
Oyuncu Haluk Bilginer'de,Bodrum'da bir bar sahibi tipi..
Hülya Avşar'da,Lise üç İngilizce öğretmeni tipi..
Chp lideri Kemal kılıçdaroğlunda,İstanbulun eski semtlerinden birinde,eczane işleten eczacı tipi..
Deniz Baykal'da,Baş aşçı tipi var...
Cem Yılmaz'ın Kadıköy vapur iskelesinin oradaki sosisli büfelerinden birini çalıştırıyor olması onu daha mı mutlu ederdi?..Emin değilim,o herşeyi yakıştırıyor kendine..
Yılmaz Erdoğan,sahaflarda kitapçı..
Şahan Gökbakar,erkek terzisi..
Tarkan,üniversitenin karşısındaki "Ozalit-fotokopi"dükkanının sahibi..
Okan Bayülgen,Kozyatağı ortaokulu müdür yardımcısı..
Ahmet Hakan,mahallede yeni açılan simit sarayı'nın sahibi..
Uğur Dündar,deniz kuvvetleri komutanı..
Murat Boz,işsiz..
Türkan Şoray,Kadından sorumlu devlet bakanı..
Metin Feyzioğlu tır şoförü..
Fransanın yeni Cumhurbaşkanı Macron,nalbur..
Donald Trump bayan kuaförü olsalardı daha mutlu olurlardı gibime geliyor..
En azından benim için tiplerine göre en yakışan işler,bunlar...
Onların yüzlerine bakınca bunları görüyorum...
Bence böyle daha mutlu olurlar ama yine de kendileri bilir...
Cast herşeydir.....
MİHRİBAN
Sanmıyorum..
Varsa da sevmesini bilmiyordur.Öğrenince bunu da sever..
Kim yazdıysa,belli ki yazanın yaşadığı bir hikayedir Mihriban..
Musa Eroğlu da,sesiyle o hikayeyi motif motif yüreğimize işler...
Şu sözlere bakın Allahaşkına : "Sarı saçlarını deli gönlüme/bağlamışım çözülmüyor Mihriban..."
Bu nasıl bir deli dizedir?..
Saçlarını gönlüne bağlamak nasıl tutkulu bir aşığın hayal gücüdür?..
Bu dizeyi ben yazmış olsam..
Sadece bu dizeyi yazmış olsam,
"Tamam..Benim yazarlıktaki işim bitti..Görevimi,misyonumu tamamladım.." der,kağıdı,kalemi,yazmayı bırakır,sigortalı bi işe girerim...
Zaten dikkat edin,en güzel şarkılar,türküler,sözleri güzel olanlardır.
İyi besteci,o sözlere müzik bulmaz,o sözlerdeki müziği ortaya çıkarır...
Her güzel sözün içinde kendi müziği vardır zaten..
"Yar deyince kalem elden düşüyor..." yaşanmadan söylenecek söz değil..
Sevgiliye mektup yazarken,sevgilinin adının geçtiği yerlerde eli titrer.Parmakları zayıf düşer,kalemi tutamaz olur,kalem elden düşer..
Doğrudur,gerçektir.Yar dedin mi kalem elden düşer.Düşmüyorsa yar değildir..
Halihazırda bir ilişki yaşayanlar..Sevgilisi olanlar..Duygularından emin olamayanlar..Oturup sevgilinize mektup yazın.
Sevgilinizin adı Ayşe olabilir,Fatma olabilir,Müzeyyen olabilir,hiç farketmez.Kalemin elden düşmesi için sevgilinizin adının ille de Mihriban olması gerekmez.
Eğer aşk varsa bütün kadınlar Mihribandır...
Oturdun başladın sevgiline mektup yazmaya..
Mesela diyeceksin ki : "Seni düşünmekten sabahlara kadar uyuyamıyorum Fatma..."
Demeye başladın..Fatma'ya geldin..Fat yazdın,ma'yı yazamadın,kalem kaydı düştü elinden : Sen aşıksın arkadaş!..
Emin olmak için yeniden dene!.
Hava sıcak olabilir,elin terlemiştir,eline kramp girmiştir,o yüzden kalem elinden kayıp düşmüş olabilir..
Yeniden yazdın,Fatma'ya geldin,Fat'tan öteye gidemiyorsan,sen kesinlikle aşıksın,geçmiş olsun!..
Ama eğer Fatma yazdın kalem düşmedi..
Bi daha yazdın,yine düşmedi..
Büyük harflerle yazdın,düşmedi..Küçük harflerle yazdın,düşmedi..Tersten yazdın,yukardan aşağı yazdın,düşmedi,sen aşık değilsin..
Sabaha kadar uyuyamamanda kızın bi suçu yok.Yatmadan önce ılık süt iç,olmadı bi doktora git..Uykusuzluk çağımızın hastalığı..
Mektup eskide kaldı,mektup yazamam,telefondan mesaj atsam olur mu,dersen,o da olur..Mesajı yazarken telefon elden düşüyorsa aşıksın..
Ayrıca birinin sizden hoşlanıp hoşlanmadığını da bu yolla anlayabilirsiniz.
Sizinle konuşurken onu gözleyin.O sırada elinde bişey varsa,düşürüyorsa,birtakım sakarlıklar yapıyorsa,sizden hoşlanıyor demektir..
Çünkü aşk böyledir..
Elimizde ne varsa düşürür.Ellerimizin boş kalmasını,o ellerle sadece ama sadece sevgiliyi tutmamızı,ona sarılmamızı ister...
Yar deyince bunun için kalem elden düşer..
Yar dediğin aşktır,aşk'a kalem mi dayanır...
(Burda bir katkı yapmak isterim...Mihriban türküsü,"Mihriban" dan dolayı,erkekten yana bir türkü..
Kadınları bu güzel türkünün duygusundan mahrum etmemek için,onların bu türküyü dinlerken Mihriban'ın yerine mesela "Mihri bey"i koymalarını öneriyorum..
"Mihri bey" pek sık rastlanan bir isim ve şahsiyet değil ama rastlandığında da kolay bırakılacak biri değil..
Mihri bey isimli biri bence son derece kibar,saygılı,ince ruhlu,aşktan,sevgiden anlayan,biraz zorlanırsa,sevilip aşık olunacak biri..
Kadınlar mesela türküyü kendi kendilerine söylerlerken "Aşk kağıda yazılmıyor Mihriban.." yerine "Aşk kağıda yazılmıyor Mihri bey.." diyebilirler..
Türküye alay bulaştırdığım sanılmasın,en sevdiğim türküdür,sadece türküyü seven kadınlara bir kolaylık,bir rahatlık sağlamak istedim.Saygılar...)
TANIDIKLAR...
Ne kadar çok tanıdığın varsa,kendini o kadar güvende hissedersin..
Özellikle,alışveriş ettiğin esnaf tanıdık olacak..Tanımadığın biyerden alışveriş ediyor isen,aldığın maldan anlayacaksın..
Tanıdığınız biri daha sonra yüzünüze bakmaktan utanacağı için,kötü mal vermez..
Eğer tanımadığınız biyerden alışveriş ediyorsanız,şu hususa dikkat edin :
Alışveriş ettiğiniz satıcı,malı size tanıtırken yüzünüze bakmıyorsa,şüphelenin...
Size "Bu çok kaliteli bir kumaştır efendim.." derken,size değil de,kumaşa bakıyorsa veya yere bakıyorsa,tavana bakıyorsa,yalan söylüyor,utancından yüzünüze bakamıyordur,o elbiseyi almasanız iyi olur..
Pişman olup,geri götürseniz,
-- Efendim,satılan malı geri almıyoruz..
-- Hani bu kumaş kalitelidir demiştin?
-- Efendim,kalite görecelidir..Ben,kalitelidir derken,sizin kalitenize uygundur demek istedim...
Dayımın ayakkabı dükkanı vardı..
Çocukken yaz tatillerinde ben de yanında çalışırdım..
Dayım iyi bir satıcıydı..Dükkana adres sormaya girene,ayakkabı satar gönderirdi..
Dükkana gel,bi çift ayakkabıyı beğen,ayaklarına giy,bir numara küçük gelsin,büyüğünü iste,büyüğü varsa getirir,yoksa ne yapar eder,sana o ayakkabıyı satar gönderir..
-- Bu özel yapım ayakkabıdır..Derisi esnektir,kalıbı geniştir,giydikçe açılır...
Bir hafta giyip,açılmayıp da,açılmadı diye geri getireni "Bir haftada açılmaz,bir hafta daha giy" diye gönderirdi..Kimse de zaten iki hafta giydiği ayakkabıyı geri getiremezdi..
Bir gelen,bir daha gelmezdi ama dükkan işlek yerdeydi,o da yetiyordu dayıma..
Başka numarası olmayan her ayakkabı için aynı şeyi söylerdi müşteriye..
-- Bu özel yapım ayakkabıdır,kalıbı geniştir,giydikçe açılır..
Ayakkabı büyük gelmişse,o modelin küçüğü yoksa,
-- Bu özel yapım bir ayakkabıdır,kalıbı dardır,giydikçe daralır...
Ne yaptığını bildiğim halde,beni bile kandırdı..Bana da ucuz mucuz bi ayakkabı sattı ama ayaklarımı sıkıyor..
-- Merak etme,kalıbı geniştir,giydikçe açılır...
Nitekim ayakkabılar da dayımı yalancı çıkarmadılar,yanlardan patlayıp,açıldılar...
Kalıbı geniştir,giydikçe açılır lafı dayımın felsefesi oldu..
Kızını istemeye geldiler,çocuğun babası çok zengin,büyük tüccar,kızını alırlarsa,dayıma da faydası olacak..
Ama kızı beğenmediler.Çok ufak tefek,zayıf buldular..
Dayım da dedi ki,
-- Siz bunun ufak tefek göründüğüne bakmayın,bunun kalıbı geniştir,evlendikten sonra açılır..
-- Nasıl yani?..
-- Yani,evlendikten sonra nasıl olsa koca buldum diye kendini bırakır,bir senede yüz kilo olur.Bunun annesi de böyleydi.Elli kilo aldım,şimdi yüzelli kilo...
Ya tanıdıklardan alışveriş edeceksiniz ya da maldan anlayacaksınız.. Kazık yediyseniz de,kalıbınız geniş olacak,kafaya takmayacaksınız......
SAKAL
Boşuna sakal bırakmadığımı biliyordum!...
Kendimi bildim bileli sakalım var...
(Kendimi yirmibeş yaşında bildim.Ondan önce kendimi başkası sanıyordum..)
Dün gibi hatırlıyorum...
Yüzümdeki ilk tüyler...
Başımda kavak yellerinin estiği,sorumsuz blue çağları...
Daha sonra çocuğun erkeğe kestiği, tüylerin kıla,kılların sakala döndüğü yıllar...
Tıpkı bir tohumun filize,filizin bitkiye,bitkinin ağaca,ağacın ormana dönüşmesi gibi...
Bereketli yanaklar üzerinde,büyük bir kıl ormanı...
Kıl kıl büyüttüğüm,üzerine titrediğim,bi an olsun yüzümden ayırmadığım,yüzümün nuru sakalım...
Önce sarı,sonra siyah,sonra kızıla çalan ve sonra kaçınılmaz olana,beyaza varan,bedeli ödenmiş,çileli sakalım...
Her zaman birlikteydik..Hep yanımda,hep yanağımdaydı..
Birlikte büyüdük,birlikte yaşlandık...
Ama hiç kimse,hiç bi zaman bana "Sakal sana yakışıyor...İyi yapmışsın bırakmakla.." demedi..
Kes dediler!...
Yıllarca "Kes şu sakalını!..Sakal seni çok yaşlı gösteriyor!..Zaten tipsizsin,bi de sakal bırakınca selam vermeye bile korkuyoruz!.." dediler!..
Direndim!..Boyun eğmedim!..Karşı çıktım!..Mücadele ettim!..
O mücadelemde kimse yanımda değildi..
Yalnızdım..
İçimdeki çocukla,yüzümdeki sakaldan başka kimsem yoktu..
İçimdeki çocuğa sarılıp,yüzümdeki sakala tutunup uyuyordum..
Her sabah iki elimle sakalıma sıkı sıkı tutunmuş bir halde uyanırken buluyordum kendimi..
Dost bildiklerim,yüzüme gülüp,arkamdan sakalımı çekiştiriyorlardı..
Aldırmadım..
"Olsun be!." dedim...
Ama öte yandan,neden sakal bıraktığımı da bilmiyordum..
"İçimden geliyor" diyordum soranlara..
"Yüzümü sıcak tutuyor" diyordum..
"Seviyorum sakallı olmayı" diyordum..
Ama için için biliyordum daha önemli bir sebebi olduğunu..
Hissediyordum...
Ve yıllar sonra bugün,haklı olduğumu gördüm..
"Avustralya'da bir Üniversite,sakalın faydalı olduğunu açıkladı.."
Üniversite,sakalın cildi güneş ışınlarından yüzde doksan oranında koruduğunu,sonu kötüye gidecek cilt rahatsızlıklarını önlediğini açıkladı...
Artık yalnız değilim...
Artık kimsesiz değilim..
Yarın güneş başka türlü doğacak üzerime...
(Hava açık olursa tabi)
Artık korkmuyorum...
Artık güçlü bir sebebim var..
Bilim var,sağlık var...
Kim bundan sonra bana "Kes şu sakalını,hiç yakışmıyor" diyebilir??
-- Hey dostum,dur bi dakika!...Sağlık mı önemli,görüntü mü??...
Mutluyum..Mes'udum..İhtiyarım ama bahtiyarım...
Beni mutlu eden,bana tutacak bir bilim dalı uzatan Avustralya Üniversitesinin çok değerli bilim adamlarını sevgiyle kucaklıyorum..
Bana sevinç verdiniz,umut verdiniz,dayanacak,direnecek güç verdiniz.
İyi ki varsınız...
HAYAT...
Her insan farklıdır,her insan farklı olmalıdır..
Çocuklarına dedesinin,babasının,kaybettiği ağabeyisinin,amcasının,dayısının veya çok sevdiği arkadaşının adını vermeyi bile,kişiliğe,özgürlüğe müdahale gibi görürüm..
Bunda güzel bir taraf vardır elbette ama bırakınız da,yeni bir insanın,herkesten bağımsız,yeni bir ismi olsun...
Bana çok sevdiğin arkadaşının ismini takma!..Büyüyünce bana o arkadaşını anlat,eğer ben de o arkadaşını senin kadar seversem,değer bulursam,gider adımı değiştirir,onun adını alırım...
Bırak herkes kendisi olsun,kendi yolunda yürüsün..
Tavsiye ver ama yönlendirme!...Çünkü birini ancak kendi bildiğin yola yönlendirebilirsin..
Bırak,kendine yeni bir yol açsın...Belki sen onun açtığı yoldan gitmek istersin...
Yolunun üzerindeki engelleri aşmasına yardım et ama yolundan çevirme...
Herkesin aynı yoldan gittiği yerde,herkesin birbirine benzediği yerde,yolun da,insanın da değeri azalır...
Yakın olduğun,birlikte yaşadığın insanların üzerinde hakimiyet kurmaya çalışma!...
Onları kendi arzularının,isteklerinin nesnesi yapma!..
Yani,örneğin,kadınlar,kocalarınıza,benim annemin,babama davrandığı gibi davranmayın!..
Onların yaşadıkları sizi mutlu etmiyor diye,eşlerinize,çocuklarınıza hayatlarını zehir etmeyin!...
Babam,son derece alçakgönüllü ve sakin hayatında çok mutlu ve huzurluyken,annem ona o hayatı zehir etmek için elinden geleni yaptı..
Önce iş konusunda yedi bitirdi babamı..
-- İşinde bitürlü yükselemedin Necati!.Hep aynı yerdesin,hep aynı
maaşı alıyorsun!..Seninle aynı zamanda işe başlayan arkadaşların amir oldu,müdür oldu,kendi işlerini kurdular,sen hala yerinde sayıyorsun!...
Babam,annem mutlu olsun diye,kendi mutluluğundan,huzurundan vazgeçti,daha çok çalıştı,gece gündüz çalıştı,annemin istediği gibi,amir oldu,müdür oldu,kendi işini kurdu..
Ama annem bununla da yetinmedi..
-- Herkesin yazlık evi var,bizim niye yok?..Herkesin son model arabası var,bizim niye yok?..Herkes Avrupaya tatile gidiyor,biz niye gitmiyoruz??...Demeye başladı.
Babam,annemi daha da mutlu etmek için daha da çok çalıştı..Kendisini harap etti,yazlık ev aldı,son model araba aldı,her yıl Avrupaya tatile gidilecek kadar para kazandı...
İşin tuhafı,annemin,istekleriyle elde ettiği,kendi hayatı sandığı hayat,kendi hayatı değildi..Etrafında görüp kıskandığı,imrendiği başka kadınların hayatlarının kopyasıydı...
Ama tatmin oldu mu annem?..Hayır!...
Tatminsizlik,dipsiz bir kuyu!..Düştün mü,düş düş bitmez..
Annem,babama bu sefer şöyle dedi :
-- Seninle aynı zamanda evlenen bütün arkadaşların,karılarını aldatıyorlar,sen kimseye yan gözle bile bakmıyorsun!..Benim o kadınlardan neyim eksik?..Ben de aldatılmak istiyorum...
Babam,annem mutlu olsun diye,istemeye istemeye başka bir kadınla ilişkiye girdi..Hatta,annemi aldatacağı kadını da annem seçti..
İlişkiye girebileceği kadınların resimlerini getirip anneme gösterdi,annem içlerinden birini seçti, "Bu güzelmiş,bununla aldat" dedi...
Sıkıntısı neydi bilmiyorum,o da yetmedi anneme..Sonunda birgün babama dedi ki,
-- Seninle aynı yaşlarda olan bütün arkadaşların öldü,sen hala yaşıyorsun!...
Babam da,sırf annem mutlu olsun diye,gidip öldü...
Sadece babamın değil,benim hayatımı da elimden aldı annem..
Çocukken oynayacağım bütün arkadaşlarımı o seçerdi..
-- Ahmet'le oyna,Mehmet'le oynama...Hüseyin'le oyna,Ali'yle oynama...Oyuncaklarınla oyna,pipinle oynama...
Flört yaşlarımda da,kız arkadaşlarımı çıkmadan önce eve getirip,anneme gösterirdim,o beğenirse çıkardım..
-- Bu iyi birine benziyor,çıkabilirsin..
Veya,
-- Bu orospuya benziyor,çıkma!...derdi.
Başkasının kaderini belirlemeye çalışmak,cinayettir!...
Onu kendi hayatından mahrum etmek,öldürmekle aynıdır...
Senin hayatın,senin başrolünde olduğun hayattır..
Başkasının hayatında yanaşma olarak yaşanmış bir hayat,hayat değil,boşa geçirilmiş zamandır...
Bırak,iyisiyle-kötüsüyle,acısıyla-tatlısıyla,günahıyla-sevabıyla,bedeliyle-ödülüyle,herkes kendi hayatını yaşasın!..
Bırak,her tohum kendi çiçeklerini açsın!....
UMUTLAR...
Her yaşın,her yaş grubunun farklı umudu var...
Gençken umutların daha büyük..Çünkü önünde zaman çok..Gerçekleştirebilme ihtimalin var..
Yaşlandıkça umutların küçülüyor,çünkü önünde zaman yok,gerçekleştirebilme ihtimalin az..
Fakirsen,daha çok hayal kuruyorsun.Zenginsen,elindekilerle meşgulsün,hayal kurmaya vakit kalmıyor...
Hele genç fakirsen,hayallerin,umutların sınırı yok..
Yirmili-fakirli yaşlarımda,oturduğum semtten uzaklaşır,zengin semtlerine gider dolaşırdım..
Büyük apartmanlara bakardım..Büyük..Koskocaman..Beş katlı,altı katlı,yedi katlı devasa apartmanlara..
Kimdir bunların sahibi?...Nasıl dikmişler bunca büyük apartmanları?..O apartmanlarda oturanlar kimler?..O daireleri alacak parayı nerden bulmuşlar?..Çok mu çalışmışlar?..Miras mı kalmış?..Şans mı,kader mi?..Şans niye bizim oralara hiç uğramamış,kader niye bizim kapımızı çalmamış?...
Bizim de böyle bunlar gibi,yanyana iki tane apartmanımız olamaz mıydı?...
Onar katlı,iki tane apartman...
Her katta dört daireden,iki apartman seksen daire eder...
Apartmanların altında da,ikişerden,dört tane dükkan?..
Bugünün fiyatlarıyla daireleri bin liradan kiraya versen...
Hadi bin liraya verme,beşyüz liraya ver anasını satayım,seksen dairenin kirası,ayda kırk bin lira eder...
Dükkanların kirası daha yüksek olur..Hadi onları da en kötü biner liradan kiraya versen,dört dükkan,dört bin lira,toplam kırkdört bin lira...
Atarım bankaya faize...Her ay faizin yarısını çekerim,öbür yarısı da,ana paranın üzerine eklenir,para değer kaybettiği zaman,kendini korur...
Otuzlu yaşlarımın başlarında,iki tane apartman hayali kurmaktan vazgeçtim...
"Şöyle bir tane apartmanım olsa..Her katta dört daire;altta iki dükkan?...Ayda yirmiiki bin lira yapar...
İster faize yatırırım,ister dükkan açarım,keyfime kalmış...
Otuzlu yaşlarımın sonlarına doğru,on kattan vazgeçtim,beş katlı apartman hayali kurmaya başladım...
Altta da bi dükkan olsa yeter...
Kırklı yaşlarımda iki daireye fit oldum...
Az şey mi iki daire?..
Altta dükkan mükkan da istemem..
Dairenin birinde oturur,öbürünü de kiraya veririm..
Bir de işe girerim...Bir maaş,bir kira geliri...Evim de var..Ohhh!...Bundan iyisi var mı?...
Elli yaşıma gelince,kiralık evlere bakmaya başladım...
Çünkü oturduğum evin kirasını ödeyemez oldum..
Şöyle ucuz bir kiralık ev olsa...
İki oda,bi salon...
Bi oda,bi salon da olur...
Hatta salon da olmasın,dış kapıyı açtığım gibi odaya gireyim....
Şimdilerde yine o büyük apartmanlara bakıyorum...
Yok,hayal kurmuyorum,sadece bakıyorum...
Hayal kuracak gücüm bile yok...
Evleneceğim kadın konusunda da büyük hayallerim vardı...
Önce,yirmi yaşında çok güzel bir kadınla evlenmeyi hayal ettim..
Yaşım biraz ilerleyince "Yirmi yaşında ama az güzel de olabilir" dedim..
Yaşım biraz daha ilerleyince,önemli olanın dış güzellik değil,iç güzelliği olduğuna karar verdim..
Ama otuz yaşında olmalıydı en fazla..
Sonra otuz yaşındaki kadınlar bana amca demeye başlayınca,kırk-kırkbeş de olabilir dedim..
Sonra,yaştan da,güzellikten de vazgeçip,evi çekip çevirecek,yemeğimi yapacak birini aradım...
Onu da bulamadım...
Yazarlığa başladığım zaman da çok büyük hayallerim vardı..
Nobel'den aşağısı kurtarmaz beni diye düşünüyordum...
Leblebi-çekirdek gibi satılacaktı kitaplarım..
Dünyanın bütün dillerine çevrilecekti..
Yayınevleri,kitaplarımı basmak için sıraya gireceklerdi,ben de kimseyi kırmamak için,kitabımı basacak yayınevini kurayla belirleyecektim...
İşin içinde biraz yol alınca,Nobel'den vazgeştim,ulusal çapta,Edirne'den Kars'a,bikaç da balkan ülkesinde kitaplarım yayınlansa bari dedim..
Şimdi bulunduğum noktada ise,"Şu elimdeki hikayeleri parasını verip bi matbaada kitap haline getireyim de,eşe-dosta dağıtayım,yazık olmasın" diyorum...
Gençlik,sağlık..Sağlık,moral..Moral de,güç demek...
Gençken,yüz yaşını rahat bulurum diyordum,elliye geldim,yüzelliye gelmiş gibi hissediyorum kendimi...
Sağlık,güç,cesaret,umuda bağlıymış meğer...
Etrafımdaki insanlara tutunarak umut eder,hayal kurardım..
Yalan söylemezlerdi,aldatmazlardı,güvenirdim..
En büyük hayal kırıklığı bu oldu..İnsanlara güvenemez oldum..
İnsan olduğum için kendime de güvenemiyorum...
Bi söz veriyorum kendime,sonra kendime verdiğim sözü tutmuyorum..Bir oluyor,iki oluyor,üç oluyor,tamam diyorum,bi daha konuşmayacağım kendimle...ki,kendimle çok sık konuşurum...Sonra kıyamıyorum,o kadar iyiliğim dokundu kendime diyorum,affediyorum kendimi.Ama nereye kadar?..
Yaşamın kaynağı umutmuş...
Boş da olsa,umut gerekli..
Bende şimdi o var..Yani boş umut...
Boş da olsa sabahları beni yataktan kaldıran o..
Hele bi kalkayım da,şu boş umudun içini belki bişeylerle doldururum umuduyla kalkıyorum yataktan....
ASİL SEVGİ...
Hayatta hiç vazgeçmediğimiz,tek bir sevgi var : Takım sevgisi...
Herşeyden,herkesten vazgeçebiliriz ama tuttuğumuz takımdan asla vazgeçmeyiz...
Evimizi-arabamızı,işimizi-eşimizi,arkadaşımızı-dostumuzu değiştiririz ama tuttuğumuz takımı değiştirmeyiz...
Sadece bir maçlık da olsa,gönül eğlendirmek için bile olsa,başka bir takımla aldatmayız takımımızı..
Tuttuğumuz takım senelerce şampiyon olmaz...
Sürekli kaybeder,küme düşecek hallere gelir..
Fanatik iseniz,sizi sokağa çıkamayacak,rakip takım taraftarı arkadaşlarınızın yüzüne bakamayacak hale getirir..
Ezeli rakiplerinizin şampiyonluk gösterilerini seyreder,kahrolursunuz..
Ama size bu üzüntüleri yaşatan takımınızı bırakmayı aklınızdan bile geçirmezsiniz..
Hayat boyu süren bir sevgidir takım sevgisi...
Vefalı bir sevgili gibi,yağmur-kar demez maçlarına gidersin,kendinden kısıp,pahalı biletler alırsın,maç sırasında takımını motive etmek,gaza getirmek için boğazını yırtar,bağırırsın,
Niye?..
Sevdiğin takım şampiyon olsun diye...
Kendimize yonttuğumuz duyguları da vardır,birazcık duygusal çıkar da kokar bu ilişki,ait olma,güçlü hissetme falan filan da barındırır içinde ama bence bu ilişkideki asıl büyük duygu,sevdiğimiz bişeyin başarılı olması,mutlu olması isteğidir.
Bu da bu sevgiyi asil bir sevgi yapar...
İçinizde var mı,sevdiği,tuttuğu takım şampiyon olduktan sonra kulüp tarafından aranan,
-- "Hüseyin bey,ben Fenerbahçe kulübünden,kulüp başkanı adına arıyorum..
Siz bizim çok vefalı bir taraftarımızsınız..
Yağmur-çamur demediniz,büyük fedakarlıklarda bulunarak maçlarımıza geldiniz,takımı desteklediniz..
Biz bu sene sizin gibi, takımı seven,destekleyen taraftarlarımız sayesinde şampiyon olduk..Sizin sevginiz,desteğiniz olmasaydı şampiyon olamazdık...Bu şampiyonluğu sizlere borçluyuz..
Biz şimdi önümüzdeki cumartesi günü kulüpte bir şampiyonluk yemeği vereceğiz..
Federasyondan şampiyonluk primini de aldık..Ayrıca stad gelirleri,televizyon gelirleri falan derken,sizin desteğinizle kazanılan bu şampiyonlukla çok da para kazandık.
Hepsi sizin sevginiz ve desteğiniz sayesinde oldu.
Kazandığımız paradan,sizin hakkınız olan rakam şudur...
Bu akşam sizi şampiyonluk yemeğine bekliyoruz,hakkınız olan parayı da yemekten sonra bir zarf içinde size takdim edeceğiz,gelmezseniz,darılırız..."
Diye bir telefon,mektup,faks ya da e-posta,c-posta alan var mı?...
Bunun olmayacağını bile bile,hiçbir karşılık beklemeden,sevdiğin takımın başarısıyla mutlu olmayı istemek,çok fedakarca bir sevgidir ve bence sevgi sıralamasında birinci sıradadır...
(Vatan sevgisi falan ayrı..Sosyal sevgilerden söz ediyorum)
Belki de bu takım sevgisi,başka sevgilere örnek olsun diye vardır..
Demiyorum ki,bu takım sevgisini bire bir önümüze örnek olarak koyalım da,
Bizi değil de başkasını tercih edip evlenen,sonra da Konya'ya gidip yerleşen sevdiğimiz kadına,o mutlu olsun diye,Konya'ya gidip evinin önünde tezahürat yapalım..
Evliliğini iyi yürütebilmesi için onu her hafta arayıp "Nasıl gidiyor evliliğin?.Bi sorun var mı?" diye soralım,tavsiye verelim..
Her çocuğu olduğunda "Oleeeey!.." diye bağıralım..
Ama bilelim ki,gerçek sevgi,çoğu zaman gelmeyecek şampiyonlukları da bilerek,karşılıksız sevdiğimiz takım sevgisindeki gibi, sadece vererek sevmededir..
O kadar asil bir sevgidir ki takım sevgisi,koca bir sezon boyunca yaptığımız onca fedakarlığa rağmen,şampiyon olsa dahi,şampiyonluk sevincimiz on günden fazla sürmez..
Sürdürmeyiz..
Ayıp olur..
Çünkü kendimiz için sevmemişizdir,onun için sevmişizdir...
Bu asalet de,hayat boyu sürdüğü için bu sevgi,sevgilerin en asilidir...
YABANCI DEĞİLSİN...
Nedir bu bizden olana hoyratlığımız?...
Yıllardır takıldığım kahvede,kahveciden çay isterim,tepsiye çayları doldurur,yanımdan geçerken "Sen yabancı değilsin,şu masanın çaylarını vereyim de,seninkini veririm sonra.." der..
Yabancı olsam,hemen getirecek çayımı ama yakın olduğumuz için,samimi olduğumuz için beni sona bırakıyor,bekletiyor..
Kötü çay verir,arkadaşız diye çay kötü diyemem..
Baktım böyle olmuyor,sohbeti,arkadaşlığı kestim,araya mesafe koydum,selam bile vermemeye başladım,iki yabancı gibi olduk,yabancı olunca herşey yoluna girdi.Ne zaman çay istesem,ilk benim çayımı getirmeye başladı.
Yabancı olunca tek bir kötü çay içmedim...
Babamız,biz dört kardeşin çocukluğuna kabus gibi çökmüştü.
Yerli yersiz,mantıklı mantıksız döverdi.
Dövmeyi unuttuğu zaman,eli ona hatırlatırdı.
"Kas hafızası" diye bişey var ya?..
Dayak vakti geldiği zaman eli kaşınırdı.
Bazan sırf elinin ihtiyacını giderebilmek için tokatlardı..
Osmanlı tokadını methedenler "Abaza tokatı" yememişler bence..
Beş bin yıllık birikmiş genetik kudret var o ellerde...
Ama ailesine cehennem hayatı yaşatan babamız,dışarıya karşı,yabancılara karşı melekti..Onu tanıyan herkes tarafından sevilir sayılırdı,çünkü bize kötü davranırken,yabancılara iyi davranırdı...
NEDEN???
Birilerine borcumuz olur,paramız olunca gider önce en yakınımızdakine değil,en uzaktakine öderiz..
"Ahmet yabancı değil,hele o biraz beklesin,onunkini öbür ay öderiz..."
NEDEN???
Tam tersine,Ahmet yabancı olmadığı için,yakınımız olduğu için,ona daha çok değer vermemiz,öncelik vermemiz gerekmiyor mu?...
İşte,
Birkaç gün önce bir hayvan,Pendik'te,dünya güzeli gencecik bir liseli kızı,hayatının baharında "Seviyordu,öldürdü..."
Ben bu gerçeği göreli beri,uzun yıllardır,zarar görmemek için beni tanıyanların,beni sevmemeleri için elimden geleni yapıyorum.
Zarar vermeyeyim diye de,kimseyi sevmemeye çalışıyorum..
Levent Kırca'nın yıllar önce oynadığı,Yılmaz Erdoğan'ın yazdığı "Gereği Düşünüldü" oyununda bir skeç vardı..
Levent Kırca ile Oya Başar'ın oynadıkları iki kişilik skeç..
Gerdek gecesi...Oya Başar gelin rolünde,damat rolündeki Levent Kırca'yı yatağa çağırıyor ama utangaç damat bisürü bahane uydurup ilişkiye yanaşmıyor..
Diyor ki damat,ilişki için : "Yahu insan karısına bunu yapar mı??..."
Maalesef gerçek böyle arkadaşlar...
İnsan en yakınındakine,sevdiği karısına onu yapıyorsa,sana bana ne yapmaz??...
Anlayacağınız,size tavsiyem,
Okumuş-etmiş,görmüş-geçirmiş biri olarak,benim kadar okumamış-etmemişlere,görmemiş-geçirmemişlere tavsiyem :
"YAKINLARINIZDAN UZAK DURUN!..."
MEKTUPLAŞMALAR...
Ünlü Fransız felsefeci ve yazar Jean-Paul Sartre ile Türk hikayeci,romancı ve şair Sait Faik Abasıyanık'ın mektuplaştıkları ortaya çıktı...
Şiir,roman,felsefe üzerine edebi yazışmalar yapan iki yazarın ele geçirilen mektuplarından bazıları şöyle...
"Sevgili Sait...
Geçen hafta beni Nobel edebiyat ödülüne layık gördüler,ödülü kabul etmedim...
Sokayım Nobel'ine...Adamlara bak ya?..Emrivaki yapıyorlar..
Sormadan,etmeden,sana nobel vereceğiz,ister misin,demeden,kafalarına göre emrivaki yapıyorlar..
Sen kimsin yaa?..Kimsin sen yaaa?...
Neyse...Sen nasılsın,iyi misin,nasıl gidiyo yazı işleri?..Sağlığın nasıl?..
Burada satırlarıma son verirken,acele cevap beklerim...Jean-Paul Sartre"
"Sevgili Jean...
Mektubunu aldım,çok memnun oldum...Oturdum hemen cevap yazıyorum..
Nobel'e layık görülmene sevindim...Keşke kabul etseydin..Ödülü boşver de,parası işe yarardı,bi açığı kapatırdın...
Neyse..Sen öyle düşündüysen doğrudur,hakkında hayırlısı olsun...
Mektubunda yazı işlerimin nasıl gittiğini sormuşsun...İyi gidiyor...Bu ara şiire verdim kendimi..Beğendiğim bir şiir yazdım,en sevdiğim iki dizesini sana gönderiyorum,bakalım beğenecek misin?..
"Yalnızlık dünyayı doldurmuş.../ Sevmek,bir insanı sevmekle başlar herşey..."
Bakalım beğenecek misin,ne düşündüğünü bana yaz.
Yazacaklarım şimdilik bu kadar.Selamlar...Sait Faik Abasıyanık."
"Dostum Sait...
Mektubunu aldım..
Kusura bakma ama şiirini beğenmedim..
Beni bilirsin,bende yalan dolan yok.O kırılacakmış,bu üzülecekmiş demem,fikrim neyse söylerim..
Şiirini neden beğenmedim?..Çünkü demişsin ki "Birini sevmekle başlar herşey..."
İşte ben buna katılmıyorum..
Ben de geçen hafta yeni bi oyun bitirdim..Oyunda diyorum ki :
"Cehennem başkalarıdır.."
Anlatabiliyo muyum?..
Birini sevmek mevmek hikaye...Başkalarının varlığı bizim olanaklarımızın kısıtlanması demektir...O yüzden Sait'cim,şiirini beğenmedim.Selamlar..Jean"
"Jean merhaba...
Tamam sen büyük felsefecisin biliyorum.Böyle dalıp dalıp büyük balıklar çıkarmayı seversin ama bu sefer yanlış düşünüyorsun kusura bakma..Başkaları cehennem olur mu?
Birini sevmekle başlar herşey..Başka bir insanla paylaşırsın hayatı.Paylaştıkça güzelleşir,çoğalırsın..Selamlar. Sait."
"Sait...
Cehennem başkalarıdır.İnan bana..Jean." .
"Jean'cığım...
Birini sevmekle başlar hayat...Sait."
"Sait bey...
Romantik bakıyosun..Gerçek hiç de öyle değil,cehennem başkalarıdır..Sartre."
"Mösyö Sartre...
Romantizm de bir gerçekliktir..Bir insanı sevmekle başlar herşey!.."
"Cehennem başkalarıdır!.."
"Bir insanı sevmekle başlar herşey!..."
"Cehennem başkalarıdır!.."
"Bir insanı sevmekle başlar herşey!.."
"Bisüre görüşmeyelim istersen.."
"Tamam.Sen bilirsin....."
ACILAR...
Acıların bir anlamı,bir değeri,bazan da faydası vardır...
Mesela,bir yakınımızı kaybederiz...
Uzun süredir birbirlerini görmeyen akrabalar cenazede buluşurlar..
"N'apıyosun,ne ediyosun?" telefonlar alınır,verilir,belki sonra biraraya gelinip birlikte bir iş kurulur,istihdam yaratılır,ülke ekonomisine katkı sağlanır...
Ölümlerin en hayırlısı budur...
Hoca cenazede "Merhumu nasıl bilirdiniz?" diye sorar,cemaat, "İyi bilirdik!." diye bağırır..
İşte belki de tam o sırada melekler tepemizde not tutuyorlardır..
"Cenazeye kaç kişi geldi?."
"İyi bilirdik,demeyen kimse var mı?."
"Kaç kişi gerçekten üzgün,kaç kişi ikide bir saatine bakıyor?..."
Belki de cennet-cehennem,yaşadığın değil,öldüğün zamanla ilgilidir.
Kaç kişi tarafından sevildiğinle,cenazene kaç kişinin geldiğiyle ilgilidir...
Belki de cennete girebilmenin sayısal bir barajı vardır..Hayat boyu tanıdığın,seni tanıyan insanların en az dörtte birinin cenazene gelmesi gerekmektedir belki...
Düğünlerde öyle yapmaz mıyız?.. "Kim geldi?..Kim gelmedi?..Kim ne taktı?.."
Nedir bunun amacı?.Ne kadar sevildiğimizi,ne kadar değer verildiğimizi öğrenmek,bilmek değil mi?...
Öte tarafta da vardır eminim bir sınav..Üniversite yerleştirme sınavı gibi bir sınav.."Merhum yerleştirme sınavı.." (MYS)
Cennetin her köşesi aynı değildir belki..İyiliğinin,hayrının çokluğuna göre,cennetin daha güzel köşelerine yerleştiriliyorsundur belki...
"Acı kaybımız" deriz ölümlere...
Acı olan ölüm değildir,kaybımızdır..
Ölenin bütün acıları sona erer,son acısını da kalanlara bırakır,kalanlar,o acıyı da yüklenip,yaşamaya devam ederler...
Bütün acıların sona ermesine karşılık,ölüm...Acılara karşılık yaşam vardır...
Teklif bu!..Yaşıyorsan,acı çekeceksin...
Ve de ne kadar çok ve çeşitli acılarımız var...
Hep atıyoruz içimize ömür boyu..Biriktiriyoruz,istif ediyoruz,üstüste yığıyoruz..
Biz bunu yaparken,kamyon yanaşıyor,yeni mallar geliyor...Yeni acılar...
Onlara yer açmak için,eskileri daha da bastırıp sıkıştırıyoruz..
O kadar çok ki acılar,yüreğimize sığmıyor,yüreğimizden taşıp,ciğerlerimize yayılıyor,mide'ye vuruyor,böbreklerde taş oluyor...
O sırt ağrıları,bel ağrıları,bildiğin bütün hastalıklar,yüreğimizden taşıp vücudumuza yayılan acıların hastalık bulmuş halidir belki de...
At içine,biriktir-istif et,sıkıştır,ömür böyle geçer..
Sonra birgün tek tek çıkarıp bakmak isteriz,albümden fotoğraflara bakar gibi,içimizdeki acılara..
Hangi acı,hangi zamana,kime aitti?..
"Bu acıyı kim sokmuştu bana?.."
"Bu acıyı hatırlıyorum,çok acıtmıştı,çok canım yanmıştı..."
"Bak bunu hatırlayamadım..Galiba bu acıyı ben yaşatmıştım kendime..."
Eski fotoğraflardaki zamanları hatırlamaya çalışır gibi hatırlamaya çalışırız eski acıları,bize o acıları yaşatanları..
Ama eskisi gibi acı hissetmeyiz..Hatta gülümseriz bile...
Çünkü içimizdeki o acılar değişmiş,dönüşmüştür zamanla..
Tıpkı,toprak altında,kayaların içinde bastırılan,sıkışan elementlerin zamanla çok değerli madenlere dönüşmesi gibi...
Yıllarca içimizde biriktirdiğimiz,bastırdığımız,sıkıştırdığımız bütün o acılar zamanla değişmiş,dönüşmüş,elmas değerinde tatlı birer anı olmuştur...
Kimbilir belki de,bilinçaltı,birgün tatlı birer anıya dönüşeceklerini bilmek,biraz daha katlanılır kılıyordur acıları...
Acısız hayat olmaz...
"Acı,yaşadığının kanıtıdır..."
Ne kendi acını,hele ne de başkasının acısını hissetmemeye başladıysan,bi kokla kendini..Burnuna ceset kokusu geliyor mu?...Geliyorsa,çoktan ölmüşsündür de,farkında değilsindir.....
ÇİÇEKLERE FISILDAYAN KADIN
Annem evde çiçeklerle konuşurdu...
Eve her gelişimde annemi kendi yetiştirdiği saksı çiçekleriyle konuşurken görürdüm.
Hak vermiyor da değildim..Ne yapsın kadıncağız?.Evde onu dinleyen yok ki..Babam işten gelir,anlatır..Ağabeyim işten gelir.konuşur..Ablam başka türlü,ben başka türlü..
Herşeyi sünger gibi emerdi kadıncağız..
En çok da ben konuşurdum.O gün okulda ne oldu,ne bitti,noktasına kadar anlatır,kafasını şişirirdim annemin.
-- "Anne bugün beni Örtmen tahtaya kaldırdı..Yazılıdan beş aldım..Tuncay saçımı çekti..Soora zil çaldı,tenefüse çıktık..Top oynadık..İki gol ben attım..Soora kaleye geçtim...."
Ne kadar önemli gelirdi küçükken yaşadığımız ufacık şeyler.
Biz küçük olduğumuz için büyüktüler,heyecanlıydılar.Büyüyünce o yüzden heyecan azalıyor,biz büyürken herşey küçülüyor..
Ben anneme okulda yaşadığım herşeyi anlattıkça,annem de bana "Afferim oğlum..Afferim çocuğum..Afferim evladım.." derdi..O afferim dedikçe ben coşar,daha çok anlatırdım,benim başıma gelenler bitince,arkadaşlarımın başlarına gelenleri benimmiş gibi anlatırdım,sırf afferim almak için..
Sonra bigün annemin beni dinlemediğini farkettim..
Ben farketmedim de,ablam söyledi..
"Boşuna konuşuyosun,annem seni dinlemiyor.." dedi.
Önce inanmadım tabi..
Ablam,"İnanmıyosan gör şimdi.."
dedi,birlikte mutfağa annemin yanına gittik.Annem akşam yemeği hazırlığındaydı..Ablam önce "Anne n'apıyosun?." diye sordu,annem "Afferim çocuğum!." diye cevap verdi..
Annem bizi de kırmadan kestirme yolu bulmuştu.Ne söylersek,"Afferim oğlum..Afferim kızım" diyordu..
Bizim de zaten küçük çocuklar olarak ona vızır vızır durmadan bişeyler anlatmamızın sebebi,onaylanma,takdir görme ihtiyacıydı..
Sonra ablam anneme "Anne,evde yangın çıktı!." dedi,annem "Afferim kızım" diye cevap verdi..
-- Anne senden nefret ediyorum!
-- Afferim kızım..
-- Anne babam seni aldatıyo!
-- Afferim kızım..Aferim babana..
-- Anne ben evden kaçıp orospu olmak istiyorum!
-- Afferim kızım...
Sonra ben devraldım..
-- Anne bugün okulda öğretmen beni taciz etti!
-- Afferim ona..
-- Sen dünyanın en kötü annesisin!
-- Afferim bana...
Böylece anladım annemin bizi hiç ama hiç dinlemediğini,boşuna konuştuğumuzu..
Haksız da sayılmazdı ama..
Herşey karşılıklıdır..Hepimiz anneme bişeyler anlatıp,lafımız bitince çekip gidiyoruz.
Hiçbirimiz de sormuyoruz ona "Anne senin bi derdin,bi sıkıntın,anlatmak istediğin bişey var mı?." diye..
"Ev kadını işte..Bütün gün evde..Ne yaşıyor ki,ne anlatacak" diye düşünüyoruz..Onun da insan olduğunu,onun da anlatıp rahatlayacak iç sıkıntıları olabileceğini aklımıza getirmiyoruz.
O da ne yapsın,bizden umudu kesince başlamış saksı saksı çiçek yetiştirip,çiçeklerle konuşmaya..
Ben ona okulda olanları anlatıyorum,o da gidiyor çiçeklere anlatıyor.
-- Bizim oğlan bugün yazılıdan beş almış..
Babam işinde terfi ediyor,sevincini annemle paylaşıyor,annem de gidip çiçekle paylaşıyor.
-- "Necati bugün terfi almış..Hadi bakalım hayırlısı..Belki bu sene tatile de çıkarız..."
Bir yakını ölüyor,annem çiçeklere anlatıyor.
-- "Sen tanırsın,bize de geldiydi bikaç sefer.Hatta seni suladıydı,yapraklarını okşadıydı..."
Anneme diyoruz ki "Anne çiçekler seni duymazlar,anlamazlar,boşuna konuşuyorsun.." Annem "Duymaz olurlar mı evladım,baksana ben konuştukça nasıl da canlanıyorlar,çiçek açıyorlar.." diyordu.
Dikkat ettim,gerçekten de öyle..Konuştukça canlanıyor,dikleşiyor,çiçek açıyorlar..
Ben de annemin bisürü saksısından birini aldım,okulda olanları,mahallede arkadaşlarımla yaşadıklarımı çiçeğe anlatmaya başladım.Bakıyorum,gerçekten de annemin dediği gibi,ben konuştukça canlanıyor,konuştukça çiçek açıyor.Neredeyse meyve verecek...
Annemin bizi dinlemediği anlaşılınca,herkes bi saksı edindi,derdini tasasını,o gün başına geleni gideni çiçeklere anlatmaya başladı.
Akşam hep birlikte yemeğimizi yiyoruz,sonra herkes saksısını alıp bi köşeye çekiliyor,kendi çiçeğiyle başbaşa kalıyor...
Bu durum bi hayli sürdü..
Sonra öğrendik ki,çiçeklerin bizi duydukları,anladıkları falan yok.Senelerce boşa konuşmuşuz..
Çiçekle konuşurken ağzımızdan yoğun bir şekilde karbondioksit çıkarıyoruz,bitkinin de karbondioksite ihtiyacı var,karbondioksiti yedikçe canlanıyor,yedikçe çiçek açıyor..
Yani aklınızda olsun,hayal kırıklığı olacak belki ama çiçeklerin umurunda değiliz.
Onlar da bizim gibi bencil ve çıkarcı.Tek dertleri karbondioksit..
Ama olsun.Konuşan yine konuşmaya devam etsin.Zaten konuşanın derdi dinleyen değil.Önemli olan konuşup,rahatlamak.....
TUTUMLULUK...
Çocukken çok fakirdik...
Dört kişilik aile,bir tek babamızın memur maaşıyla ay sonunu getirmeye çalışırdık...
Babam ay başında maaşını alır,getirir,anneme verir,evi annem idare ederdi..
Tutumlu olmak zorundaydık..Hatta tutumlu olmak da yetmezdi,cimri olmak zorundaydık...
Harcamalarla ilgilenen annem,heryerden,herşeyden kısardı..
Sabah kahvaltı yapardık,çayıma üç tane şeker atardım,hemen müdahale ederdi..
-- Oğlum n'apıyosun?
-- Çayıma şeker atıyorum?...
-- Senin babanın şeker fabrikası mı var?.
Şeker kabını çeker alırdı önümden...
-- Şekerin kilosu kaç para biliyor musun sen?.
-- Yoo,bilmiyorum..
-- Okulu bitirip çalışmaya başlayınca,şekeri kendi paranla almaya başlayınca öğrenirsin şekerin kaç para olduğunu!...
Ekmekleri öyle ince ince dilimlerdi ki,bir tane ekmekten 42 dilim çıkarırdı...
Bir dilimi tutup gözünün önünde havaya kaldırdın mı,karşı tarafı çok net görebiliyordun...
Ona rağmen,onun ölçüsüne göre bir dilim ekmek fazla yesek,kıyameti koparırdı..
-- Oğlum yeter!..Beş dilim ekmek yedin..Senin babanın ekmek fırını yok!..
Halbuki beş dilimi birbirine yapıştırsan,normal bir dilim etmez..Ama dilim sayısı beş olunca,sanki çok yemişiz gibi görünüyor...
Lokmalarımızı sayardı..
Önce ayıp olmasın diye içinden sayardı,sonra ayıbı mayıbı bıraktı,sesli sesli saymaya başladı..Çünkü tıp'ta ve fakirlikte ayıp diye bişey yoktur.
Mecburiyetin olduğu yerde,ayıp olmaz...
Ekmeğe biraz fazla yağ sürsem,
-- Oğlum yeter!.Senin babanın yağ deposu yok!.
Bi parça fazla peynir yesem,
-- Oğlum yeter!.Senin baban peynir toptancısı değil!...
Ben de öyle seviyorum ekmeği..Önce üzerine yağ sürüyorum,sonra onun üzerine peynir sürüyorum,tuzlu tuzlu güzel oluyor..
-- Al o zaman tuz dök ye!.
Tuzluğu alıyorum,yağ sürdüğüm dilimin üzerine peynir etkisi versin diye tuz serpiyorum,tuzluğu elimden çekip alıyor,
-- Oğlum yeter!..Senin babanın tuz fabrikası yok!...
Babamın ne iş yaptığını öğrenmeden önce,hangi işleri yapmadığını öğrenmiştim..O işleri çıkarınca geriye zaten bir tek iş kalıyordu,öyle öğrendim babamın ne iş yaptığını...
Kahvaltıdan kıs,yemekten kıs,masadan doymadan kalkıyoruz,açlıktan ayakta zor duruyorum..
Okula aç gidiyorum..
Öğretmen sınıfta soru soruyor,cevabı biliyorum,halsizlikten parmağımı kaldıramıyorum..
Tahtaya sözlüye çağırıyor,açlıktan tahtaya kadar yürüyecek halim yok..
Allahtan,anlayışlı bi öğretmen.Durumu biliyor,sözlüyü yanıma gelip yapıyor...
Tutumluluk iyi bir şeydir..
Ne borsa,ne döviz,ne altın,ne menkul,ne gayrimenkul..En büyük,en güvenli yatırım,tutumluluktur..
Ama tutumluluğu,cimrilikle karıştırmamak gerekir..Cimrilik iyi birşey değildir...Hele bu kadarı,hiç iyi değildir..
Boğazdan kısmak olmaz..
Kadıköy'den kıs,Maltepe'den kıs,Mecidiyeköy'den,Şişli'den,Topkapı'dan kıs ama boğazdan kısma...
Çünkü boğaz'ın hayati önemi var..Stratejik bölge...Ordan kıstın mı,Avrupa yakası,Anadolu yakası felç olur..
İyi beslenmezsen,hasta olur,kıstığın paranın daha fazlasını,hastaneye,eczaneye verirsin...Can boğazdan gelir...
YAZARCI...
30 senedir mizah yazıyorum..
Gırgır dergisine,Oğuz Aral,Atilla Atalay,Hasan Kaçan,Ergün Gündüz,Latif Demirci,Behiç Pek,İrfan Sayar'lı efsane yıllarında,dışarıdan mizah öyküleri yazarak başladım mizah yazarlığına..
Sonra televizyona geçtim.Levent Kırca'nın Olacak o kadar ve Ali Poyrazoğlu'nun İnsanlık Hali televizyon komedilerine skeçler yazdım.Radyolara,tiyatrolara birkaç oyun derken,yazıdan kafamı kaldırdım,takvime bi baktım,1962'yi 55 geçiyor...
"O kadar yazdım,artık ünlü olmuşumdur herhalde,sokağa çıkayım da hayranlarıma imza vereyim,bankaya gideyim hesabımdan onbin dolar çekeyim,ordan ver elini Marmaristeki yazlığım.Denize gitmeye üşenip,bahçedeki olimpik havuzuma gireyim,bunca yılın yorgunluğunu üzerimden atayım..Deneyimli bir yazar olarak toplantılara katılayım,dümdüz git,marketin ordan sola dön, falan diyerek insanlara yol göstereyim." dedim,
Sokağa çıktım,tanıyan yok.Bankaya gittim,hesabım yok.Telefona baktım,arayan yok..
Yahu insan azıcık ünlü olur!...
Beni birisiyle tanıştırıyorlar,yazardır diyorlar,tanıştığım insanın sorduğu ilk soru : "Adınız ne?.."
Adımı söylüyorum,adımı duymamış.Sohbet orada başlamadan bitiyor.Gözlerindeki sevinç ışığı sönüyor.Memnun oldum deyişinde bile memnuniyetsizlik var...
Bir ara karar vermiştim,beni birisiyle yazardır diye tanıştırdıklarında,gerçek adımı söylemiyordum.Adınız ne diye sorana "Yaşar Kemal" diyordum.
Oltaya takılanlar da oluyordu.
-- Gerçekten mi?..Ben duymuştum sizin adınızı..Sizin Büyük Mehmet mi,küçük
Mehmet mi,bir romanınız var değil mi?
-- Hayır hanımefendi,İnce memed..
-- Yok yok ince değil,kitabı gördüm,baya kalın bir kitap...
Kitap da umurunda değil,yazar da umurunda değil.Tek hevesi adı duyulmuş ünlü biriyle tanışmak..
Bende de hata var tabi..
Bu işlerin merkezinden uzaktayım.Sanat ortamlarına,barlara falan girip çıkmıyorum.Başka sanatçılarla,yapımcılarla,yönetmenlerle yıkama-yağlama halinde değilim..
Pendik'teyim...(beklerim)..Takıldığım bir kahvehane,sanatın,yazarlığın yanından geçmeyen bir miktar arkadaşım var..Çoğu da yazı yazdığımı bilmez...
Geçen gün kahvede oturmuş,kahvedeki beleş gazetelere bakıyordum,mahalleden bir genç geldi,
-- Abi sen yazarcıymışsın?..
dedi.
"Doğrudur,öyleyim" dedim.Bir süre anlamsız bi şekilde birbirimize baktık.Lafın devamını ikimiz de birbirimizden bekledik,gelmeyince,sıkıldı gitti..
Yakınlarım beni zamanında uyarmışlardı.."Bırak bu yazı mazı işlerini.Yazıyosun yazıyosun da noluyo?.Gir sigortalı bi işe,düzenli bir maaşın olur,senede dört maaş ikramiyen olur,senelik iznin olur,bayram iznin olur.Kumanya veriyorlar..Yakacak yardımı var..Çocuk yardımı var.."
"Hayır" demiştim.."Ben sevdiğim işi yapmak istiyorum..Sigortaya,bayram iznine,yakacak yardımına,hele hele çocuk yardımına hiç ihtiyacım yok.
Çocuk yapılacaksa,kendim yaparım!.."
Hiç fabrika deneyimim olmadığı için,çocuk yardımının ne olduğunu bilmiyordum.Çocuk yardımı denince sandım ki,ben karımla çocuk yaparken fabrikadan birileri gelip bize yardım edecekler..
Ortamı hazırlayacaklar,biri şarap dolduracak,biri mumları yakacak..Biri krem getirmiş..Öteki mavi haplardan getirmiş...
Biri kolumu bacağımı tutacak,öteki arkadan itecek....
Biz fakiriz ya,anlamayız çocuk yapmaktan...
Meğer öyle değilmiş...
Çocuk yaptın diye para veriyorlarmış..
Sanane!..Sana mı yaptım o çocuğu?..
Ama öyleydi işte..Çocuk parası sistemin parçasıydı.
Neden?
Çünkü o çocuk da büyüyünce aynı sistemin parçası olacak,çocuğa şimdiden avans veriyorlar...
Beni zamanında uyaran yakınlarımı dinlese miydim acaba?...
Geçen gün sokakta,beni zamanında uyaran yakınlarımı dinleyip de,sigortalı bi işe girmiş halimle karşılaştım..
Altında Audi marka ikinci el bir araba vardı..Yanında karısı,iki çocuğu..Emekli olmuş,tazminatının üzerine kayınpederinden de biraz borç alıp bu arabayı almış.Büyük oğlanın karısı hamileymiş,yakında torun sahibi olacakmış...
"Benim de" dedim "Yakında bi kitabım çıkacak..."
Acıyan gözlerle tepeden tırnağa süzdü beni,üstüme başıma baktı baktı,sonra da "Değdi mi?." diye sordu..
"Değdi.." dedim..
"Nasıl değdi?" dedi,
"Değmeden anlayamazsın..." dedim.....
YAZARCI - 2
1990 yılında,iki sene çalıştığım "Levent Kırca-Olacak o kadar" dan ayrıldıktan sonra,bir süre,televizyona skeç programı yapan,adını hatırlamak istemediğim genç bir tiyatro patronuyla çalıştım...
Yazdığım skeçlerin parasının ödenme zamanı geldiğinde,tiyatro patronu önce programın diğer unsurlarının hesabını yaptı "Oyunculara şu kadar..Teknik ekibe bu kadar..Dekorlara o kadar..Şuna şu kadar,buna bu kadar" dedikten sonra,gayet sıradan bir ifadeyle bana "Senin para işin kolay,seni düşünmüyorum,sen zurnanın son deliğisin.." dedi..
Bunu şahsen beni değil, "Yazar"ı kastederek söyledi..
Ona o an "Zurna Goethe'ne girsin!." demediğim için duyduğum pişmanlık,pişmanlıklarımın arasında en dikkat çekenlerden biridir..
(Goethe : 1749-1832 yılları arasında yaşamış Alman Edebiyatçı...Eserlerinde özellikle felsefi derinlik dikkat çeker..En önemli eserleri : "Faust..Genç Werther'in acıları..Übersetsung Und bearbeitung von Voltaire..Unterhaltungen deustcher ausgevanderten ile Whalverwandschaften" dir...
Bi de kendisidir..
Bir insanın en önemli eseri kendisidir...
Televizyon yazarlığına başladığımda hissetmezden gelmeye çalıştığım ilk duygu buydu.
Sessizliklerini,mütavazılıklarını fırsata çeviren bazı tiyatro ve televizyon zurnaları,yazarların iliğini ekmeğin üzerine yağ diye sürüp yediler...
Bir başka patron bir gün,hatırlamadığım bir mevzunun sonunda bana "Ben senin iyiliğini istiyorum" diyeceğine, dili sürçmüş, "Ben senin iliğini istiyorum!." demişti..Sonra anladım ki,sürçen sadece dili değil,herifin tamamıydı..Sürçük bi herifti..
Kadrosundaki oyuncuları çok ucuza çalıştıran bir başka tiyatro patronu da,biz yazar ekibini kendisine oyuncularından daha yakın görmüş olacak ki,bir sohbet sırasında bize,oyuncularını kastederek, "Ben bunlara çok para verirsem,beni bırakır giderler.." demişti...
Kadrosundaki yirmi yıllık,tanınmış da bir oyuncu,üçüncü el araba alacak kadar bile para biriktirememişti.Tiyatroya ve televizyon çekimlerine otobüsle gidip geliyordu.Kendisini o şöhretine rağmen otobüste görüp şaşıranlara da,vaziyeti kurtarmak için "Sanatçı halkın içinde olmalı.." diyordu...
Patron her yerde patron,patronluk kuralları heryerde aynı.Limon gibi sıkacaksın,kabuğunu bile bırakmayacaksın,reçel yapıp yiyeceksin...
Cumhuriyet gazetesinde gördüğüm küçücük "Amatör yazarlar aranıyor" ilanı üzerine,verilen adrese,Taksim'e gitmiştim..
Mis sokakta 4 katlı eski bir apartmanın üçüncü katına çıktım,kapıyı çaldım,karşıma Levent Kırca çıktı,ben naaapıyim?...
Televizyonda yayınlanan Olacak o kadar komedi programı için yeni yazarlar arıyormuş..
Programın yazarı Muzaffer Abayhan'la para konusunda anlaşamamışlar..Muzaffer,parasının İtalyan lireti olarak ödenmesini istemiş,Levent Kırca da Bulgar leva'sında ısrar edince Muzaffer programı bırakmış..
Kapıdan girdim,içeri yürüdüm,Levent Kırca'nın odasında,masasının önündeki koltuklardan birinde başvuru yapan başka bir yazar daha : "Yılmaz Erdoğan..." oturuyor...
Yılmaz Erdoğan'la kafa ölçülerimiz aynıydı,iyi arkadaş olduk.Taksimdeki o ajansa hergün gider,bi odasında,başka başvuran yazarlarla birlikte bütün gün skeç yazardık..
Fena kıskanırdım Yılmaz Erdoğanı..Her hafta yanında başka bir güzel kızla elele gelirdi.Ben onun haftada bir değiştirdiği kızların herhangi birinin dizinin dibinde bir ömür geçirebilirim,o kadar güzeller yani ama o her hafta birini bırakıyor,başka birini buluyor..
Bunu nasıl becerdiğini anlamazdım..Zengin desen,henüz zengin değildi..Ünlü desen,henüz ünlü değildi..Yakışıklı desen,henüz yakışıklı değildi..Ondaki kadar yakışık bende de vardı,ben niye bulamıyordum?...
Bigün çektim kenara...ki,bu konular ortada konuşulmaz,kenara çekmek gerekir..
"Nasıl yapıyorsun?..Birbirinden güzel bu kızları nasıl tavlıyorsun?." diye sordum..Bıyıklarıyla oynayarak "Yüz vermeyeceksin" dedi.."Yüz vermeyeceksin,alttan almayacaksın,taviz vermeyeceksin..."
-- Peki bağlantıyı nasıl kuruyorsun?
-- Çok kolay..Gidip yekten söyleyeceksin.
Dediğini yaptım..
Birgün iş çıkışı birlikte bir mekana gittik,güzel bir kızı gözüme kestirdim,yanına gittim,kendimi tanıttım,hoşuma gittiğini söyledim, "Yalnız" dedim, "Yüz vermem,alttan almam,taviz vermem,ona göre!..."
Kız apartopar kalktı masadan,kalkarken de öyle bir baktı ki bana,o bakış hala duruyo bende,bitürlü silemiyorum..
Gittim Yılmaz Erdoğan'ın yanına..
-- Ne oldu?
-- Söyledim..
-- Ne söyledin?
-- Hoşuma gittiğini söyledim.
-- Sonra?
-- Yalnız dedim,yüz vermem,alttan almam,taviz vermem dedim.
-- İyi demişsin..Gerizekalı mısın sen,kıza onlar söylenir mi?
-- Sen demedin mi yekten söyleyeceksin herşeyi diye?
-- Ben sana yekten dedim,sen şeş'ten girmişsin mevzuya...Peki araba nerde?
-- Ne arabası?
-- Para nerde?
-- Ne parası?.Ne diyosun sen Yılmaz?
-- Aklıma bişey geldi,bunu not alayım da yirmi sene sonra bi filmde kullanırım...
Levent Kırca'ya borçluyum,kalemimi doğru yöne çevirdi...
Yılmaz Erdoğan'a borçluyum..Sadece ne yazılacağının yetmediğini,nasıl yazılması gerektiğinin de onun kadar önemli olduğunu ondan gördüm.Yazıdaki yoğunluğu borçluyum ona..
Şiirdeki gibi,her satıra titizlenmek gerektiğini...
Ali Poyrazoğlu'na borçluyum...Çünkü gelişmeme sebep oldu..
Bunu da o kadar kolay yaptı ki :
Sadece : "Beğenmedi..."
Senelerce,sayfalarca,dosyalarca yazdım,her seferinde,sekiz-on yazımın birini beğendi..
Ben de, "Ulan ben sana beğendirmezsem!..Sen görürsün.." deyip,o yazıları tekrar tekrar yazdım..
Gelişmenin sırrı budur : "Beğenmemek.."
Yetinmemek...
Bunu da,kibirini doyurmak için değil,daha iyisini,daha güzelini bulmak için yapmak...
Bir de "tekrar..."
Her tekrarda yeni bir şey koyarsın üzerine..İlk akla gelen her zaman eksiktir..Ancak dördüncüde,beşincide iyiyi bulursun..
O yüzden,kalabalık ailelerin son çocukları en iyisidir...(şaka)
Yazdığım yazılardan,geldiğim noktadan memnunum.
Haddim bu kadar..
Ama her yazardaki o korku yok mu?...
Bir gün şak diye duracağım,yazamayacağım,üretemeyeceğim korkusu?...
İşte o korku yüzünden, yazmaktan zerre kadar zevk alıyosam namerdim..
Yazıyorum yazıyorum ama o yazdıklarım aklıma nasıl geliyo,kuran çapsın bilmiyorum..Bigün sular kesilecek diye ödüm kopuyo...
YAZARCI - 3
Ben zaten özel hayatımda da zurnanın son deliğiyim...
Anne,baba,dört çocuklu,altı kişilik bir ailenin sonuncusuyum..
Orda da bi kıymetim yoktu..
Çocukken,evde canı sıkılan,bişeye kızan,beni dövüp rahatlardı..
Karşı çıkıp,el de kaldıramazdım,çünkü bizde büyüğe el kaldırılmaz..
Anaya-babaya el kaldırmak zaten sözkonusu bile olamaz ama en azından küçük abime,ablama vurup kaçacak kadar gücüm vardı.
Bigün öyle yaptım.Madem el kaldıramıyorum,o zaman ben de ayak kaldırırım dedim,abime tekme attım..
Normal rutin dayağın yanında bir de onun için dayak yedim.
Bizde,büyüğe el kalkmadığı gibi,cevap da verilmez..
Babam beni döverken,biyandan da bağırır,çağırır,azarlardı.Bişey söyleyecek olsam, "Cevap verme!." deyip bir de cevap verdiğim için basardı tokadı..
Dövecek bir sebep bulamazsa,soru sorar,cevap verince de "Cevap verme!." deyip döverdi..
Okullarda çift dikiş gidişimin sebebi budur.Sözlüde,yazılıda sorulan sorulara,öğretmenden dayak yerim diye cevap veremedim..
Babamın eli çok sertti,anneminki daha yumuşak,büyük ağabeyiminki tırtıklı,küçüğünki dalgalı,ablamınki içtendi..
Hissederek döverdi..
Gözümü kapatsam,beni karışık bi şekilde dövseler,hangi tokadın kime ait olduğunu ezbere bilirdim.Hepsinin kendine has ayrı bir dövüş tekniği vardı..
Dayaklardan kurtulabilmek için evde sürekli hareket halindeyim..
Babam eve geliyor,mutfağa kaçıyorum..Annem mutfağa giriyor,tuvalete kaçıyorum..Ağabeyim tuvalete geliyor,tuvaletin küçük penceresinden arka bahçeye atlıyorum..
Vücut,sürekli yer değiştirmeye alışmış,evde kimsenin olmadığı,yalnız olduğum zamanlarda da iki dakkada bir yer değiştiriyorum,durduğum yerde duramıyorum..
Ayrca,nereye kaçabilirim?..Bin odalı sarayda oturmuyoruz ki,odadan odaya kaçayım..
Fakirliğin dibine vurmuşuz,tek odalı gecekonduda altı kişi...
Sırf ekmek yiyoruz..
Annemiz,bi tencereye üç ekmeği ufalıyor,basıyor terkos suyunu,kaynatıyor,oluyor sana "Ekmek çorbası.."
Ekmek taneli ekmek çorbası...
Suyu çorba oluyor,kalan peltesi de ana yemek...
Evde fazla şeker varsa,başka bir ekmeği dilimliyor,kızartıyor,basıyor şerbeti üzerine,oluyor sana "Ekmek tatlısı.."
Bi öğünde üç çeşit yemek yiyoruz..
Çorba : Ekmek çorbası...
Yemek : Ekmek peltesi..
Tatlı : Ekmek tatlısı...
Bir dönem ekmek sayesinde hayatta kaldık.Bu yüzden ekmeğe büyük saygım vardır,nerde bi ekmek görsem,önümü iliklerim...
Sadece biz değildik,bütün mahalle açlık sınırının altındaydı..Ya doğuştan lanetliydik,ya da biri beddua etmişti "Açlık sınırının altında kalasın inşallah!.." diye..
Mahallede sadece iki aile açlık sınırının altında değildi..Bizden bi üst sınıftaydılar.Açlık sınırındaydılar.Annem,aramızdaki sınıf farkından dolayı,beni aşağılamasınlar diye,onların çocuklarıyla oynamamı istemezdi...
Evde önüme gelenden dayak yememek için,ordan oraya kaçan,kıpır kıpır halimi gören bir komşu kadın,anneme, "Bu çocuk galiba hiperaktif.Bunu doktora götürün,eğer öyleyse,ona göre yönlendirirsiniz" demiş..
Halbuki ben yapı olarak bırak hiper'i,aktif bile değilim..
Ben tembelliğe inanırım..İnancıma da saygı gösterilmesini isterim..
Benim evde kıpır kıpır oluşumun sebebini komşu kadın nerden bilsin?.Tokat nerden gelecek diye sürekli etrafımı kolluyorum,sürekli tedirginim,o yüzden sürekli yer değiştiriyorum,hareket halindeyim..
Bugün bile,ellibeş yaşıma geldim,kimseyle biyerde beş dakkadan fazla oturamıyorum."Şimdi durup dururken,elinin tersiyle çakacak tokadı" diye tedirgin oluyorum...
Ne olmuş yani çocukken bi ton dayak yemişsem?..
Herkes yedi..
Öğretmenlerimizden de yedik,askerde komutanlarımızdan da yedik..Dayak sevgiye engel değil ki..Askerlik boyunca bizi döven,ağzımızı burnumuzu kıran komutanlarımıza,askerliğimizin bittiği gün vedalaşırken sarılıp hüngür hüngür ağlamıyor muyuz?...
(Bu nasıl bir psikolojidir anlamış değilim..Stockholm sendromudur diye tahmin ediyorum ama Stockholm'lulara sorsan "Yok,bunun bizimle de ilgisi yok.İsterseniz bi de yukarılara bakın" derler...
Babamız sadece beni değil,öteki kardeşlerimi de döverdi.Hakkını yiyemem,o konuda adaletliydi...
Ağabeylerim biraz büyüdüklerinde,birinin sigortası atar da,arada bi tane geçirir diye herhalde,dövmeyi bıraktı,sövmeye başladı...
Ama bildiğin küfür değildi.Bela okurdu.Kızdığı zaman "Allah belanı versin!." derdi..
Ama bunu öyle sert,öyle etkileyici söylerdi ki,fiziksel zarar vermezdi ama insanın psikolojisini bozar,bir hafta hayata küstürürdü.
Abartmak gerekirse,bir savaşta gönder cepheye,hoparlörle düşman mevzilerine doğru birkaç kez "Allah belanızı versin!." diye bağırsın,düşmanın yarısı bunalıma girip intihar eder,yarısı sersemlemiş bi halde teslim olurdu...
Ağabeylerim,babamın gazabından kurtulup ayrı bir ev açmak için erkenden evlenip "bi an önce" gittiler..
Ablama ilk kısmet çıktığında da ablam,annemin sözünü bitirmesini bile beklemedi.
-- Kızım,Nevşehirden bi adam...
-- Kabul anne...
Çocukken yakınlaşamadığım babamın yerine "Kaptan Swing" i, "Zagor"u falan koyardım..
Şimdi Abdullah Gül'ü o açıdan yakın görüyorum kendime...
Olsun..Önemli değil..Baba,babadır..Onlara hayatlarımızı borçluyuz.Ben de çocuklarım olursa,çocuklarımı döver,babamdan yediğim dayakların acısını çocuklarımdan çıkarırım.
Bizde işler böyle yürür.......
(Kardeşlerimi gücendirmek istemem.Mizah gereği onlardan yediğimi söylediğim dayakları abartmış olabilirim..Hani "Bugün sıcaklık 30 derece ama hissedilen sıcaklık 40 derece" var ya,belki de gerçeği değil de hissedileni yazmışımdır....)
ÇÜKÜN DÜŞMESİN
6 Mayıs benim doğum günüm...
Yaşımı merak edenlere şunu söyleyebilirim.:
Bu sizi hiç ilgilendirmez..
Bir yaşlı için yaşı çok hassas bir konudur..Yaşlı,yirmidört saatinin onsekiz saatini yaşlandığını düşünmekle geçirir..
Her tanıştığınız yaşlıya durduk yere zırt diye "Amca kaç yaşındasın?." diye sorup,zaten bunalımda olan adamı depresyona sokmayın...
Bir ihtiyara yaşını sorduğunuz zaman,sadece yaşını sormakla kalmıyorsunuz..
O ihtiyar size yaşını söyledikten,siz gittikten sonra,google'da "ilgili aramalar" vardır ya,hafıza,ilgili aramaları tıklıyor,
Hayatında ne kadar hata yaptıysa,hatırlamak istemediği ne kadar pişmanlığı varsa,
Boşa geçen yılları,hüsranlı sevdaları,kaçırdığı fırsatları,canını yakacak ne varsa hepsini tek tek hafızadan çıkarıp gözünün önüne "görsel görsel" seriyor..
Bu kadar insafsız olmayın..
Bu dünya etme bulma dünyası..
Bana sormazlar deme,bugün sen sorarsın,yaşlandığında başka bir genç gelir,şak diye yaşını sorar,tak diye üzülür kalırsın...
Neyse...
Doğum günümden bahsediyordum...
O gün neler olduğunu,neler yaşandığını,neler hissettiğimi,dünyaya geldiğimde beni kimlerin karşıladığını,karşılamaya gelmeyenleri,hakkımda neler konuştuklarını,neler düşündüklerini bilmeyi çok isterdim..
Annemi ilk gördüğümde onunla ilgili neler hissettim?..
Babamla ilgili ilk izlenimim neydi?..
Benden daha önce dünyaya gelen kardeşlerim beni aralarına kabul edecekler miydi?.Sevgi pastasından ben de pay alabilecek miydim?..
Doğumun evde yapıldığını söylemişlerdi.Doğumumu,muhtemelen,mahalleden bir ebe gerçekleştirdi.
Ebemi hep merak etmişimdir..
Kimdi,nasıl bir insandı,ona zorluk çıkardım mı,doğmamak için direndim mi,bilmiyorum.
Ona teşekkür edemedim.Onu daha sonra da hiç görmedim.
Oysa ebemi görmeyi çok isterdim...
Çocukken hiç doğum günü kutlamadım.. Doğum günlerinin kutlandığını bile bilmiyordum.
6 Mayıs akşamları fakir evimizde otururken,annem taşlarını ayıkladığı kırmızı mercimek tepsisinden başını kaldırır,"Sen bugün doğdun" derdi,
Ben de ders çalıştığım yemek masasından,gözümü defterimden ayırmadan "Öyle mi?" diye cevap verirdim,
O sırada ablam sobayı karıştırırdı,ağabeyim mandalina yerdi,
Babam boylu boyunca uzandığı çekyatta okuduğu Cumhuriyet gazetesindeki İlhan Selçuğun "Pencere" sinden dışarı bakardı,
Radyodaki sizin istekleriniz programında Rana Alagöz'ün "Herşey bitmiştir artık" şarkısı
çalardı...
Diğer günlerden farkı yoktu yani..
Sonra birgün ilkokulda,sınıfta bu konunun konuşulduğunu duydum.
Sınıftaki bir çocuk,
Yanlış hatırlamıyorsam,752 Sedat..
En ön sırada,Öğretmenin kürsüsünün tam karşısında otururdu.Babası Kabzımaldı.
Öğretmen birgün sınıfta neden icabettiyse,herkese tek tek babalarımızın ne iş yaptıklarını sormuştu,Sedat ayağa kalkıp,çenesini yukarı kaldırarak "Benim babam Kabzımal" demişti..
Öğretmen dışında sınıftaki hiç kimse kabzımalın ne olduğunu anlamamıştık ama söyleyişinden,gurur duyulacak çok önemli bir meslek olduğunu tahmin etmiştik..
İşte o Sedat'a annesi cumartesi günü evinde doğum günü partisi düzenleyecekti,Sedat da sınıftaki sevdiği arkadaşlarını partisine davet ediyordu...
Yanlış hatırlamıyorsam,İbrahimi,Salimi,Ercanı,Korayı,Erdeni bi de Mustafayı,kızlardan da Semrayı,Tülini,Perihanı,Ayşeyi bi de Arzuyu çağırdı...Beni çağırmadı...Zaten çağırsa da gitmiycektim ki....
Eve gidince anneme, "Anne,doğum günü partisi diye bişey varmış,niye bana söylemiyorsunuz?." diye çıkıştım,annem,"Nerde varmış?" diye sordu..
"Varmış işte..Bizim sınıftaki Sedat'a annesi doğum günü partisi düzenliyor..Ben de doğum günü partisi istiyorum.."
Annem,"Git başımdan" diye beni tersledi.
Onbeş gün boyunca annemin başının etini yedim,ağladım,zırladım,çıplak ayakla mutfağın taş zeminine basıp kendimi hasta etmekle tehdit ettim,sonunda benim için bir doğum günü partisi düzenlemeye razı ettim.
"Tamam tamam,çükün düşmesin,düzenleyelim bir parti." dedi..
"Çükün düşmesin" lafını ilk kez o gün duydum..
Birisi birşeyi çok isterse,o şey olmazsa,çükü düşermiş..
Bunu öğrendikten sonra,anneme çok kızdım.
"Anne,böyle bir gerçek var ve siz bana bunu söylemiyorsunuz.Benim doğum günü partisini ne kadar çok istediğimi biliyorsun.Onbeş gün kabul ettiremedim sana,ya o arada çüküm düşseydi?..."
Çüküm o gece rüyama girdi."Niye annene daha önce kabul ettirmedin?Senin yüzünden az daha düşüyordum." diyerek beni azarladı..
O günden sonra,istediğim olmaz da çüküm düşer korkusuyla mecbur kalmadıkça kimseden birşey isteyemedim..
Önemli olanın,kimseye muhtaç olmadan kendi yağınla kavrulmak,onurlu olmak,dik durmak ve çükü yere düşürmemek olduğunu öğrendim..
Çükün,erkek ülkesinin bayrağı olduğunu,o bayrak dalgalandıkça erkeğin mutlu,gururlu ve huzurlu olduğunu öğrendim..
Çüksel değerlerle yönetilen erkek egemen toplumların eninde sonunda çükmeye..pardon..çökmeye mahkum olduklarını gördüm...
Gücün ve cesaretin sembolü haline getirilen çüke sahip olmamanın,çüksüzlük demek olmadığını,çükün insanın içinde olması gerektiğini anladım...
Doğum günümü iple çektim,dokuzuncu yaş günümde bizim evde benim için doğum günü kutlaması yaptık.
Yaş pasta yerine annem komşunun fırınını ödünç aldı,kek yaptı.
Mum yerine de,elektrikler kesilirse diye evde bulunan bakkal mumlarından birini küçük küçük dokuz parçaya kesti,iplerin uçlarını çıkardı yaktı.
ilkokulda okuduğum sınıftan kimse gelmedi,mahallede yaşadığımız sınıftan bakkalın,marangozun,demircinin çocuklarını davet ettim geldiler..
Kız davet etmeye utandım.Zaten davet edecek kız yoktu,fazladan bir de ona utandım...
Doğum günleri daha çok çocuklukta ve gençlikte kutlanır ama bence asıl kutlanmaya değer yaşlar,daha ileriki yaşlardır..
Doğum günü iyi ki doğduğun için kutlanmamalı,geride kalan yıllardaki başarıların ve yaptığın iyi şeyler için kutlanmalı,önündeki senede daha iyisini yapmak hedeflenmeli...
Çocukken,oniki yaşında doğum günü kutlamanın ne anlamı var?.
Ne yaptın ki oniki senede,neyi kutluyorsun?.Zaten onun ilk beş altı senesini hatırlamıyorsun bile..
Genç yaşlarda kutlamanın da bir manası yok.Gençlik,hata demektir.Hatalarla geçen yirmi iki seneyi mi kutlayacaksın?.
Asıl kutlanması gereken yaşlar,elliden sonrasıdır..Elliler,altmışlar,yetmişler,seksenler,belki doksanlar,bir ihtimal yüzler...
Nasıl ki bazı sanatçılar sanatta otuzuncu,kırkıncı,ellinci sanat yıllarını kutluyorlarsa,senin için de o ilerlemiş yaşlar "Ellinci hayat yılıdır.." "Altmışıncı,yetmişinci,sekseninci hayat yılıdır.."
Hayat sanattan daha mı kolay ki onun kadar anlamlı kutlamayasın?..
Sen de kendini elli yaşına,altmış yaşına,yetmiş,seksen yaşına getirmişsin..
Her sabah ailen için sabahın köründe yollara düşüp,işe gitmişsin.
Sevmişsin,sevilmişsin,ağlamışsın,gülmüşsün..
Her Allahın günü kocana,çocuklarına yemek yapmışsın,evi temizlemişsin,çamaşırlarını,bulaşıklarını yıkamışsın..
Komşularınla iyi geçinmişsin,dostlarını,arkadaşlarını ihmal etmemişsin..
Düşmüşsün,kalkmışsın,ezilmişsin,pes etmemişsin..Umudunu yitirmemişsin,hayattan kopmamışsın..
Bunlar,kutlanmaya,ödüllendirmeye değmez mi?..
Ben de bundan sonra sanat yıllarını kutlayan sanatçılar gibi yapacağım doğum günlerimde..
Doğum günümden bir hafta önce bir davetiye bastıracağım,beni tanıyanlara,göndereceğim.
Davetiyelerin üzerinde de "Falancanın,filanca hayat yılı münasebetiyle düzenlenen törende sizleri de aramızda görmek istiyoruz..." yazacak.
Bir salon tutacağım,gelenlere sinevizyon eşliğinde yaşanmış yıllarımdan kesitler sunacağım...
Sizi de beklerim efendim.Girişler ücretsizdir..
(Ücreti çıkarken alıyoruz...)
BABALAR
Bazı babalar ne güzeldir...
Çocuklarıyla arkadaş gibidirler..
Bazı babalar da,çocuklarıyla arasına mesafe koyup,kendisini gizleyerek,çocuklarının onu korkulacak biri olarak algılamalarını sağlarlar.Bilmediğin,yaklaşamadığın şeyden korkarsın.Bu korku da yönetmesini bilmeyenler için,masrafsız,ucuz bir yönetim aracı olur...
Sırf şımarmasınlar diye,çocuğuna değmemeye,dokunmamaya onu yaşamamaya değer mi?...
Ben güzel babalardan yanayım...
Çocuklarıyla arkadaş gibi olan,onlara eşiti gibi davranan...
Hikmet amca,gençlikte ilk tanıdığım güzel babalardan biriydi...
Oğlu vardı,ben yaşlarda,Feridun...
Biz babamızın karşısında bacak bacak üstüne atamazken,Feridun,papaz papaz üstüne atardı..
Babasının yanında sigara içerdi...Hikmet amca da bu konuda şöyle derdi :
-- "İçsin!...Gidip kahvehane köşelerinde,orda burda,olur olmaz adamlarla arkadaş olup içeceğine,benim yanımda içsin,gözümün önünde olsun!..."
Helal olsun böyle babaya...
Nasıl da kıskanırdım...
Böyle bir babam olsun,bankaya bir milyon borcum olsun" derdim...
O zamanlar böyle denirdi...Enflasyonun kontrölden çıkmadığı yıllardı,bir milyon,birine verebileceğin en yüksek değerdi.Birisi senin için bu lafı söylediği zaman,duyguların kabarır,oturur ağlardın.Veya tercihe göre,ayakta ağlardın...
Hikmet amca daha sonra oğlu Feridun'un özgürlük sınırlarını biraz daha genişletti,birlikte,evde,karşılıklı içki içmeye başladılar...
Feridunun annesi Melahat teyze durumu yadırgayınca,Hikmet amca karısına şöyle dedi :
-- "Karışma Melahat!...İçsin!...Birahane,meyhane köşelerinde,olur olmaz adamlarla oturup içeceğine,burda benimle içsin,gözümün önünde olsun..."
Feridun bir süre sonra esrar içmeye başladı...
Bunu öğrenen Hikmet amca çok kızdı...
Oğlunu bir inşaatta üç serseriyle birlikte esrar içerken yakaladı,serserileri tekme tokat dövdü,oğlunu da karşısına aldı "Niye böyle yapıyorsun oğlum?" dedi..
"Niye inşaat köşelerinde serserilerle esrar içiyorsun?..Bugüne kadar ben sana hep bir arkadaş gibi davranmadım mı?..Ben senin babanım..Neden benden gizli işler yapıyorsun?..Ben,aramızda sır olsun istemiyorum..Eğer içeceksen,söylersin bana,malı da ben alırım,oturur evimizde karşılıklı güzel güzel içeriz.Ne işin var gece vakti serserilerle elalemin inşaatında?..."
Feridun hatasını anladı,babasını gücendirdiği için özür diledi,bir daha da ondan gizli esrar içmedi.
İçesi geldiği zaman babasına söyledi,Hikmet amca sordu,soruşturdu,malın iyisini nereden alacağını öğrendi,evde ortamı kurdular,oğlu esrar içerken yalnız hissetmesin diye Hikmet amca da arada bir iki nefes çekti..
Anne Melahat teyze itiraz edecek gibi oldu ama Hikmet amca "Karışma Melahat." dedi."İçsin!...Geceyarıları elalemin inşaatlarında,izbe köşelerde olur olmaz adamlarla içeceğine burda benimle içsin,gözümün önünde olsun.."
Feridun sonra hapçı oldu...
Oğlunun cebinde ucuz kafa hapları bulan Hikmet amca oğlundan,bir daha kendisinden gizli hap kullanmayacağına dair söz aldı,oğlunun sağlığı için,daha kaliteli kafa hapları getirtti,kriz geldiği zaman oğluna hapları kendi elleriyle verdi..
Çünkü söz vermişti kendine,kendi babası gibi olmayacaktı,Feridun ne yaparsa yapsın,kayıtsız şartsız ona destek olacaktı...
Bu arada Melahat teyze isyan ediyordu..
-- Delirdin mi sen Hikmet?.N'apıyorsun?..
-- Karışma Melahat..Gidip sokak aralarında olur olmaz adamlarla içeceğine,burda benim yanımda içsin,gözümün önünde olsun...Al oğlum,patlat bi tane daha!..
-- Eyvallah baba...Seni seviyorum...
-- Gördün mü Melahat?..İşte budur..Bir evladın sevgisini kazanabilmek bir baba için en büyük mutluluktur..Ben de seni seviyorum evlat!.
Feridun kumar da oynamaya başladı...
Kumarda çok kaybettiği bir gün kafası dumanlı bir halde eve geldi,tekrar kumar oynayabilmek için annesinden, kolundaki iki bileziği istedi,vermeyince zorla çıkarmaya çalıştı,çıkmayınca elini bileğinden bıçakla kesmeye kalktı,kızkardeşi müdahale edince elindeki bıçağı kızkardeşine sapladı..
Anne,çığlıklar atıp komşulardan yardım isterken,Hikmet amca eve geldi,sükunetini muhafaza etmeye çalışarak,karısından olayla ilgili bilgi aldı :
-- Burada ne oldu Melahat??
-- Görmüyor musun Hikmet,Feridun,kızkardeşini bıçakladı!.
Melahat teyze çığlıklar atıp evden kaçarken,Hikmet amca duruşunu hiç bozmadı :
-- Olsun...Bıçaklasın...Olur olmaz yerlerde,olur olmaz adamları bıçaklayacağına,burda bizim yanımızda bıçaklasın,gözümüzün önünde olsun...Bu arada kız da ölmüş...Ölsün...Gidip olur olmaz yerlerde öleceğine,burda bizim yanımızda ölsün,gözümüzün önünde ölsün...
(Abartmış olabilirim,bu kadarı da fazla olabilir ama işin öbür tarafı o kadar eksik ki,insanın,öyle eksik olacağına böyle fazla olsun anasını satayım diyesi geliyor...)
Bir baba için,bir evladının olması ona destek olması güzel birşeydir.
O evladının Feridun gibi olmaması,hayırlı bir evlat olması daha güzeldir..
Hikmet amca gibi biri olmasan bile bazan senin suçun olmaz,bazı evlatlar hayırlı çıkmaz...
Manavdan bir kilo evlat alırsın,eve gelirsin,kesekağıdını boşaltırsın,bakarsın ki alttaki evlatların çoğu hayırsız..
Böyle olsa?...Götür manava geri ver hayırsız çıkan evlatları..
Ama böyle değil...
Bazı evlatlar hayırlı,bazıları hayırsız çıkar..
Bu hayır işi de sadece erkek çocukları için söz konusu yapılır.
Kız çocuklarının hayırlı olması şart değildir.İsterse hayırlı olabilir,kendi bileceği iş ama hayırlı olmazsa da kimse ona neden hayırlı olmuyorsun diyemez..
Hayır işleri hep erkek çocuklarından beklenir..
Ben hiç "Kızların biri iyi de,öbürü çok hayırsız çıktı" diyen bir baba duymadım...
O zaman,maddi bir beklenti midir hayırlı çıkmaktan kasıt?.
Öyle değilse o zaman nedir kız çocuklarını adam yerine koymamaktaki maksat?..
Ben çocuğumun büyüdüğünde bana bakmasını isterim.Ama maaşıyla değil,gözleriyle...
Çocukluğundaki masumiyetini yitirmemiş sevgi dolu gözleriyle bakmasını isterim bana..İşte odur hayırlı evlat...
Anneler de çok değerlidir,kabul ediyoruz,Cennet annelerin ayakları altındadır ama o cennete giriş biletini de babandan alırsın..
Baba da,anne kadar değerlidir,kutsaldır.O yüzden sadece anneler günü yoktur,babalar günü de vardır.
(Burada bir itiraz,madem amca baba yarısıdır,teyze anne yarısıdır,niye teyzeler günü,amcalar günü yok?..Bence olmalı ve baba yarısı,anne yarısı oldukları için,yarım gün kutlanmalı...)
Öyle babalar vardır ki,hayatını çocuklarına adamış..Yemeyip yediren,giymeyip giydiren,gitmeyip gittiren...
Yani,tatile kendi gitmez de,oğlunu gönderir.."Sen benim oğlumsun,soyumun devamısın,tatile çık,gez,dolaş,soyum hava alsın" derler..
Fedakarlık,ebeveyn olmanın şartıdır.Yaptığın fedakarlık kadar annesin,babasın...
Bazı babalar sevgide ayırım yaparlar çocukları arasında..Birini,diğerinden veya diğerlerinden daha çok severler.
Bu,genellikle ilk çocuk olur.Çünkü ilk göz ağrısıdır,ilklerin yeri ayrıdır..
Ama bu diğer çocuklara hissettirilmemeli.
Yoksa çocuk hem babasına,hem de ayırım yapıldığı kardeşine düşman olabilir.
Bunun etkisiyle hayatı boyunca hep ayırıma,haksızlığa maruz kalıyormuş gibi hissedebilir kendisini.
Haklı haksız,yerli yersiz,her otoriteye karşı çıkışın kökeninde,her yediği polis copunun acısında bu olabilir...
Benim babam da kardeşimi benden daha çok severdi..
Kardeşim de kurnazdı,ikide bir kendisini biryerlerden atar,kafasını gözünü yaralar,ağlaya ağlaya babamın yanına giderdi.Babam da onun o haline dayanamaz,kucağına alır,öper,sever,sakinleştirmeye çalışırdı.
Bizim büyükler acımadan sevmedikleri için,kardeşim bu yolla zorla sevgi alırdı babasından..
Madem öyle dedim,ben de birgün kendimi erik ağacından aşağıya attım,kolumu kırdım.
Ama nasıl seviniyorum..
Çünkü en az altı ay,kolum iyileşene kadar baba sevgisi garanti..
Ben sevgi beklerken,ağaçlara çıkıyorum,ağaçların tepelerinde dolaşıyorum diye azar işittim..
İşte o zaman anladım babamın ayırım yaptığını,kardeşimi benden çok sevdiğini..
Annem anlatmıştı,bebekken kardeşimi havaya atıp atıp tutarmış,beni sadece havaya atarmış,tutmazmış,ben kendi kendime inermişim...
Zor babalardı bizim babalarımız..
Büyüdüklerinde dayanıklı olsunlar diye çocuklarına sert davrandılar,bunun için onlar tarafından sevilmemeyi bile göze aldılar..
Herşeyi de babalardan beklememek lazım.Adam belki de sevgisini göstermeyi sevmiyordur..
Zaten sevgi dediğin hangisi?..
Bakacaksın yaptığı fedakakarlığa,orada göreceksin sana olan sevgisini...
Bence en yalansız sevgi,fedakarlıktır...
(Bu yazının mesajı : Küçük bir çocuk,kötü bir babası olduğundan yakınırmış.Sonra bir gün,
babası olmayan bir çocuk görmüş.Demiş ki "Ben,kötü bir babam var diye yakınırdım ama
meğer hiç babası olmayanlar da varmış..."
Yani,kötü olacağına,hiç olmasın daha iyi.....)
AĞUSTOS BÖCEĞİ İLE KARINCA
La Fontaine'in Ağustos böceği ile Karınca masalını bilirsiniz...
Karınca yaz boyu çalışıp yuvasına yiyecek taşır,Ağustos böceği de saz çalıp dalga geçer..
Kış gelince karıncanın kapısına dayanır,yiyecek ister,karınca da "Bütün yaz ben çalışırken,sen dalga geçtin,saz çaldın,şimdi de şarkı söyle" diyerek ağustos böceğini geri çevirir..
Elbette masallar ders çıkarmak içindir..
Bu masaldan çıkaracağımız ders de şudur :
"Vicdansız olmayacaksın.Kapına geleni geri çevirmeyeceksin..."
Karıncanın yaptığı,bence hainlik...
Yiyecek için kapısına gelen Ağustos böceğini geri çevirmesi tam bir zalimlik...
Herkesin yeteneği,hayatla mücadele yöntemi farklı farklı..
Belki de Ağustos böceği,kendisi için en doğrusu olduğunu düşündüğü bir yol çizdi,saz çalarak,müzik yaparak biyerlere gelmeye çalıştı ama olmadı..
Her zaman olacak,herkes başaracak diye birşey yok...
Ne olurdu sanki kapına geldiği zaman önüne iki tane çekirdek kabuğu,bi yaprak parçası veya bir karafatma ölüsü atıverseydin?..
Sazın,müziğin,Ağustos böceği gibi sanat hayvanlarının olmadığı bir alemde,dünyanın bütün yiyecekleri senin olsa ne olur?...
Acaba Karıncanın kapısına Ağustos böceği değil de,kendi türünden bir böcek,bir Karınca gelseydi onu da geri çevirir miydi?..
Hiç sanmıyorum..
Yani Karınca bu davranışıyla,aynı zamanda türcü bir davranış sergilemiş oluyor..
Bu,hiçbir şekilde affedilecek bir davranış değildir..
Hiçbir tür başka bir türden üstün değildir..
Türcülük,hayvanlık suçudur...
Orman,bütün türlerin birarada yaşadıkları,barış,dostluk ve kardeşlik içinde birbirlerini avladıkları bir yer olmalıdır...
Masalda hata var...
Ağustos böceğinin ömrü birkaç haftadır.Yazın sonunda ölür.Kışın karıncanın kapısına gitmesi mümkün değil..
O halde o kadar uzun yaşamasının bir tek sebebi olabilir :
Kısa bir ömrü olduğunu bilmiyordu...
Veya La Fontaine bilmiyordu...
La Fontaine'in bilmediğini sanmıyorum..
Masaldaki karıncanın karşısına koyacağı daha uygun başka hayvan bulamamıştır.
Masalı yazmadan önce ilk teklifi karıncaya götürmüştür:
"Yeni bir masal var kafamda,henüz yazmadım,masalın başrolü için seni düşünüyorum,masalımda yer almak ister misin?" diye sormuştur...
"Tabii ki isterim..." demiştir Karınca..."Hangi hayvan La Fontaine'nin masalında yer almak istemez ki?..Nasıl bir masal bu?.."
-- Sizlerin üzerinizden bazı olumsuz insan karakterlerini eleştiren bir masal olacak...
-- Şahane olur valla...
-- Yalnız,masalda senin karşına hangi böceği koyacağıma henüz karar vermedim.Önce seninle bi konuşayım,masalda yer almayı kabul edersen,senin karşına koyacağım böceğe sonra karar veririm dedim..
-- Kimler geçiyor aklından?.
-- Bilmiyorum ki...Çekirge olabilir...
"Çekirge ile Karınca..."
"Karınca yaz boyu çalışır,Çekirge oradan oraya zıplayıp dalgasını geçer,kış gelince karıncanın kapısına dayanır..."
-- Olabilir..
-- Sonra Sinek geldi aklıma...
"Sinek ile Karınca.."
"Karınca yaz boyu çalışır,Sinek oradan oraya uçup dalgasını geçer..."
-- Yok,ben bunu tutmadım.
-- Benim de içime sinmedi...
Sonra hamam böceği var...
"Hamam böceği ile Karınca.."
"Karınca yaz boyu çalışır,hamam böceği bütün gününü hamamda yıkanarak,dalga geçerek geçirir..."
-- Yok bunu da sevmedim.
-- Ben de...
Kim olabilir?..Kim olabilir?..Kim olabilir?..
Kırkayak olabilir...
"Kırkayak ile karınca... "
Karınca yaz boyu çalışır...
Yahu sen de ne çalışkan hayvanmışsın...Herkes dalgasını geçiyor,bi sen çalışıyorsun...Emeklilik ne zaman?
-- Var biraz daha...
Sonra da Ağustos böceğine gitmiştir La Fontaine..
Belki Ağustos böceği önce masalda yer almak istememiştir. "Masalda beni kötü göstermişsin." demiştir..
Ama yine de bunu kariyer fırsatı olarak görmüştür.İyi bir masal olursa,çok okunursa,başka masallarda da yer alabileceğini,şöhret ve yiyecek kazanabileceğini düşünmüştür..
Gerçi daha önce başka bir masalda yer almıştır ama o masal çok beğenilmemiştir...
"Ağustos böceği ile Su aygırı" isimli,komedi-aksiyon türü bir masaldır.. .
"Tabii ki masalınızda yer almak isterim.." der La Fontaine'e..."Sizin gibi bir masalcının masalında yer almak benim için onurdur..
Ayrıca beni masalınıza layık gördüğünüz için teşekkür ederim.Siz isteseniz,en az bir milyon çeşit böcek sizin masalınızda yer almak için önünüzde sıraya girerler..."
-- Valla,doğrusunu söylemek gerekirse,senden önce Çekirgeye gittim...
-- Gerçekten mi?
-- Evet.
-- Olsun..
-- Oldu zaten...
Oturduk,proje üzerinde konuşuyoruz,sürekli kıpır kıpır..Ordan oraya,ordan oraya zıplayıp duruyor...
"Arkadaş bi rahat dur,dikkatimi dağıtıyorsun" dedim,tamam dedi,biraz sonra yine başladı ordan oraya zıplamaya...
Bak dedim eğer böyle yapacaksan ben kalkar giderim!...
Özür diledi,oturdu yerine,ben yeniden projeyi anlatmaya başladım; tak bi daha zıpladı...
Bir zıpladı,iki zıpladı,üçüncüde dayanamadım kalktım çıktım yanından...
-- Terbiyesize bak!..
-- Sonra yolumun üzerinde diye,bir de Cırcır böceğiyle konuşayım dedim..
Ama ne mümkün?.Konuşturmuyor ki..Cır cır cır cır cır cır başımın etini yedi.
Yok masalda benim adım önde olacak..Yok ben karıncanın kapısına gitmem..Yok kitabın satışından telif isterim...
Öyle yapınca ben de vazgeçtim..
Ordan çıkınca sen aklıma geldin.Cırcır böceğiyle birbirinize benziyorsunuz ya?..
-- Benzetirler bizi..Bazan aynı böcek sanırlar..
-- Aynı böcek değilsiniz değil mi?
-- Yok değiliz,annelerimiz ayrı...
Ama usta ben sana bişey soracağım,
Ben kışa kadar yaşamıyorum ki..Kışın karıncanın kapısına kim gidecek?...
-- Sen orasını merak etme...Ben,sen ölmeden önce senin olduğun kısımları yazar bitiririm,kışın da senin yerine,sana benzeyen bi kış böceği buluruz,o gider karıncanın kapısına..
O kısmı geniş plan yazarım,Ağustos böceği diye yazarım ben orayı,sen olmadığını kimse anlamaz...
Ahlak masalı...
Bu masal göya bir ahlak masalı...
Karınca çalışıyor,ağustos böceği tembellik yapıyor,bu masal da çalışkanlığı övüyor,tembelliği yeriyor..
"Ben çalıştım,sen çalışmadın,şimdi de kapıma gelmiş benden yiyecek istiyorsun.Yok sana yiyecek!. Açlıktan geber!.Bana ne!..."
Ahlak bu mudur?...
Hani nerede bağışlayıcılık?.
Nerede hoşgörü?..
Nerede yardımlaşma,dayanışma,vicdan,merhamet?...
"Yaa?.Demek ben yaz boyu çalışıp yuvama yiyecek taşırken,sen saz çaldın,şimdi de kapıma gelmiş benden yiyecek dileniyorsun?.
Enayi mi var senin karşında?.
Hadeee...Başka kapıya!..Kapa kapıyı,soğuk giriyo içeri!.."
Valla,bu masaldan ders alan çocuk,büyüyünce öz kardeşini bile tanımaz..
-- Bilader nasılsın?..
-- İyidir abi,ne var ne yok?
-- Bilader ben lafı uzatmadan hemen konuya gireyim.Benim vaziyetler pek iyi değil..
-- Hayırdır,ne oldu?
-- Çalışmıyorum,işten çıktım.
-- Yapma ya?..Ne iş yapıyordun sen?
-- Bilmiyor musun,Kadıköyde bi türkü bar'da saz çalıyordum.
-- Doğru ya..Seni dinlemeye gelecektim ama hiç vaktim olmadı,bu yaz boyu çok çalıştım..
Mesele nedir?
-- Valla,çalıştığım yer kapandı.Başka biyerde de iş bulamadım.Birikimleri de yedik.Senden biraz borç isteyecektim..
-- Kusura bakma veremem!.
-- Ne demek veremem?.Kardeş değil miyiz biz?.
-- Ben kardeş mardeş anlamam.Ben yaz boyu çalıştım,sen türkü barda saz çaldın,o zaman şimdi de şarkı söyle!..
-- Ne diyorsun oğlum sen?.
-- Valla kusura bakma abi,benim ahlak anlayışım böyle.
-- Oğlum bak üç gündür doğru dürüst yemek yemedim,açlıktan ayakta zor duruyorum,durum çok kötü..
-- Geber,bana ne!..Git ramazan çadırında yemek ye..Ben yaz boyu çalıştım,sen türkü barda saz çaldın,şimdi de türkü söyle.
-- Ulan sen ne vicdansız adamsın!
-- Ben vicdan micdan anlamam.Ben yaz boyu çalıştım,kuruş vermem!
-- Bak Tuncer,döverim seni!..Borç istiyorum lan!..Evdekiler de kötü durumda,çocuklar bakımsızlıktan hasta oldular.
-- Bana ne!..O çocukları yaparken bana mı sordun?..Ben yaz boyu çalıştım,sen de çalışsaydın.
-- Oğlum mekan kapandı diyorum,anlamıyor musun?.Taksimde bi yerle görüşüyoruz,eğer olursa,iki aya kalmaz öderim borcumu..
-- Yapamam abi,veremem.Benim ahlak anlayışıma ters.
Ben yaz boyu çalışırken,sen saz çaldın.
-- Oğlum manyak mısın sen?.O benim işim.
-- Olsun.Ben yaz boyu çalışırken yapmayacaktın en azından...
Ben olsam,bu masalı şöyle yazardım :
Ağustos böceği ile Karınca
-- Tak tak!
-- Kim o??
-- Ağustos ben...Ağustos böceği..
-- Allah Allah?..Ağustos böceğinin kışın ortasında benim kapımda ne işi var?.Yaz böceği değil miydi bu,yaz sonunda ölmesi gerekmiyor muydu?...Unuttu herhalde...
Bi dakka,bi dakka açıyorum..(Kapıyı açar)
Oooo,Ağustos böceği?...
Hangi rüzgar attı seni bizim fakirhanenin önüne?..
-- Selamün aleyküm...
-- Aleyküm selam,aleyküm selam..Gel gel,gir içeri...Bi müsade et,şu kapıyı kapatayım...
Amma kış yaptı bu sene ha?..Uzun da sürecek gibi sanki.İyi ki bütün yaz çalışıp,yiyecek doldurdum evi..
Hoşgeldin?..
-- Hoşbulduk,sağol...Nasılsın?.
-- İyiyim iyiyim..Yüzün gözün mosmor olmuş soğuktan,hemen sobanın yanına git,ısın iyice..
-- Sağol..
-- Çay yapmıştım...Altını şimdi kapattım,soğumamıştır,vereyim mi bi bardak?
-- Boşver,zahmet etme..
-- Aşkolsun,ne zahmeti?...Bana bak,karnın aç mı?
-- Yok..
-- Oğlum,yok deme,doğru söyle..Ev tıkabasa yiyecek dolu.Biliyosun bu yaz boyu çok çalıştım,evi yiyecekle doldurdum..
-- Valla çok takdir ediyorum sizi,çok çalışkan hayvanlarsınız.
-- Sağol..Bizim yaradılışımız böyle.Çalışmadan iki dakka duramayız biz..
Aman iyi ki öyle...Hayvan,çalışırken vaktin nasıl geçtiğini anlamıyor..
Bir de olur olmaz şeyleri kafana takıp düşünmüyorsun..
-- Biz niye sizin gibi çalışkan değiliz?..Neden bitürlü biyerde dikiş tutturamıyoruz,niye böyleyiz anlamıyorum.
-- Kendini suçlama,vardır senin de bi misyonun.Hiç bir canlı bu dünyaya boşuna gelmez.Sadece var olması bile bir ihtiyacın sonucudur.Üzme kendini,senin varlığın yeter!
-- Sağol...Evde yalnızsın??
-- Yalnızım yalnızım.Çocuklar yuvadalar.Bizimki de bi arkadaşına gitti.
-- Ben fazla rahatsız etmeyeyim,senin de işin gücün vardır..Şey için gelmiştim ben..
-- Hayırdır?
-- Ben senden yiyecek istemeye geldim..
-- Yiyecek?
-- Evet..Şu kışı bi geçireyim,yazın çalışır öderim..N'oldu,niye güldün?
-- Çalışır öderim dedin ya,ona güldüm..Sen çalışmazsın.Sen durmadan saz çalıp şarkı söylersin..
Saz çalmayı nerden öğrendin?
-- Kendi kendime öğrendim.
-- Valla bravo.Baya da iyi çalıyorsun.Keşke benim de böyle bir yeteneğim olsa,bişey çalabilsem..
-- Ne diyorsun?
-- Yiyecek konusunda mı?
-- Evet.
-- Sen onu kafana takma.Lafı bile olmaz..
-- İnan çok mahcubum,çok utanıyorum şu an..
-- Aşkolsun,asıl ben seni utandırdığım için utandım şimdi..
İnan,geçen gün seni düşündüm.Şimdi bu sevimli serseri yine kışın ortasında yiyecek bulamamış,açlıktan kıvranıyordur dedim.
Vallahi evini bilsem,koli yapıp getirecektim..
-- Gerçekten mi?
-- Ne demek gerçekten mi?..Komşun aç,sen tok,olmaz.Boğazımızdan geçmez..
Sen hiç merak etme,ben sana bütün yiyeceklerden karışık bir koli hazırlarım şimdi..
-- Valla bitirdin beni..
-- Nasıl bitirdim?
-- Bana böyle davranacağını hiç beklemiyordum.
-- O da ne demek?.Başka türlüsü mümkün mü?.Ne bekliyordun ki?
-- Beni kapıdan kovarsın diyordum..Bir de ders alayım diye "Ben yaz boyu çalışırken,sen saz çaldın,şimdi de şarkı söyle" falan dersin diye düşündüm..
-- Hadi ordan..Sen beni tanımamışın.Ben öyle bi hayvan mıyım?..
Hangi hayvan,kışın soğuğunda çaresiz bir şekilde kapısına yardım istemeye gelen bir hayvana bunları söyleyebilir?..
Hayvan olan,hayvanlığından utanır..
-- Ama söylesen de haklı olurdun.Sen yaz boyu hep çalıştın,ben saz çaldım..
-- Ee,noolmuş?.Saz çalmasını bilsem,belki ben de saz çalardım.Ben bi tek çalışmayı bilirim,onu yaptım.Herkes bildiği işi yapmalı.
-- Sağol,Allah razı olsun..Bu iyiliğini hiç unutmam.
-- Ama sen de biraz gayret et.
Ben bugün varım yarın yokum.Herkes benim gibi olmayabilir.
Saz çalma demiyorum.Çal ama bütün hayatını saz çalarak geçirme.Hobi olarak yap..
-- Haklısın...Bana o kadar olgun,o kadar anlayışlı davrandın,beni öyle utandırdın,öyle bir ders verdin ki,bu dersi ömrüm boyunca,unutmayacağım..
Bu utancı bir daha yaşamamak için çok çalışıp,bir daha böyle bir duruma düşmeyeceğim..
Eğer düşündüğüm şeyi yapsaydın,yani,saz çaldın,şimdi de şarkı söyle falan deyip beni kapından kovsaydın,bu kadar etkili olmazdı...
-- Hadi hadi saçmalama..Ben şimdi sana çorba ısıtacağım.Çok güzel çorba yaptım,kara sinek çorbası..Taneli taneli..İç de,için ısınsın.Eve gidene kadar tutar seni...
Sen çorbanı bitirene kadar da,senin için güzel bir yiyecek paketi hazırlarım...
Bak söz ver bana,herhangi bir sıkıntın olursa...Sadece yiyecek değil,her konuda...
Ne zaman istersen kapımızı çalabilirsin,elimizden geleni yaparız..
-- Sağol..
--Bişey lazım olmadığında da gel..Oturur sohbet ederiz...
Şu koca dünyada biz birbirimize destek olmayacaksak,kim destek olacak?.Toplasan sayımız nedir ki zaten?
-- Bizim sayımız seksenbeş trilyon civarı.
-- Biz de yaklaşık yüzelli trilyon varız.
-- Baya varmışız...
-- Ama ona rağmen,bazan öyle oluyor ki kendimi çok yalnız hissediyorum..
-- Bana da oluyo bazen.....
Yani diyeceğim...
Ahlak dersi vereceksen,böyle vereceksin..
Saygıyla süsleyip,nezaketle servis edeceksin..
Anlayışını,hoşgörüsünü,merhametini ve empatisini koymayı ihmal etmeyeceksin..
Ayrıca,bu masalın değişik versiyonlarını da yazardım..
Sadece çocuklar değil,her kesimden insan ders çıkarsın diye..
Mesela,
Ağustos böceği ile Eşcinsel Karınca :
"Karınca,yaz boyu çalışıp,Ağustos böceğinin yuvasına yiyecek taşır..
Ağustos böceği de,saz çalıp şarkı söyleyerek,yaz sonunda yapılacak olan "Ağustos böcekleri arası şarkı yarışmasına" hazırlanır..
Kış gelir,karınca,Ağustos böceğinin kapısına dayanıp yiyecek ister.
Ağustos böceği,karıncaya yiyecek vermez."Ben yaz boyu saz çalıp,şarkı söylerken,sen,benim yuvama yiyecek taşıdın.Madem öyle şimdi de git kendi yuvana yiyecek taşı." diyerek Karıncayı tersler.
-- Ne diyorsun sen?.Senin evine yiyecekleri taşıyan benim.Benim taşıdığım yiyecekleri mi bana vermiyorsun??
-- Yok yiyecek miyecek,hepsini yedim,bitti.
-- Yalan söyleme,burdan görüyorum,orda raflarda duruyo hepsi.
-- Onlar yiyecek değil.
-- Ne peki?
-- "Yemiyecek"
-- Saçmalama.Ver ordan bana iki kap bişey.
-- Veremem,sattım hepsini.Borcum vardı,hepsini verdim,birazdan gelip alacaklar.
-- Nankörsün sen nankör!.Hem yalancı hem nankör!.Seni artık sevmiyorum sevmiyorum sevmiyorum!!...
Karınca ağlaya ağlaya oradan uzaklaşır..
Ağustos böceği kapıyı kapatırken,içerden,banyodan,bornoza sarılmış,saçları ıslak bir halde başka bir karınca gelir.
-- Kimdi o hayatım?
-- Hiç kimse...Rüzgardı..Rüzgar açtı kapıyı..Bir rüzgardı geldi geçti..
-- Öyle mi?
-- Öğle değil,akşam..Hadi üşütme,içeri gidelim de,sana gitarla senin için yaptığım besteyi çalayım.
-- Saz çalmıyor muydun sen?
-- Gitara geçtim...
Bu versiyonda da çok net bir şekilde görüldüğü üzere,nankörlük üzerine bir ders var.
Nankörlük yapmamalıyız...
Ağustos böceği ile Kapitalist Karınca :
"Karınca,Ağustos böceğine,yaz boyu,kendi yuvasına yiyecek taşırtır..
Aralarında yaptıklar anlaşmaya göre,Karınca,Ağustos böceğinin topladığı yiyecekleri satacak,Ağustos böceğinin hakkını kışın verecektir.
Kış gelir,Ağustos böceği,emeğinin karşılığını almak için Karıncanın kapısına gider.
Kapıyı çalar çalar,kimse açmaz..
Karınca evde yoktur..
O sırada arkadan,garajın ordan bir araba sesi duyulur.
Ağustos böceği garajın oraya koşar ama geç kalmıştır.
Karınca,Ağustos böceğinin yaz boyu topladığı yiyecekleri bir kamyonete yüklemiş,kaçıp gitmektedir..
Ağustos böceği,hızla uzaklaşan kamyonetin arkasından bakarken,aynı zamanda bu masalın dersi olan şu sözleri söyler :
-- Bu bana ders olsun.Önce garaja bakmalıydım...."
Ağustos böceği ile Karınca ile Karıncanın kızkardeşi :
"Karınca,yazboyu çalışır,yuvasına yiyecek taşır,Ağustos böceği saz çalıp şarkı söyler.
Kış gelir,Ağustos böceği,karıncanın kız kardeşine gider..
-- Ya,senden bi ricam var..
-- Nedir?
-- Kış geldi,heryer karla kaplı,dışarda yiyecek bulmak mümkün değil,bu kışı yiyeceksiz nasıl geçireceğimi bilmiyorum.Benim için abine gidip yiyecek isteyebilir misin?.
Abin bu yaz boyu çok çalıştı,evi yiyecek doludur,benim için vereceği yiyecek ona dokunmaz.
Benim için yapabilir misin bunu?.
-- Sen niye gidip istemiyorsun?
-- Bana vermez,beni tersler.."Ben yaz boyu çalıştım,sen saz çalıp dalga geçtin,şimdi de şarkı söyle." der.
-- Nerden biliyorsun öyle diyeceğini?
-- Der der,kusura bakma ama abin gıcık karıncanın teki...Sen,saçını mı kestirdin??
-- Evet..Güzel olmuş mu?
-- Bayıldım..Çok güzel olmuş..Çok yakışmış sana..
-- Farkettiğine sevindim.
-- Nasıl farketmem?..Sendeki her değişiklik,beni de değiştiriyor.Seni sevmek beni daha iyi bir Ağustos böceği yapıyor..Bi tanemsin sen benim..
-- Senin şu tatlı dilin yok mu?...Tamam,gidip isterim ama ya vermezse?
-- Verir verir.Abin seni çok sever.Sen onun ailesinden kalan tek karıncasın,kıyamaz sana.
-- Aslında seksenaltı kişiydi bizim ailemiz,geçen yaz önüne bakmadan yürüyen insan herifin biri üzerimize bastı,bütün sülaleyi telef etti,abimle ben yaralı kurtulduk..
-- Tanrı seni benim için bağışladı...Gel bakayım buraya..
-- Yap-maaa!
-- Hadi git,abin evdedir şimdi.İstersen,yiyeceği benim için istediğini söyleme.
-- Kimin için diycem?
-- Ne bileyim,uydur bişey.
-- Ben yalan söyleyemem.
-- Yalan söyle demedim,uydur dedim.
-- Aynı şey değil mi?
-- Değil..Bişey uydurursun,uyarsa senindir,uymazsa zaten senin olmamıştır..
-- Nasıl yani?
-- Hadi git,geç kalma...
Anlaşıldığı gibi,Ağustos böceği,karıncanın kız kardeşiyle aşk yaşamaktadır.
Bu,farklı türler arasında görülmüş şey değildir ama yeni başlatılan "Türler arası değişim programı" çerçevesinde,farklı türler birbirleriyle görüşebilmekte,birbirlerine aşık olabilmektedir.
Bunda da amaç yeni türler ortaya çıkarıp,tabiattaki çeşitliliği ve zenginliği arttırmaktır.
Ağustos böceği ile Karıncanın ilişkisinden doğacak yavrular,ne sadece karınca gibi çalışmayı düşünecek,ne de sadece Ağustos böceği gibi tembellik edecektir.
Hem çalışacak hem de yeri geldiğinde saz çalıp eğlenecektir..
Bu ikisinin yavrusu "Ağustoslu karınca böceği" ismiyle,yeni bir tür olarak doğadaki yerini alacaktır..
Karıncanın kızkardeşi,Ağustos böceği için yiyecek istemek üzere abisinin evine gider.
-- Abi nasılsın?
-- Hoşgeldin..İyiyim,sen nasılsın?
-- Bakıyorum evi yiyecekle doldurmuşsun..
-- Karnın açsa git mutfakta bişeyler hazırla kendine..
-- Yok aç değilim...Abi?..
-- Efendim?
-- Ben senden biraz yiyecek istiyorum..
-- Kızım,dedim ya,git hazırla kendine ye diye?
-- Yok öyle değil,daha fazla..Kışı geçirecek kadar falan istiyorum.
-- Kızım sen ne diyorsun?.Zaten beraber kalıyoruz,acıktığın zaman....
Ağustos böceği için istiyorsun değil mi??
-- Evet...
-- Vermem!..Ona günahımı vermem!..Ben yaz boyu kıçımdan ter damlaya damlaya çalışıp yuvama yiyecek taşırken,o şerefsiz saz çalıp dalga geçti!..Şimdi de şarkı söylesin!
-- Ağbiiii!?
-- Kızım o hayvandan sana koca olmaz,vazgeç bu sevdadan.Ben sana daha iyilerini bulurum..Aşağı koloniden bi karınca,seninle ciddi ciddi ilgileniyor.Babası dün bana seni sordu.
-- İlgilenmiyorum abi,sağol..
-- Hemen kestirip atma.Çocuk o koloninin kraliçe karıncalarından birinin de yeğeniymiş.Rahat edersin..
-- İstemiyorum..
-- Çok mu seviyorsun o şerefsizi?
-- Çok seviyorum..
-- Ne buluyorsun şu Ağustos böceği denen züppede,anlamıyorum..
-- Aşk bu ağbi!..Sen de aşık oldun,nasıl bişey olduğunu benden iyi bilirsin.
-- Evet ama ben bir Ağustos böceğine aşık olmadım,karıncaya aşık oldum..
O bizden biri değil,bizi anlayamaz,mutlu olamazsınız!.
-- Aşk herşeyin üstesinden gelir.
-- O sana bakamaz,tembel hayvanın teki,aç kalırsınız..
-- O bakamazsa,sen bakarsın.Evlenince buraya yerleşiriz.
-- Hayatta olmaz!..Zaten gıcık oluyorum,bir de içgüveysi olarak bu eve gelecek?.Mümkün değil!!
-- Sen merak etme abi,ben de çalışırım,bi şekilde geçiniriz.Aşk bir yolunu bulur..
-- Kızım sen delirmişsin..İki ay sonra pişman olup gelir ağlarsın bana,söylemedi deme!..
-- Abicim benim!...
-- Tamam tamam,kıracaksın bi tarafımı...Sana kıyamayacağımı biliyorsun değil mi?..
Hadi git al depodan ne kadar yiyecek istiyorsan..
Ama bu ilk ve son,ona göre.İdareli kullansın.
-- Aslan abicim!! Sen abilerin en iyisisin,karıncaların kralısın!
-- Kızım sarılma dedim,zaten incecik belim var,çat diye kıracaksın,kalıcam öyle....
Aslında gerçek şu ki..
Kimsenin masallardan falan ders aldığı yok..
Kimsenin derse de ihtiyacı yok.Şimdi herkes doğuştan profesör..
Peki o zaman,bunca masal,bunca hikaye,bunca roman yazılıyor,niye??
Edebiyat olsun diye!.....
TUHAF İSİMLER
Bizler,
Şehriye Pilav
Hüsamettin Cört
Şeyime Vuran
Ata Erkil
İmdat Çağrı
Burhan Yetmişbir
Karı-koca Kadir ve Kıymet Bilir (Çocukları Oya ve Kaya)
Hüseyin Best
Yeter Bırak
Güven Kırt
İsraf Tutumlu
Durmuş Bekler
Demir Çelik
Ahmet Yıktıgeçti
gibi,
Adı veya soyadı...
Veya hem adı,hem soyadı tuhaf olan bizler...
Herkes şunu iyi bilsin ki,
Adımız soyadımız ne kadar tuhaf olursa olsun,bizler de insanız...
Adımız,soyadımız tuhaf olsa da,normal bir hayat sürmek bizim de hakkımız...
Bizler özürlü değiliz...
Bize acımanızı istemiyoruz..
Bize normal insanlara davranıldığı gibi davranılmasını istiyoruz...
Belki,bazı pozitif ayrımcılığa hayır demeyebiliriz..
Örneğin,
Belediyelere bağlı toplu taşıma araçlarında ücretsiz seyahat etmemiz sağlanabilir..
Belediyenin biz tuhaf isimliler için özel olarak bastıracağı "Tuhaf Kart" ile şehir içi ücretsiz yolculuğa hayır demeyiz..
Belki bize Devlet tarafından tuhaf isim maaşı da bağlanabilir..
Üç ayda bir alacağımız bu maaşın miktarı ismin veya soyismin tuhaflığına bağlı olarak değişebilir..
Hem adı hem soyadı tuhaf olanlara iki maaş birden bağlanabilir..
Halen çalışmakta olduğumuz işlerden,malulen emeklilik benzeri bir düzenlemeyle "İsmen emekli" olabiliriz..
Çünkü isimlerimiz gerçekten bizi psikolojik olarak en az yüzde altmış oranında iş göremez hale getiriyor..
İş yerinde birisi bize adımızla seslendiği zaman,eğer muhasebede çalışıyorsak,mihriban türküsündeki gibi,kalem elden düşüyor..
Bir fabrikada makina başında çalışıyorsak,ismimizi duyduğumuz zaman moralimiz bozuluyor,dikkatimiz dağılıyor,elimizi kolumuzu makinaya kaptırmaktan korkuyoruz..
Bir arkadaşımız böyle bir durumda kendisinin tamamını makinaya kaptırdı.Kaza mıydı yoksa,artık yeter deyip kendisini makinaya atarak intihar mı etti,anlaşılamadı..
Bütün bu lehimize yapılacak düzenlemelere karşı çıkmayız..
Ama geçen gün bana sırf soyadım tuhaf diye yaptıkları gibi,birilerinin kolumuza girerek bizi caddenin karşısına geçirmelerini,
Bazı alışverişlerimizde bizden para almamalarını,
Annelerin,yaramazlık yapan çocuklarını,bize vereceklerini söyleyerek korkutmalarını,
Bizden çekinmelerini,bizi gördüklerinde yollarını değiştirmelerini istemiyoruz..
Tuhaf isimler bulaşıcı değildir,insandan insana geçmez,babadan oğula geçer.
Siz,normal isimlere sahip şanslı insanlar,bizi anlayamazsınız..
Bizim,taşımak zorunda olduğumuz bu tuhaf isimler yüzünden,hayatımız boyunca nasıl yoğun bir iç sıkıntısı yaşadığımızı,bunun üstesinden gelebilmek için nasıl insanüstü bir çaba sarfettiğimizi bilemezsiniz..
Evet,bizler farklıyız...
Ama asla ikinci sınıf insan değiliz..
Sadece farklıyız..
Farklılık,renktir..Farklılık desendir...
Bir toplum farklılıklarıyla güzeldir..
Bir farklılık,topluluklarıyla güzeldir...
Bir güzel,topluluklarıyla farklıdır,farklılıklarıyla topludur...
Bize dışarıdan normal davranıp,içinizden güldüğünüzü biliyoruz..
Olsun..Bu sebeple bile olsa,sizi güldürebildiğimiz için mutluyuz.Çünkü gülmek iyi birşeydir.
Ama,
Siz bizim neler çektiğimizi nerden bileceksiniz?..
Bizler,adımız soyadımız tuhaf olsa da,aslında normal insanlar olduğumuzu kanıtlamak için normalin üzerinde şeyler yapmak zorunda hissederiz kendimizi...
Ancak normalin üzerinde bir şeyler yaparsak toplum bizi kabul edecek diye düşünürüz..
İçimizde,adımızdan,soyadımızdan kaynaklanan sürekli bir huzursuzluk vardır..
Bu huzursuzluktan kurtulabilmek için,üzerine yapışan bir şeyden kurtulmak isteyen kediler gibi,binicisini üzerinden atmak isteyen yaban atları gibi çıldırasıya tepinip dururuz.
Ama kimse görmez tepindiğimizi,çünkü içimizden tepiniriz.
Bize uymayan,bizim beğenip de seçmediğimiz ama giymek zorunda olduğumuz bir kıyafet gibi bizi rahatsız eden tuhaf isimlerimize bağırarak isyan ederiz.
Ama kimse duymaz bağırdığımızı,çünkü içimizden bağırırız...
Oysa biz de isterdik adımızın soyadımızın, "Ahmet Yılmaz" olmasını..
Veya,
"Hüseyin Koç..."
Ya da,
"Mustafa Şahin" olmasını..
Ya da "Ayşe Doğan"
"Hülya Aslan..."
"Fatma Aydın..."
Öyle olsaydık,daha sakin,daha huzurlu,daha mutlu insanlar olabilirdik..
Ama kaderimiz buymuş.
Büyüklerimizin bize koydukları isimleri taşımak zorundayız.
Koymuşlar bir kere..İçimizde hissede hissede onunla birlikte yaşamasını öğreneceğiz.
İtiraz edemeyiz,değiştiremeyiz.İsmini değiştirsen babana,soyismini değiştirsen dedene ayıp olur..
Ben...
Ben de ne yazık ki,tuhaf isim kurbanı mağdur insanlardan biriyim..
Ama ben yine de halime bin kere şükrediyorum çünkü benim ismimin yarısı tuhaf.Sadece soyadım tuhaf..
Adımda da ince bir sızı olmakla birlikte,asıl problem soyadım..
Eğer hem adım,hem soyadım tuhaf olsaydı,nasıl bir hayatım olurdu,düşünmek bile istemiyorum.Allah onların yardımcısı olsun..
Buna rağmen zor bir hayatım oldu.İsmimin yarısı tuhaf olduğu için hayatımın yarısını yaşayamadım..
Başladığım her işi yarım bıraktım.
Sinemaya gittim,filmin yarısında çıktım..
Nişanlandım,evlenemedim..
Dostlarımı,arkadaşlarımı yarıyolda bıraktım..
Bunu tabii ki isteyerek yapmadım.Hayatımın kontrol edemediğim yarısına denk geldi onlar..
Ayıplanmayı göze alarak gizli gizli soyadımdan kurtulmaya çalıştım.
Bunun için neler yapmadım..
Bilerek biyerlerde unutuyorum,eve geliyorum,telefon çalıyor,
-- Alo?
-- Efendim?
-- Yücel bey?
-- Benim..
-- Sizin soyadınız "Ziko" mu?
-- Neden sordunuz?
-- Ben,Tren istasyonunun yanındaki Gar lokantasından arıyorum.
-- Evet?.
-- Siz bir saat kadar önce burda yemek yediniz mi?
-- Evet,yedim?..
-- Kalkarken soyadınızı masada unutmuşsunuz...
Sizi tanıyan biri çıktı,o söyledi...Gelip alacak mısınız??
-- Tamam,geliyorum...
Evdeki birikmiş eski gazeteleri eskiciye verdim,soyadımı da gazetelerin arasına koydum,adam farketti,geri verdi."Bu benim işime yaramaz,satamam ben bunu,kimse almaz." dedi...
Birgün,soyadımı bir poşete koydum,poşetin ağzını da bağladım,götürdüm Gebze'de ormanlık bir alanda,bir ağacın dibine bıraktım.
Oh kurtuldum dedim,Pendikteki evime döndüm,baktım, kapının önünde beni bekliyor..
Benden önce gelmiş...
Ertesi gün daha uzağa,Düzce'ye götürdüm.Dönüş yolunu bulamasın diye gözlerini de bağladım.Otobüs Düzceye girmeden önce indim,yol kenarındaki çalılıkların arasına bıraktım,eve döndüm..
İki gün sonra kapı çaldı,açtım,karşımda soyadım!..
Ulan o kadar yolu yürüyerek nasıl geldin?.Beni nasıl buldun?.Üstelik gözlerini de bağlamıştım?...
Bari soyadımın ne anlama geldiğini öğreneyim dedim.
Bunun için Kafkasya'ya gittim,köklerimin izini sürdüm,aynı soyadını taşıyan kimse kaldı mı diye araştırdım,hiçbişey bulamadım.Kime sorsam "Bilmiyorum" dedi..
Kafkas dağlarında,Hazar denizine bakan bir dağın tepesine küçük bir kulübe yaptım,iki yıl boyunca kulübenin önünde oturup,gece yıldızlara,gündüz güneşe bakarak soyadımın anlamını düşündüm,bulamadım..
Hazar denizine baktım,orada da bulamadım..
"Hazar denizinde balık olsam" diye başlayan 367 kıtalık şiir yazdım,fayda etmedi.
Şiirin girişi şöyleydi :
Hazar denizinde balık olsam
Gelir tutar mıydın beni
Zahmet etme güzelim
Ben zaten tutulmuşum sana
Hazar denizinde balık olsam
Tutar pişirir miydin beni
Zahmet etme güzelim
Ben zaten pişmişim sana
Hazar denizinin dibinde yüksek kaliteli petrol olsam
Boru hattı döşeyip çıkarır mıydın beni
Zahmet etme güzelim
Ben zaten çıkmışım sana
Hazar denizinin dibinde doğalgaz yatağı olsam
Hiç durmadan gaz çıkarsam
Çıkarır da yakar mıydın beni
Zahmet etme güzelim
Ben zaten yanmışım sana
Hazar denizinde şair olsam
Sen de benim şiirim olsan
Betim betim betimlesem
Kıtalarına ayırsam
Mısralasam her yerini
Ölçüsüzce,kafiyesizce
Uzun uzun yazsam seni
Şiirin sonuna kadar gitsek
Geri dönmesek,orda kalsak
Ordan başka şiire gitsek
Şiir şiir dolaşsak
Bize uygun şiir bulsak
O şiire yerleşsek
Dizelerde yatıp kalksak
O şiirde yaşasak..
Şiiri yer yer zengin kafiyeli,yer yer orta halli kafiyeli,kafiye uyduramadığım yerlerde serbest ölçü ile,
Bazı kıtaları üç,bazı kıtaları beş,bazı kıtaları altmışbeş dize yazdım,
Bazı kıtalara hiçbişey yazmadan boş geçtim,o da işe yaramadı..
Gelmişken biraz da hayatın anlamını düşüneyim dedim,bir sene de onu düşündüm,onu da bulamadım.
Galiba hayatın bir anlamı yok.Çok aradım,bakmadığım yer kalmadı,olsaydı mutlaka bulurdum..
Sonunda anladım ki,boşa zaman geçirmişim..
Soyadımın anlamını oradakilere sorduğumda,"Bilmiyorum" derlerken,meğer bana soyadımın anlamını söylüyorlarmış..
Soyadım : "Bilmiyorum" demekmiş..
"Bildiğim birşey varsa,hiçbirşey bilmediğimdir...İnsan bildikçe,ne kadar az şey bildiğinin farkına varır." gibi,bilgiye,öğrenmeye dikkat çeken felsefi bir anlamı varmış..
Bunu öğrenince soyadım hoşuma gitti.
Kendisinden özür diledim.
Soyadım da bana "Ben sadece senin soyadın değil,soyunun da adıyım.Hareketlerine dikkat et,beni utandıracak birşey yapma,problem yok" dedi...
Her başarılı insanın arkasında...
Bu tuhaf isimler bize Tanrının bir laneti mi yoksa hediyesi mi,hiçbir zaman bilemeyeceğiz...
Her başarılı insanın arkasında...Yani,arka cebinde bulunan cüzdanının içindeki kimliğinde,tuhaf bir isim vardır...
Bu dezavantajı,hırs yapıp avantaja çevirebilenler başarıyı yakalayabiliyorlar...
Ben hiç normal bir isme sahip olup da,hayatta çok başarılı olmuş birine rastlamadım..
Benim tanıdığım,normal isme sahip tek başarılı insan,oyuncu-yazar, "Yılmaz Erdoğan..."
Daha doğrusu,öyle sanıyordum.
Böyle güzel,böyle normal bir ismi varken,neden başarılı olmak için kendini o kadar paralıyor anlamıyordum ama sonra gerçeği öğrendim.
Güvenilir bir kaynaktan öğrendiğime göre meğer Yılmaz Erdoğanın adı ve soyadı takma imiş.
Gerçeğin kutsallığı adına açıklamak zorundayım..
Yılmaz Erdoğanın gerçek adı ve soyadı : " Vasıf Tonguç..."
İnanmayan kendisine sorabilir..
Kesinlikle inkar edecektir,inkar etmesinden de onun gerçek adının Vasıf Tonguç olduğu anlaşılacaktır.Çünkü insanlar gerçeği her zaman inkar ederler...
Gerçek sadece Yılmaz Erdoğan'la da sınırlı kalmadı.
Sezen Aksu'nun gerçek adının "Fatma Sezen Yıldırım" olduğunu maalesef o güzel şarkılarını dinledikten sonra öğrendim...
Bilseydim,kesinlikle dinlemezdim.Çalarken iki elimle kulaklarımı kapatırdım...
Gerçek adını gizlemesi bende derin bir hayal kırıklığı yarattı..
Ama popun yıldızı olabilmek için buna mecburdu.
Çünkü Fatma Sezen Yıldırım olarak,İzmir devlet hastanesinde bir hemşire veya müziğe yönelse bile en fazla İzmir radyosunda kadrolu Türk halk müziği sanatçısı olmaktan öteye gidemeyeceğini biliyordu...
Öte yandan,asıl adı "Kamile Burcu Esmersoy" olan Burcu Esmersoy da Kamilesiz bir hayatın kendisi için daha iyi olacağının farkındaydı...
Kibariye, "Bahriye Tokmak" olmaya daha fazla dayanamazdı..
Asıl adı "Bülent Erkoç" olan Bülent Ersoy'un hayatı sadece üç harfle,
Asıl Adı "Orhan Kencebay" olan Orhan Gencebayın hayatı sadece ama sadece bir harfle değişti..
"Batsın bu dünya" diyen,Orhan Gencebay değil de,Orhan Kencebay olsaydı,duygulanmakta zorlanabilirdik, isyanlarımız sahici olmazdı,ne rakının tadı kalırdı,ne peynirin..
"Nisan yağmuru" nu,Ferdi Tayfur'un gerçek adının "Turhan Bayburt" olduğunu bilmeden dinlemiş olmayı bir kazanım olarak değerlendiriyorum..
Muazzez Ersoy'un gerçek adının "Hatice Yıldız" olduğunu öğrendikten sonra,üçbuçuk ay kendime gelemedim..
Dansöz Asena'nın gerçek adı nasıl olur da "Onur Çakmak" olur,öğrendiğimden beri altı ay geçti hala inanamıyorum.. Belki önümüzdeki ayın sonuna doğru yavaş yavaş inanmaya başlarım,ondan bir ay sonra da tamamen inanmış olurum..
"Müslüm Baba" başka ama...
Gerçek adının "Müslüm Akbaş" olduğunu öğrendikten sonra,
"Müslüm Gürses olmuş, Müslüm Akbaş olmuş ne farkeder/Deli gibi sevmek ruhumuzda var..."
Diye düşündüm...
Ciddi olmak gerekirse...
Ki,sevmediğim bir insanlık halidir,insan bir çıkarı yoksa,mecbur değilse,ciddi olmamalıdır,
Bence her isim güzeldir...
İsimlerimiz,sokak isimleri gibi,bizi tarif ederler..
Eğer değiştirirsek,arayanlar bizi bulmakta güçlük çekebilirler..
Daha kötüsü,bazan biz bile kendimizi kaybeder,
bulamayabiliriz..
İsmini değiştirmek,bir bakıma kendinden kaçmaktır.
Nasıl kaçabilirsin kendinden?.Sen nereye gidersen,sen de seninle gelirsin..
Çocuklarımıza isim verirken kendimizi değil,onları düşünmeliyiz..
Yok eğer kaderden kaçamamışsak,kaderi kovalamalıyız..
İsmimizi değil,kendimizi değiştirmeliyiz.
Sen değişip güzelleştikçe,ismin de değişir,güzelleşir....
Yoksa,
Çocukken,annesi kadar güzel olmayan Hindilere haklı olarak "Kabaramazsın kel fatma/Annen güzel sen çirkin" dediğimiz gibi,
İsmin güzel olur da,sen çirkin olursan,
"Kabaramazsın kel fatma/ismin güzel sen çirkin..." derler..
Kabarabilmek için insanın ismiyle cisminin aynı güzellikte olması gerekir.
Yoksa kabaramazsın..
Kabartmazlar.....
KİM MİLYONER OLMAK İSTER
Geçen akşam televizyonda,"Kim milyoner olmak ister" yarışmasını seyrettim...
Genç bir üniversite öğrencisi yarışmacı çıktı,
Sunucunun karşısına oturdu,
Sunucu "Hoşgeldiniz" dedi,
Yarışmacı "Hoşbulduk" dedi.Adını,soyadını,okuduğu okulu,
bölümü söyledi,sonra komedi başladı...
-- Kiminle geldiniz?.
-- Kiminle geldim??..Ağabeyim ve okuldan bir arkadaşımla geldim.
Sunucu kısaca gelenlerin fikirlerini,dileklerini aldı sonra yine yarışmacıya döndü..
-- Yarışmaya katılmaya nasıl karar verdiniz?.
-- Yarışmaya katılmaya nasıl karar verdim??.
Katılmak istiyordum ama cesaret edemiyordum..Ağabeyim beni cesaretlendirdi,sen yaparsın dedi,başvurdum,şimdi burdayım..
-- Yarışmadaki hedefiniz nedir?.
-- Yarışmadaki hedefim nedir??..Aslında bi hedef belirlemedim..Otuz bin..Belki altmışbin...
-- O kadarı yeterli olacak mı?
-- O kadarı yeterli olacak mı??...Yeterli olur.
-- Bir milyon liralık soruyu görmek istemiyor musunuz?.
-- Bir milyon liralık soruyu görmek istiyor muyum??...İstiyorum..
-- Kazandığınız parayı nasıl değerlendireceksiniz?
-- Kazandığım parayı nasıl değerlendireceğim??...Öğrenimim için harcayacağım.Bir de tatile çıkacağım..
(Bundan sonrasını ben uydurdum)
-- Tatile nereye gideceksiniz?
-- Tatile nereye gideceğimmm???..
İzmir,Antalya,Kuşadası,Bodrum,Kıbrıs,Kazablanka,Kahire,Somali...Bir de Tibet'e gitmek istiyorum.
-- Hangi Tibete?.Kartal Tibet'e mi?
-- Anlamadım?.
-- Asıl ben seni anlamadım..Cins misin sen kardeşim?.Niye benim sorduğum soruları kendi kendine tekrar edip cevaplıyorsun?..
Benim soru sormamı istemiyorsan,ben gideyim,sen yarışmanın sorularını da kendin sor,kendin cevapla...Sana soru sormam hoşuna gitmiyor mu?
-- Bana soru sormanız hoşuma gitmiyor mu??..Yoo,sorabilirsiniz..
-- Bana bak,sinir etme beni,atarım seni yarışmadan..Arkam çok sağlam benim.Senin arkanda kim var??
-- Benim arkamda kim varr??.Kimse yok..
-- Arkadaşlar,alın bunu,sıradaki yarışmacı gelsin..Güle güle kardeşim!.
-- Gidiyor muyum?
-- Gidiyor musunn??...Evet,gidiyorsun...Önce konuştuğun kişiye saygılı olmayı öğren,sonra yine başvur.Tamam mı?.
-- Tamam mıı??..Tamam...
Yarışmacının yaptığının saygıyla ne alakası var demeyin.
Belki kendisi de yaptığının saygısızlık olduğunu bilmiyor ama yaptığı,saygısızlık..
Ben sana soru soracağım,sen o soruyu benden alıp sanki kendi sorunmuş gibi kendine soracaksın?..
Yok ya??...
Ben neciyim burda?..
Bu yarışmanın sunucusu benim.Burda soruları ben sorarım.
Bu yarışmanın sunucusu olabilmek için bisürü filmde,bisürü dizide oynadım ben.
Sanki, "Soru sormayı beceremiyorsun.O soru senin ağzına hiç yakışmıyor.Bak,o soruyu ben sorayım da,soru nasıl sorulur öğren" der gibi...
O soru benim sorum kardeşim!..
Benim sorumu alıp,kendi sorunmuş gibi kendine soramazsın!...
Böyle insanlardan çok var,mutlaka birine denk gelmişsinizdir...
Dikkat edin,bu insanların karakterlerindeki kibir oranı,olması gereken miktarın çok üzerindedir.
-- Sen kimsin ki bana soru soruyorsun?.Haddini bil!.Bana bir soru sorulacaksa,o soruyu ben kendime sorarım!..
Şeklinde düşünürler...
Siyasi iktidarların,muhalefetin eleştirilerini ciddiye almayıp,eleştiri gerektiği zaman kendilerini aynı şekilde eleştirmeleri gibi..
Belki de ben yanılıyorum.Belki kafa hızlı çalışmıyor,sorulan soruyu tekrar edip,zaman kazanıyor,o sırada bir yandan da depodan uygun cevabı arıyordur..
Belki bünye dışarıdan soru kabul edemeyecek kadar hassastır..
Kuşların yavrularına yiyecekleri önce kendi ağızlarında çiğneyip yumuşatarak vermesi gibi,belki sorudaki harfler kafaya sert geliyordur,soruyu alıp kafaya göndermeden önce ağzında yumuşatıyordur..
Çok konuşuyorlar...
Bazı yarışmacılar da çok konuşuyorlar..
Belki konuşarak heyecanlarını azaltmaya çalışıyorlar ama insan biraz kendini kontrol eder.
Soru soruluyor,diyelim ki doğru cevap "Gitar.."
Cevabı bildiğinden emin..Süre bitene kadar başlıyor gitar hakkında konuşmaya :
-- Gitarı çok severim...İki ay gitar kurslarına gitmiştim..Bigün evde arkadaşlarla birlikte oturuyoruz,bana,bişeyler çalar mısın dediler,çalarım dedim,gitarı aldım,çalmaya başladım,o sırada gitarın teli koptu..Tam da şeyi çalıyordum, Rodrigo'nun gitar konç..
-- Süre bitiyor!.
-- "A-şıkkı gitar,son kararım!.."
Eee?.Rodrigo ne oldu?.
Boşver Rodrigo'yu,yarışmadan daha mı önemli?..
Sonra bir hayvan sorusu geliyor.O sorunun da cevabını biliyor..Diyelim ki cevap "Kedi.." Başlıyor kedilerle ilgili konuşmaya :
-- Benim de var evde iki tane kedim.Birinin adı Sarman,birinin adı Çorman..Sarman geçen gün hastalandı veterinere götürdüm,Veteriner de bizim apartmanda oturuyor.Biz de o apartmana yeni taşındık,daha önce Bostancı'da oturuyorduk..Aslen Rumeli göçmeniyiz.Üç kardeşiz.Ben en küçükleriyim,kedi son kararım!..
Peşinden sesli soru geliyor,sorudaki şarkıyı dinliyor,cevap Sezen Aksu..Belli ki biliyor.Cevap verme süresi başlıyor.
Ulan versene cevabı!
Yok ille sürenin sonuna kadar uyuz edecek herkesi.Sezen Aksu'yu ne kadar sevdiğini,en çok hangi şarkılarını beğendiğini anlatmasa olmaz..
Süre bitti,bitecek,son saniyede panik halinde,
-- B- şıkkı,Sezen Aksu,eminim,son kararım!!..
İnan ki,ne bizim ne Sezen Aksu'nun buna ihtiyacı var...
1) Anlattıkların ilginç değil.
2) Anlatışın ilginç değil.
3) Anlattıkların bizi ilgilendirmiyor..
O halde seni neden dinleyelim?.
Bu üç maddeden en az biri olmazsa,kimse kimseyi dinlemez.
Dinliyor gibi görünenin de kafası başka yerdedir.Veya sıkıcı konuşma sırası kendisine gelsin diye katlanıyordur sana.
Öte yandan,bu üç maddenin üçünü de yerine getiriyorsan,senden lezzetlisi yoktur.Konuşurken,tek bir harfi bile kaçırmamak için ağzının içine bakarak dinlerler seni...
Bu gereksiz gevezeliği,bir kere,iki kere,üç kere yapsalar,bir kere ara verip sonra yine yapsalar aldırmazsın ama üstüste her soruda yapınca,sinirlerinde hareketlenme başlıyor..
Barajı geçip,süreli sorular bitti mi yandın.Süre kısıtlaması yok ya,anlattıklarına en başından başlıyorlar...
Valla kusura bakmasınlar,ben,o yarışmacılar için içimden "İnşallah konuşurken süre biter de elenirsin" diyorum.
Ayıp mıdır yaptığım?
Hiç de değil..
Bozulan sinirlerimi düzeltebilmek için tepki vermem,ruh sağlığım için gerekli.Tıp'ta ayıp diye bir şey yoktur...
Başvuru...
Yarışmaya başvurmak da,sağlam bir sinir sistemi gerektiriyor..
Milyoner olmayı istemek bile çok zor..
İnternetten,başvuru formundaki sorulara baktım,sinir uçlarım sızlamaya başladı...
Ad..Soyad..Yaş..İş..Adres..Telefon numarası falan tamam da,
Neden başvuru formunun başına fotoğraf koymak zorundayız?.Güzellik yarışması mı bu?..
Hadi diyelim ki,çirkin olduğum için fotoğraf şartına karşı çıkıyorum,
Peki,
"Konuştuğunuz yabancı diller hangileri" sorusunun yarışmayla nasıl bir ilgisi var?...
"Yurt dışında nereleri gördünüz?" sorusu neden gerekli?
-- Hawai'yi gördüm...Beraber tatile çıkacağız diye soruyorsanız,Maldivlere gidelim!..
"Çocuğunuz var mı?" sorusunun maksadı ne?..
Varsa ne yapacaksın,yoksa ne olacak??..
Çocuğu olanlarla,olmayanlar farklı kategorilerde mi yarışacak?..
Çocukların varsa,ilk soruda elenirsen,utancından çocuklarının yüzlerine bakamayacağın,onları terkedeceğin mi varsayılıyor?..
Çocuğum olmuyordu,evlat edindim,o sayılır mı?..
Çocuğum gibi sevdiğim bi arkadaşamın oğlu var,o geçer mi?..
-- Okuduğunuz dergi ve gazeteler hangileri?
-- Neden??..
Yarışmada sıra beklerken,bekleme salonundaki sehpanın üzerine okuyalım,vakit geçsin diye koyacağınız gazeteleri mi belirleyeceksiniz?..
-- Hedeflediğiniz para ödülünü kazanırsanız,o parayı ne yapacaksınız?
-- Sana ne!..Koşullu para mı bu?..İMF'misin,dünya bankası mısın?.Nereye istersem harcarım,sana mı soracağım harcarken?..
-- Bir milyon liralık soruyu siz sorsanız,ne sorardınız?
-- Niye ben soruyorum?..Yarışmayı ben mi sunacağım?..
-- Annenizin mesleği nedir?..
-- Annemi niye karıştırıyorsun?..
-- En beğendiğiz üç kitap,üç film hangileridir?
-- Neden soruyorsun?.Hakkımda yargıda mı bulunacaksın?.Sana bu haddi kim verdi?..
En beğendiklerimin sayısı üç değil de beş ise,artanları ne yapacağım?...
En beğendiğim iki tane ise,üçüncüyü nerden bulacağım?...
Başvurmak için ne zaman internete girsem,soruları görünce sinirlenip çıkıyorum...
Sonra You tube'a girip,dört kere üstüste Miley Cyrus'ın "Wrecking ball" klibini izliyorum da,anca sakinleşiyorum...
Yarışmanın sunucusu...
Yarışmanın sunuculuğuna oyuncu Murat Yıldırım'ın tayin edilmesi çok doğru bir karar olmuş..
O da şaşırmıştır herhalde..Bir televizyon dizisine başrol olarak tayinini beklerken,demek ki kura'da yarışma sunuculuğu çıktı.
Olsun.Görev görevdir.Görevden kaçılmaz.
Para paradır,paradan kaçılmaz...
Görev yeri neresi olursa olsun hiç farketmez.Paranın olduğu her yer bizim için aynıdır..
Yarışmanın sunuculuğu için son derece uygun bir seçim.Çünkü, genç..yakışıklı..karizmatik..bilgili..kültürlü..Ak partili...
Yarışmada bugüne kadar kimse bir milyona çıkamadı ama o çıkacak gibi görünüyor.
Ayda 150 bin lira alıyormuş.Belki de çoktan çıkmıştır.Henüz çıkmadıysa bile bikaç metre bişey kalmıştır,yakında çıkar..
Hatta birkaç kere çıkar..Yorulana kadar çıkar..Bıkana kadar çıkar..Paradan nefret edene kadar çıkar..
Sonra gider güneyde bir yerde çiftlik alıp organik tarıma verir kendini..
Organik tarım onu alır mı?..O,organik tarımla onun arasında bişey,bilemem..
Hayatın bizi zorla güldürdüğü komedisidir bu : Organik tarımdan gelip,sonunda yine
organik tarıma gitmek...Topraktan geldik,toprağa gideceğiz...
Yükseklere çıkıp da,oradan aşağı bakmak nasıl bir duygu acaba?.
O kadar yüksekten bakınca,eski mahallen,eski arkadaşların görünüyor mu?..
İnsanın başı dönüyor mu?..
O kadar yükseğe çıkınca,hemen biyerlere,birilerine tutunmak,aşağı bakmamak lazım.Alışkın değilsen,başın döner,biri ittirir,ayağın kayabilir,düşebilirsin.
Yüksekler kaygan olur...
En son oynadığı diziden bölüm başına 45 bin lira alırken,yarışma için ayda 150 bin liraya razı olmuş diye okudum.
İnsanın daha düşük ücrete razı olmak zorunda kalması kötü bir şey.Ben de mecbur kalınca asgari ücretin altında bir işe razı olmuştum,ordan biliyorum.
Ayda 150 bin liraya razı olmak üzülmesine sebep olmuşsa,onu anlarım..
Uzaktan anlamam yeterli olur mu bilmem.İsterse yanına gider,yanında da anlarım..
Değer verdiğimiz büyük fikir adamları, konuşmalarında,yazılarında hep "Soru sorun..Soru sormaktan çekinmeyin,soru sormaktan korkmayın" derlerdi.
Haklılarmış..
Görüyorsunuz işte soru sormanın insana neler kazandırdığını..Adam sadece soru sorarak ayda 150 bin lira kazanıyor.
Cevap veren yarışmacılar,60 bin liradan yukarı çıkamazlarken,o soru sorarak 150 bin liradan aşağı inmiyor..
Hayatımız boyunca hep cevap aradık,cevapların peşinde koştuk.Elimize ne geçti?.Kocaman bir hiç!..
Orta boy da değil,kocaman hiç..
Meğerse mutluluk,cevap aramakta değil,soru sormaktaymış...
Bir milyonluk soru...
Bu yarışmaya katılmayı çok istiyorum..
Neden biliyor musunuz?
Yarışmadan çok para kazanıp,daha iyi bir hayat yaşamak için mi?..Hayır!
Çok borcum olduğu için mi?..Hayır!.
Çok para kazanırsam,iş kurabilirim,ekonomiye katkım olur,vergi veririm,devlet kazanır,çevreme faydam olur,istihdam yaratırım diye mi?..
Kessinlikle hayır!
Elbette daha iyi bir hayat yaşamak istiyorum..Daha iyi bir hayat,yaşa beni dedi de,hayır mı dedim?.
Borç desen,borcum da var..Borçlarımı birbirine eklesem,bağlantı yolları,viyadükler dahil,boğaza köprü olur.
İş kurup,patron olup,benden daha yüksek tahsilli,benden daha değerli insanları emrimde çalıştırma hazzını da yaşamak istiyorum..
Ama onlar ayrı konu..
Peki o zaman niye yarışmaya katılmak istiyorum?
Sırf,
"Bir milyonluk soruyu görebilmek için..."
Bir çok yarışmacıda bu arzuya şahit oldum..
Ben de aynı arzunun esiriyim..
Hatta,bir milyonluk soruya kadar gelsem, soruyu bilsem bile parayı almam.
Al diye ısrar ederlerse, "Valla almam.Ben buraya para için gelmedim,bir milyonluk soruyu görmek için geldim.Hayatta bir milyondan daha önemli şeyler var.Dünyada görmediğim yer kalmadı,bitek bir milyonluk soru görmedim." derim..
Bir milyonluk soruyu görmek için,imkanım olsa,birbuçuk milyon veririm.
Yani,o derece paradan daha önemli benim için o soru.
Para mutluluk getirmez.Bunu kesin olarak biliyoruz.Ama soru mutluluk getirir mi?.Onu bilmiyoruz.Çünkü sorunun ne olduğunu bilmiyoruz..
Dün gece rüyamda bir milyonluk soruyu gördüm..Ama sabah kalkınca hiçbişey hatırlayamadım...
O kadar merak edildiğine,bir milyon ettiğine göre,o bir milyonluk soru çok önemli bir soru.
Bence o sorunun cevabında hayata dair çok önemli bir sır var...
Veya açlığa çare,
İşsizliğe çözüm,
Kuraklığa su,
Savaşlara git,
Barışlara gel diyen birşey var.
Bundan eminim ve bundan son kararım...
Önemli olan katılmak...
Yarışmalarda zaten önemli olan kazanmak değil,katılmak..
Elenen yarışmacıların, "Olsun..Önemli olan sizinle tanışmak,binlerce adayın arasından sıyrılıp buraya kadar gelebilmek" demeleri de bunun kanıtı...
Yarışmada para ödülü olmasa,
Hatta,yarışanların üste para verdikleri "Kim bizi milyoner yapmak ister" isimli bir yarışma olsa,
Yine aynı coşkuyla katılırdık kanaatindeyim..
Oraya kadar gelebilmek,
Yani,yarışmanın yapıldığı binaya kadar gelebilmek,
Yarışmanın ünlü sunucusuyla tanışmak,bir metre yakınına kadar yaklaşmak,
Her türlü sıkıntıya,üzüntüye,hayal kırıklığına değer..
Ki,normalde ünlülere 100 metreden daha fazla yaklaşmak,tehlikeli ve yasaktır.
Tehlikesi şu : Çok sevdiğiniz bir ünlüyse,heyecandan bayılabilir veya ayağı takılıp üzerinize devrilirse,karizmasının altında ezilip,zarar görebilirsiniz...
Hayat da yarışma gibidir..Örneğin,önemli olan sevişmek değil,birlikte yatağa girmektir.
Yemek yemek değil,sofraya oturmaktır..
Önemli olan iyi yaşamak,mutlu olmak değil,hayata katılmak,dünyaya gelmektir..
Doğru dürüst yaşayamadığımız ve de yaşatılmadığımız bir hayatın sonunda,aynı alçakgönüllü tavrımızla bizi yönetenlere şöyle söyleyebiliriz :
-- Olsun..Önemli olan sizlerle tanışmak,milyonlarca spermin arasından sıyrılıp dünyaya kadar gelebilmek...
Hiç gelmese miydik acaba dünyaya?..
Belki hemen arkamızdaki spermin bizden daha fazla şansı olacaktı..
Bilemiyorsun işte...
Bilsek,kenara çekilir,ona yol verirdik :
-- "Git kardeşim!..Benim içimde mutlu olamayacağıma dair bir his var..Belki senin şansın yaver gider..Bizi unutma.. Bizim için de yaşa..."
Son söz...
Son söz bulamadım...
NE VAR O DAĞDA?
2015 Şubatında televizyonda haberlerde dinlemiştim.İzmir'de bir dağda 19 dağcı mahsur kalmıştı.
Biri dışında hepsi sağ salim kurtarılmıştı...
Ölene Allah rahmet eylesin,kurtulanlara geçmiş olsun ama,
Dağcılıktan hiç anlamayan,hiç ilgi duymayan biri olarak merak ediyorum :
Ne vardı o dağda?...
Bütün dağcılara soruyorum : Ne var o çıktığınız dağlarda?..
Niye çıkıyorsunuz?..
Çok şükür daha büyük bir tehlikeden dönmüşsünüz ama neden çıktınız o dağa?..
O dağın tepesinde her derde deva bir bitki vardı da,onu toplamaya mı çıktınız?..
Ondokuz kişi birden bir bitkinin peşine,kış kıyamette,o tehlikeye değer mi?
O bitkinin muadili tıpta mevcut değil mi?..
Aya gidersin,Mars'a gidersin,bir amacın vardır.Oralarda hayat var mı?.Varsa hayat pahalı mı?..Doğru dürüst yaşanılabilir mi?..Doğru dürüst ölünebilir mi?..Bilimsel araştırma yaparsın..
Peki,dağda ne var?..
Çıktığın dağa mı yerleşeceksin?
Çıkıyorsun,sonra iniyorsun..
Ben bu güne kadar hiçbir dağcının çıktığı dağda kaldığını duymadım.
Yoksa yerleşecek güzel bir dağ mı bulamıyorlar?.
Çıkıyorsun,beğenmiyorsun,iniyorsun,sonra başka bir dağa çıkıyorsun...
Nereye kadar?..
Ömrün yerleşecek bir dağ aramakla mı geçecek?..
Dağların tepesi yerleşecek kadar güzel olsaydı Nasuh Mahruki şimdi bir dağın tepesinde yaşıyor olurdu..
Adam Everestin tepesine çıkmış,orayı bile beğenmemiş, inmiş..
O zaman nedir derdiniz?.
Spor...
Futbolun,voleybolun,basketbolun nesini beğenmiyorsun?
Onlar kesmiyor mu?
İlle daha heyecanlı,daha uç sporlar mı olacak?.
Uç spor yapacağım diyorsan,futbol oyna ama ileri uçta oyna!.
Her an golle burun burunasın.Al sana heyecan!..Al sana adrenalin!..Atsan ayrı bi adrenalin,kaçırsan ayrı bi adrenalin.
Yok efendim ille "Ekstrem spor"olacak...
Başkalarından farklı olacak..
Ne olacak ekstrem olunca?.
Ekstrem olacağım diye tırmandığın dağda tipiye yakalandın,öldün,hoca sordu : Merhumu nasıl bilirdiniz?
-- Çok ekstrem bilirdik!!.
-- Bu ekstrem kardeşimize hakkınızı helal ediyor musunuz?
-- Ediyoruz!.
Bu mudur?...
Öldükten sonra arkandan birkaç kişi ekstrem diyecek diye,hayatını tehlikeye atmaya değer mi?..
Ayrıca geride kalanlara faydası da yok.Eşine,kızına kalacak bir ekstrem maaşı var mı?.Yok.
-- Anne,baba bakın,siz bana adam olamazsın demiştiniz ama ben ekstrem oldum!.
-- Oğlum,biz sana ekstrem olamazsın demedik,adam olamazsın dedik...
Bir kere ekstrem sporlar bize uygun değil..Çünkü "Ekstrem" Türkçe değil..
Bir siyasetçimiz "Bizde Diktatör olmaz çünkü Diktatör Türkçe değil" demişti.
Bu da öyle..
Ekstrem,latince "Extremus" kelimesinden batı dillerine, oradan da Türkçeye geçmiş.
Direk Türkçeye gelseydi biz kesinlikle almazdık.
O da zaten onu bildiği için Avrupa üzerinden gelmiş. Avrupalıyım diye kandırmış bizi..Bizim Avrupa hayranlığımız var ya?..
Yapmayın.Gençsiniz,önünüzde uzun yıllar var.Girin bir işe çalışın.Amacınız ekstremlikse,ne ekstrem meslekler var,adrenalin salgılamaktan böbrekleriniz patlar.
Benim kardeşimin oğlu Ekrem..
Onbeş senedir makine-kalıp işinde,bir fabrikada çalışıyor..Günde oniki saat makinanın başında ayakta..Bir hafta gece,bir hafta gündüz..
Evde üç tane çocuk..Karısı var..Kayınvalidesi de onlarla..
Ayrıca karısından habersiz başka bir kadınla da ilişkisi var,
ona da ev tutmuş,kirasını ödüyor,yediriyor,içiriyor..Yakında ondan da çocuğu olacak..
Bu zamanda bir eve bakmak zorken,çocukcağız gecesini gündüzüne katıyor,mesailere kalıyor,iki evi geçindirmeye çalışıyor.
Yazık değil mi?..
Buna rağmen hiç şikayet etmiyor,iki evi arasında gidip geliyor,kimseyi aç bırakmıyor...
Dağcılığın amaçladığı herşey Ekremde iki katı.
Dayanıklılık desen,dayanıklılık..Özgüven tavan yapmış,kararlılık terasa çıkmış...Heyecan,korku,cesaret üçü birarada : Sadece Ekremin değil,o fabrikada makina başında çalışanların çoğunun parmaklarında ikişer üçer tane eksik var...
Ekstrem olmak mı daha zor,Ekrem olmak mı?
İddia ediyorum,bizim Ekrem bu ağır koşullardan sonra,öyle dayanıklı hale gelmiştir ki,senin yirmi günde tırmana tırmana çıktığın dağa,koşarak bir saatte çıkar...
Galiba sen de,böyle koşullardan,böyle koşulları yaratanlardan uzak durmak için kendini dağlara vuruyorsun...
Ama yapmayın evladım,anneniz babanız üzülüyor siz dağa çıkınca..
Fırtınaya yakalanırsın..Çığ düşer..Yıldırım çarpar..Karşına vahşi hayvan çıkar..İnerken ayağın kayar düşersin,kolunu bacağını kırarsın...Bi kol,bi bacak kolay mı yetişiyor?..
Hiç bir anne çocuğunun öyle tehlikeli işler yapmasını istemez.Her anne çocuğunun sigortalı bir işe girip düzenli bir hayatının olmasını ister...
Dağcılık yapmayın demiyorum.Yapın ama hobi olarak yapın.Bütün gençliğinizi o dağ senin,bu dağ benim,dağların tepelerinde geçirmeyin..
Çıkın bir elli metre,inin..
Ertesi gün çıkın yine elli metre,inin..
Aynı elli metreyi yüz sefer çıkıp inseniz,toplamda beş bin metre çıkmış olursunuz.Beş bin metre az mı?..
Eğer,habire dağlara tırmanmanız,içinizdeki bazı gizli arzuların baskısından kaynaklanıyorsa,bulun şöyle güzel,hanım hanımcık bir kız,evlenin...
Bizim gençliğimizde öyle derlerdi.Bazı arzular depreşince "Duvarlara tırmanıyorum" denirdi.
Siz,dağlara tırmandığınıza göre,belki de ekstrem olan siz değilsiniz,arzularınız ekstrem hale gelmiştir...
Bu konuda da utanmayın çocuğum,bu doğal bir şeydir.Doğa zamanı gelince hepimizin evlenmemizi,sigortalı bir işe girip yuva kurmamızı ister..
Ayrıca,dağcılıktaki heyecanı evlilikte de bulabilirsin : Dağlar,tepeler,soluk soluğa kalma,zirveye ulaşma...
Zirveye ulaştıktan sonraki zafer hissi..Mutluluk...
Alçak gönüllü değiller...
Ayrıca,dağcılar hiç alçakgönüllü değiller,hiç mütevazı değiller...
Neden böyle bir yargıya varıyorum?
Çok açık değil mi?..
Hepsinin gözü yükseklerde...
Tek amaçları,zirveye tırmanmak,dağların en yüksek yerine çıkmak..
Alçakgönüllü bir insan,mütevazı bir insan,yukarı çıkmaz,aşağı iner..
Amacın spor yapmaksa,dünya üzerinde bir sürü çok derin çukurlar var.Niye dağa çıkacağına,o çukurlara inmiyorsun?..
Çünkü alçakgönüllü değilsin..
Senin amacın spor yapmak değil,dağın zirvesine çıkıp millete hava atmak.
Kimbilir çocukluktan kalma hangi kompleksin sonucu?
Çocukken arkadaşların mahalledeki yüksek yüksek ağaçlara çıkarken sen korktun,çıkamadın,onları uzaktan seyrettin..
Seninle dalga geçtiler, "Korkaak..Korkaaak" dediler..
Şimdi,çocukken çıkamadığın o ağaçlardan çok daha yükseklere çıkarak korkak olmadığını bütün dünyaya kanıtlamaya çalışıyorsun..
Ama artık çok geç...
Dünya bunu yutmaz..Dünya bu oyuna gelmez...
Bu kompleks,bu hırs,seni dağcı yapar ama benim gözümde,ne sağ gözümde,ne de sol gözümde insan yapmaz.
İnsan olmanın birinci koşulu mütevazı olmaktır..
Gerçek bir alçak gönüllü doğa sporcusu,dağa çıkmaz,çukura iner.
Amacı sadece spor yapmak bile olsa,millet yanlış anlar,hava atıyor derler diyerek dağa çıkmaktan vazgeçer..
Peki sporu bırakır mı?..Hayır...Gider,alçakgönüllü kişiliğine en uygun spora yönelir,çukura iner...
Al sana "Guam çukuru..."
Mariana çukuru da diyorlar...
(Desinler boşver...)
Guam çukuru,denizin ortasında,dünyanın en derin çukuru...Derinliği Everestten bile fazla..
Hiç olmazsa Everest'e çıktıktan sonra git bir de Guam'a in,
dedikodu yapanların ağızlarını kapa.Desinler ki "Evereste çıktı ama Guama da indi.."
Hiç olmazsa dengeyi sağla..
Sen böyle sürekli dağlarda,sürekli zirvelerde,insanlara yukardan bakarsan,kötü bir duruma düştüğün zaman yanında bir tek arkadaş bulamazsın ben sana söyliyim...
Dünyaca ünlü yönetmen James Cameron bile,
Ünü,tel örgü mel örgü dinlememiş,sınırları aşmış,
Terminatör,Titanik,Avatar gibi,içinde "t" harfi bulunan filmlerin başarılı yönetmeni James Cameron bile,Guam çukuruna indi..
James Cameron istese Everest'e çıkamaz mıydı?..
Onun gibi bir adam için Everest,çıkılan değil,inilen bir yer olurdu.
Özel Helikopteriyle inerdi Everestin tepesine..
Ama o ne yaptı?.Dağ yerine çukuru tercih etti,kitlelere örnek olmak için,gitti onbir bin metre derinliğindeki Guam çukuruna indi...
Çünkü adam alçakgönüllü...
İstese Guam çukuruna da özel helikopteriyle inerdi..
Ama o bunu yapmadı.O da herkes gibi denizaltı aracına bindi.
İşte bu denli sıradan olabildiği için o denli büyük bir yönetmen..
Denli olmak kolay değil..
Madem çukurlara inecek kadar alçakgönüllü olamıyorsun,dağlara çıkacak kadar da kibirli olma..
İlle spor yapacağım diyorsan,ikisinin ortasını bul,git düz bir arazide yürüyüş yap..
Ama yürüyüş yap.Koşma.Hava atıyor derler.
Birşeyi abartırsan,hava atıyor damgasını yersin...
Ben dağ olsam...
Dağcılık konusunda son olarak şunları söyleyebilirim :
Olaya hiç dağların açısından bakmıyoruz..
Dağlar,tepelerine çıkılmasından hoşlanıyorlar mı bilmiyoruz.
Ben sekiz bin metrelik bir dağ olsam,birbuçuk-iki metre arası birinin tepeme çıkıp da sanki büyük bir zafer kazanmış gibi havalara girmesi hoşuma gitmezdi.
Tepeme çıktın da ne oldu?..
Tepeme çıktın diye boyun mu uzadı?.
Aşağıya inince sen yine birbuçuk metre olacaksın,ben hep sekizbin metre kalacağım...
Mesaj...
Bu yazıdan zorlayarak çıkaracağımız bir mesaj varsa,o da şudur :
"Hiç kimse başkasının tepesine çıkarak yükselemez.Kişi ancak kendi tepesine çıkarak yükselebilir"
Veya,mesaj çıkaracağız diye hiç zorlamamalıyız...
(Cesaretleri itibarıyla,başta Nasuh Mahruki olmak üzere,bütün dağcılara parantez içinde de olsa saygılar sunuyorum)
DEĞERLERİN DEĞERİ
Şeref..Haysiyet..Onur..Gurur..Dürüstlük..Cesaret..Sevgi..Saygı..Ahlak..Namus gibi manevi değerler vardır ya?..
Bu değerler manevi değil de maddi olsaydı?..
Yani,vücudumuzdaki kalp,böbrek,dalak,mide,barsak akciğer,karaciğer gibi,bunlar da doğuştan vücudumuzun içinde yer alan iç organlarımız olsaydı?..
Mesela "Şeref" dediğimiz şey,bir iç organımız olsaydı...
Doğuştan herkeste bulunacağı için,herkes şerefli olurdu..
Ama bazan,bir sebeple,bazı insanlar bazı organları eksik ya da hasarlı olarak doğarlar ya,
Benzer sebep,şeref organında yaşanırsa,bazı insanlar,şeref organı olmadan dünyaya gelir,doğuştan şerefsiz olurlardı...
Bu organlar çok da hayati organ olmadıkları için,insan hayatını şerefsiz olarak da sürdürebilirdi...
Ayrıca kimse de onu şerefsiz diye suçlayamazdı çünkü adam anasından şerefsiz doğmuştur..
Mesela, "Gurur" bir iç organ olsa,birisi ağır bir laf söylese,içimizde dayanılmaz bir ağrıyla doktora koşardık..
Muayene,tahlil,röntgen,
-- Neyim var doktor?
-- Birisi size ağır bir laf mı söyledi?
-- Evet.
-- Gururunuz incinmiş..
-- Aman doktor,buna da şükür,laf o kadar ağır geldi ki,kırıldı sandım..
-- Yok,kırılmamış,incinmiş...Laf biraz daha ağır olsaymış,kırılabilirmiş...
Yanındaki duygularda da zedelenme var..Duygulardan biri yerinden çıkmıştı,yerine yerleştirdim..
-- Düzelecek mi peki?.
-- Düzelir..Zamana bırak..Gençsin,duyguların taze,çabuk iyileşir..
Bir süre gururunun üstüne basma,bir hafta sonra gel,bir daha bakalım..
-- Nasıl yani?.Gururunun üstüne basma derken?.
-- Yani,herşeye gurur yapma..İyileşene kadar herşeye eyvallah de, düzeldikten sonra yine gurur yapmaya devam edersin..
Allah göstermesin,aynı yerden kırılırsa bir daha düzelmeyebilir,hayatın boyunca kırık bir gururla yaşarsın...
"Umut" mesela..
Umut,vücudumuzda biyolojik yapımızın somut bir parçası olsaydı,herhalde,kemiklerimizin içindeki ilik olurdu..
Çünkü hayati bir şey..
Umut olmadan yaşanmaz..
İnsandan insana nakli mümkün...
"Moral" mesela...
Başağrısı gibi,aspirin içince düzelen bir yapı olsa,moralin bozulunca git eczaneye, al bir kutu "Moralin" ,at iki tane,düzelsin...
Hepsi birbirinden değerli bu değerlerin içinde,benim için en değerlisi : "Dürüstlük..."
Sanki hepsini içinde barındırıyor gibi..
Kelime olarak da güzel...
Üç tane sesli harfi var,üçü de "ü"...
"Ü" iyidir..Yüksek harftir..Yanındaki harflere de faydası vardır,onları da güzel gösterir...
Ayrıca kulağa da güzel geliyor...
İnsana da yakışıyor..Hafiften ağırbaşlı,lacivert takım elbise gibi bir duygu dürüstlük...
Dürüstlükle hiç pazarlık yapmadan yaşayan insanlar vardır bilirsiniz..
Her zaman doğruluktan,dürüstlükten yana,kaya gibi dimdik dururlar..Çarpsan,ona bişey olmaz,sen dalga gibi dağılır,su olup gidersin..
Hep doğru yaşayarak konunun uzmanı olmuşlardır,on dakka sohbet et,seni kendi süzgecinden geçirip,anında notunu verirler...
Onlara güveniriz ama onlarla pek takılmayız.
Doğruluk lazım olduğunda gider alırız ama diğer zamanlarda onları yakınımızda görmek istemeyiz...
Çünkü,onların doğruluğu bize de bulaşır,bütün düzenimiz bozulur diye korkarız..
Çünkü biz ilişkilerimizde,karşılıklı yalanlar üzerine kurduğumuz köprülerden birbirimize gidip geliriz..
Birbirimizin açıklarına yatırım yaparız..
Bizim,en basit,misafirlikte bile matematik hesabımız vardır.Bize iki kere oturmaya gelene,biz de iki kere gideriz..Bir eksik gidersek, 2-1 geriye düşeriz..Biz gitmeden,onlar bir daha gelirlerse,durum 3-1 olur...
Benim oğlumun düğününde çeyrek taktılarsa,ben de onun kızının düğününde çeyrek takarım..Çeyreğe çeyrek,yarıma yarım,dişe diş,göze göz...
Barış içinde sinsi bir soğuk savaştır bizim ilişkilerimiz...
Herşey karşılıklıdır.Sana yalan söyleyene,sen de yalan söylersin.Seni aldatanı sen de aldatırsın.Bir sakıncası yoktur.Bundan zevk bile alırız.Baharat gibi lezzet katar hayatımıza bu yalanlar..
Hayatın doğal akışı budur deyip canımızı sıkmayız.İçimiz rahattır,dışımız serin..
Bizim canımızı,o doğru ve dürüst insanlar sıkar.Çünkü,onların doğruluğunda,kendi yanlışlığımızı görürüz..
Bunu görmemek için,onların da bizim gibi olmalarını isteriz,olmayınca da onlardan nefret ederiz..Ama bu nefret onlardan mıdır,onların yüzünden farkına vardığımız kendimizden midir,bunu da düşünmemeyi yeğleriz..
İyi ki vicdanlarımızı rahatsız eden bu doğrucu dinozorların sayısı giderek azalıyor.Tamamen bitseler vicdanlarımızın üzerinden ağır bir yük kalkacak,rahatlayacağız..
Ama sonra hiç doğrucu kalmayınca doğruyu nereden alacağız bilemiyorum..
O zaman mecburen büyükçe bir yalan alırız,onun yalanlarını evde kendimiz ayıklarız,herhalde içinde vardır azıcık doğruluk,bir kilo yalandan elli gram doğru çıksa,üzerine üç de yumurta kırarız,o bize yeter...
Bernard Shaw ne güzel söylemiş:
"Yalancının cezası kimsenin kendisine inanmayışı değil,kendisinin kimseye inanmayışıdır.."
Aynen katılıyorum.Bernard söylemese,şimdi ben söyleyecektim..
Yalan küftür,pastır,söyleyeni de,inananı da çürütür..
Doğruluk yerine yalanı tercih etmek aynı zamanda aptallıktır.
Yalan söylemekteki amacın çıkar elde etmekse,neden yalan yerine doğruyu kullanmıyorsun?.
Doğruluk daha iyi yatırımdır..
Uzun vadelidir ama daha çok getirisi vardır..
Amacın kazanmaksa,doğru olmayı dene,belki alışır bırakamazsın...
Umut...
Umut da iyi bir duygudur,sizden iyi olmasın..
Enerji verir insana..
Her yerde az çok bulunur..
Sabah iyi bir uykudan uyanmakta,evdekilere gülümseyerek günaydın demekte,güneşli bir kahvaltıda,sokaktaki ağaçta,ağaçtaki kuşta,kuştaki kanatta,kanattaki rüzgarda umut vardır..
Sokakta tanımadığın birine günaydın dersen,sen günaydın dedin diye gün aydınlanmaz ama adamın içini aydınlatırsın.Yüzüne yansıyan o aydınlık seni de aydınlatır..
En aptal sohbette bile,az miktarda bulunur umut..
Ne yaşadığını farkederek,baktığını görerek yaşamaktır umut..
Umutsuzluğa kapılmak,hayata küsmek,hayatın zerre kadar umurunda değildir.
Hayat "Ayıp oldu adama,şunun umudunu gerçekleştireyim de,barışalım." demez..
Pes edenlere bayılır.Sadistçe bir zevk alır...
Kazananlar,hayata rağmen,umutlarını yitirmeyenlerdir..
Ama mantıklı olacaksın,umutların yere basacak...
Gücün kadar umut edeceksin..
Mesela,karikatürlerdeki gibi,bir tepeye çıkıp,yüzünü İstanbul'a dönüp "Seni yeneceğim İstanbul!.." diye bağıranın hiç şansı yoktur.
Koca İstanbul'u bir seferde yenemezsin.
Azar azar yeneceksin.
Önce Pendik'te bir tepeye çıkacaksın, "Seni yeneceğim Pendik!.." diye bağıracaksın.
Pendiği yendikten sonra Kartal'a gideceksin, "Seni yeneceğim Kartal!..."
Kartal'ı yendikten sonra Maltepe'ye gideceksin :
"Seni yeneceğim Maltepe!..."
"Seni yeneceğim Bostancı!..."
"Seni yeneceğim Kadıköy!..."
Sonra iskeleye gideceksin, "Sana bineceğim Vapur!.." deyip,
vapura bineceksin,karşıya geçeceksin,
Beşiktaş,Şişli,Taksim,Eminönü,Sarıyer,Topkapı,K.Çekmece,B.Çekmece,Silivri,
Yene yene bütün İstanbul'u dolaşacaksın..
Ancak bu şekilde yene yene,güçlene güçlene gidersen,yenmedik yerini bırakmazsın,genel toplamda yine İstanbul'u yenmiş olursun..
Gücün kadar umut edeceksin ki,gerçekleştiğinde,elinde tutabilesin...
Cesaret...
Cesaret ise bambaşka birşeydir..
Kaybedecek birşeyi olmayan insanın elinde kalan tek şey,cesaretidir..
Bence doğuştan hepimize aynı miktarda yüklenmiş bir duygudur cesaret..
Telefonlara aylık kullanım için yüklenen "Her yöne 500 dakika konuşma - 1000 Sms" gibi,
Hepimize doğuştan,ömürlük kullanım için en az "Her yöne 1000 cesaret - 500 kahramanlık " yüklenmiştir..
Ama birkaç cesaret,belki bir kahramanlık dışında hiçbirini kullanmayız..
Çünkü,korkarız..
Bu korku,cesaretimizi bastırır,gölgede bırakır..
Korku yalnız cesaretin değil,bizi insan yapan içimizdeki bütün duyguların,bütün düşüncelerin üzerine sis gibi çöker..
Duygular felç olur,düşünceler kilitlenir,hepsi korkunun emrine girer,korkunun talimatlarıyla hareket ederler..
Korkarak konuşuruz,korkarak düşünürüz,korkarak yazarız,çizeriz,korkarak arkadaşlık ederiz,korkarak selamlaşırız,korkarak uyur,korkarak uyanırız,korkarak nefes alır,korkarak yaşarız...
Ne zamana kadar?
Ya hayatımızın sonuna kadar,
Ya da korkaklığı bırakıp cesur olmaya karar verene kadar...
O zaman bir güneş doğar içimizde..
O güneşin adı,Cesarettir..
Bütün sisi dağıtır...
Korkutulmuş,bastırılmış,hapsedilmiş ne kadar duygu,düşünce varsa, gerine gerine güneşe çıkarlar..
Kıyıda köşede kalmış,daha önce farkında olmadığın,sende olmadığını düşündüğün yeni duygular,yeni fikirler,yeni yetenekler bulursun içinde...
-- "Aaa?..Bu duygu benim miydi??..
-- Senindi.
-- Ne yapacağım ben bunu??
-- Ne demek ne yapacağım?.Tabii ki doya doya yaşayacaksın!..
-- Yeni bir fikir geldi aklıma!..
-- Ne güzel..
-- Ne yapacağım ben bu fikri?
-- Hayatın için kullan.İşine yaramıyorsa götür ihtiyacı olan birine ver.
-- A-aaa?..Benim flüte yeteneğim varmış..Ne yapacağım ben bunu?.
-- Flütü mü?
-- Hayır,yeteneğimi...Çalayım mı biraz?
-- Çalma!...Önce yeteneğini geliştir,sonra bana "Abi yeteneğim gelişti" diye mesaj at,bi ara gelir dinlerim...
Eeey ööözzgüüürlüüük...
Bize,yaşamımız dediğimiz seçimlerimizi yaptıran özgür irade,özgürken iradedir..
İradenin irademesi için insanın özgür olması gerekir..
Korku,en ağır hapislik...Cesaret,en büyük özgürlüktür...
İçerdeki kahraman,dışardaki korkaktan daha özgürdür...
Özgürlük herşeydir...
Fransız ihtilalinin baş sloganıydı :
"Özgürlük!..Eşitlik!..Kardeşlik!.."
İlk sırada Özgürlük vardı.
Çünkü o olmadan,ötekiler olamaz..
Özgürlük,eşitliği..Eşitlik,kardeşliği..Kardeşlik,barışı..Barış,güveni..Güven,yatırımı,kalkınmayı,her türlü zenginliği getirecek,insanlar insanca yaşayacaklardı..
Özgürlük isterken,insanlık istiyorlardı..
Kalabalıklar ayağa kalktı,özgürlüğün kendilerine gelmesini beklemediler,gidip elden teslim aldılar..
Özgürlük,herşeyin başı..
Derler ya, "Ümüğünü sıkarım!." diye?..
İşte,özgürlük,ümüktür...
Özgürlüğünü sıktın mı,bitti,boğdun öldürdün adamı..Başka birşey yapmana gerek yok,öbür üniteler kendiliğinden birer birer kapanır..
İnsana yakışan en güzel elbisedir özgürlük..En baba duygudur...
Özün sözü...
Özün sözü : "İnsan,değerleri kadar değerlidir.....
PARA
Tarihçi Heredot'un Atinadan bildirdiğine göre,tarihteki ilk parayı Lidya'lılar buldu...
Paranın bulunuşu Mö 700 yıllarına dayanır..
Mö, Milattan önce demektir..
Parayı bulan Lidyalılar,Batı Anadoluda hüküm süren bir krallıktı.
Batı Anadolu o zamanlar böyle değildi,oralar hep krallıktı..
Krallar seçimle gelirlerdi.
Şöyleki,
Her kral çocuklarının içinden,kendisinden sonra gelecek olan kralı seçerdi.
Bugünkü Manisa,o dönemde önemli merkezlerden biriydi.
O zamanki adı "Magnesia" idi.
Manisa adı oradan gelir..
Ayrıca,Manisa deyince akla,Mesir macunu,Manisa kebabı ve Chp milletvekili Özgür Özel gelir...
Lidya krallığı,en parlak dönemlerini,yazın,gündüz vakti,güneşin en tepede olduğu 12 ile 14 saatleri arasında yaşamıştır.
Dil olarak, "Ural-Altay-Göztepe-Karşıyaka" dil gurubuna aittiler..
MÖ 700'de yükselip, MÖ 500'de battılar.
Öyle olacağı belliydi çünkü geriye gidiyorlardı.
700 yılından 500 yılına kadar 200 yıl boyunca geriye doğru giderken kimse çıkıp da "Arkadaşlar,geriye gidiyoruz" demedi.
Bunu söylemeye kalkanları da Kral, "Geriye falan gitmiyoruz.Görmüyor musunuz,yollar,köprüler yaptırdım.Yol demek ilerleme demektir.Yolda,ilerlersin..Köprüden sağa dönersin,sola dönersin gelişirsin." diyerek susturdu..
O arada parayı buldular..
Parayı bulunca iyice şımardılar.
Gevşediler,güvenliği elden bıraktılar,pusuda bekleyen Pers'lerin saldırısına uğrayıp onların hakimiyetine girdiler.
Persler de tarihteki geriye gidişi durduramadı, 500..400..300..200..100..90..80..70..60 derken,tarih onları da sıfırladı,ortadan kaldırdı..
Lidyalıların icat ettikleri para, "Sikke" adı verilen madeni paraydı.
Ancak,Lidyalıların sikkeleri çok büyüktü.
İlişkilerde sıkıntı yaratıyordu.
Yani,alışverişlerde,para üstü verme,para üstü almada sıkıntı oluyordu,hak geçiyordu.
Bunu çözmek için,bozukluk ihtiyacını karşılasın diye,sikkeden daha küçük olan "çükke" icat edildi..
Madeni parayı Lidyalılar buldu ama kağıt para Çinlilerin buluşudur..
Çinliler,bozuk para lazım olduğu zaman Manisaya gelirlerdi...
Çin-Manisa arası biraz yorucu olduğu için madeni sikke de icat ettiler ama Çinlilerin sikkeleri çok küçüktü..
Tutmak zordu,elinden kayıp düşüyordu..
Deniz kabuklarını para yerine geçen değişim aracı olarak kullandılar..
Denizde kabuk bitince,deniz anası ve kaya balıkları para olarak kullanıldı...
Özetle,
Madeni parayı Lidyalılar,kağıt parayı Çinliler,kredi kartını Amerikalılar icat etti..
Eşyanın para yerine geçen değişim aracı olarak kullanılması bir ara bizim ülkemizde de çok yaygındı.
Evlilik çağına gelen (gelmeyen) kız çocukları para yerine geçen değişim aracı olarak kullanıldı.
Kızını verip,inek,öküz,manda gibi hayvanlar alınabiliyordu.
Değişimdeki hayvan miktarı,hayvanına göre değişiyordu...
Para önemli bir nesne...
Önemli de olsa,nesne..
Çoğu zaman haddini aşıp özne gibi davransa da,yerli yersiz sıfatlık yapsa da o bir nesne..
Parayla saadet olmaz..
Para mutluluk getirmez..
Eğer getirseydi, Messi'ye getirirdi...
Geçenlerde bir spor gazetesinde okudum..
Barcelona kulübü,Messi'nin maaşına zam yapmış.
Messi,Ronaldo'dan daha az para alıyormuş,kulübü,bu yüzden böyle bir düzenlemeye gitmiş.
Elbette ki haklılar.Kim Ronaldodan daha az para almak ister ki?.
Yapılan zamma göre,Messi'nin sadece bir haftada alacağı para,Türk parasıyla,dört buçuk milyon lira...
Eski parayla,haftada 4,5 trilyon..
Yani sen mesela sabah kalktın,elini yüzünü yıkadın,kahvaltını yaptın,işe gideceksin,kapıya geldin,karın arkandan yetişti,
-- Eve para bırakmadan mı gidiyorsun Numan?..dedi.
Elini cebine attın,cebindeki parayı çıkardın baktın,70 lira..
Bi ellilik,bi yirmilik.
Daha maaşı almaya altı gün var.
Yirmiliği karına uzattın,beğenmedi,öbürünü istedi.
-- Öbürünü ver Numan!.Evde hiçbişey yok..Akşama da misafir gelecek...dedi.
Misafir ne demek?..Bizim canımız,ciğerimiz..Biz yemeyiz,misafire yediririz,giymeyiz,misafire giydiririz..Evimizdeki misafir odası,evin öbür taraflarından bin kat temizdir.
Karına elliliği verirsin,yirmi lira sana kalır,maaşı almaya altı gün vardır..
İsyan etsen duyan yok,küfür etsen faydası yok.
İsyanını bastırır,küfürlerini içine atar,çıkarsın sabahın köründe yola...
İşte o sıralarda,senin ordan yaklaşık 4500 kilometre uzakta,Messi evden çıkarken,menajeri biraz borç para ister,Messi elini cebine atar,cebindeki parayı çıkarır bakar: 4 trilyon...
Haftabaşına da daha üç gün var...
"Versem mi,vermesem mi?..Kalan parayla haftabaşına kadar idare edebilir miyim?.." diye düşünür.
Herhalde verir.Menajeridir,ne verse yeridir...
Messi'ye verilen parayı derinlemesine anlayabilmek için böyle örnekli izahat verdim..
Ama bu para Messi'yi mutlu etmiş midir?.
Bence kesinlikle etmemiştir...
Çünkü parayla saadet olmaz,para mutluluk getirmez..
Nitekim yanılmadığımı da gördüm.
Gazetenin spor sayfasında,Messi'nin bu zam yapıldıktan sonra çekilmiş bir fotoğrafına baktım,mutsuzluktan ayakta duramayacak haldeydi..
Çökmüştü..
Kramponlarını bağlamak için çökmüş gibiydi ama ben onun, yeni yapılan zamla alacağı büyük miktarda paranın mutluluk getirmeyeceğini bildiği için ruhen çöktüğünü düşünüyorum.
Sanki boyu da mutsuzluktan iki santim daha kısalmış gibiydi...
Bunu niye yapıyorlar?...
Niye bu çocuğa bu kadar çok para veriyorlar?..
Bilmiyorlar mı paranın mutluluk getirmediğini?..
Çocuğun zaten çok parası var,dolayısıyla çok mutsuz,neden daha çok para vererek,daha çok mutsuz etmeye çalışıyorlar?..
Çocuk da zavallı,ağzı var dili yok,kimseyi kırmamak için ne verirlerse alıyor,ne kadar verirlerse, "Yahu yeter!.İçim dışım para oldu,ben bu kadar parayı ne yapacağım,götürün ihtiyacı olanlara verin" demiyor,diyemiyor.
Bu derece de kibar bir çocuk..
Kibar olduğu da attığı gollerden belli.Bütün gollerini seyret,içlerinde bir tane kaba gol bulamazsın.
Yeni yapılan zamla,haftada alacağı dörtbuçuk milyon lirayı,haberi okuyan herkes gibi ben de,acaba günde kaç para ediyor,saatte ne oluyor,dakikada neye geliyor,saniyede kaç para kazanıyor diye hesap ettim,çıkan sonuç şu :
Zaman,sırf Messi'ye çalışıyor...
Saniyeden sonra Salisede kaç para kazanıyor diye hesap ettim,o bile bizi aşıyor.
Salise'den sonra "Sulise" diye hiç ilerlemeyen bir zaman birimi icat edip,ona göre hesap ettim,adam,zaman durduğu zaman bile para kazanıyor..
İnsaf!..
Yazıktır,günahtır,bir insana bu kadar kötülük yapılmaz...
Bir insanın mutluluğuyla bu kadar oynanmaz..
Bu çocuğa bunu niye yapıyorsunuz?.Parayla saadet olmayacağını bilmiyor musunuz?.
Takımı sırtladığı yetmiyormuş gibi şimdi paraları da ona sırtlatıyorlar.
Zavallı Messi'nin hayatına bakar mısınız?.
Muhteşem bir hayat,lüks evler,son model arabalar,güzel kadınlar,güzel ortamlar...
Yazık oluyor çocuğa...
Ben size söyleyeyim,o çocuk bu kadar yükü kaldıramaz,kırkbeş yaşına gelmeden futbolu bırakır..
"Parayla saadet olmaz" lafına yürekten inanmalıyız...
Artık zengin olamayacağımızı anladığımız andan itibaren,umudu bırakıp,bu lafa tutunmalıyız..
Arada bir de,
-- "Boşver parayı.Zaten parayla saadet olmaz...Görüyoruz zenginleri,hepsinin kamyonla parası var ama hiçbiri mutlu görünmüyor.."
Diyerek kendimizi sakinleştirmeliyiz..
Aslında biliyoruz ki,parası olanların mutlu görünmemelerinin sebebi başka.
Kimse borç istemesin diye öyle görünüyorlar..
Ben de öyle yapardım..
Elime biyerden toplu para geçtiği zaman,param olduğu anlaşılmasın diye,sokakta asık suratla dolaşırdım.
Herkes,herhalde işi bozuk,o yüzden suratı asık diye düşünür,isteyeceği varsa,istemezdi.
Bazan da benden para isteyeceğini anladığım biri olursa,ondan önce davranıp,ben ondan isterdim,apışıp kalırdı..
Bu konuda tecrübeli olanlar bilirler,para isteyecek adam,yanına gelişinden bellidir..
Parası olan cimri,olmayanın, halinden,tavrından paraya ihtiyacı olduğunu hemen anlar..
Hisleri çok gelişmiştir,bazan da daha yanına gelmeden kokusunu alır,o gelmeden kalkıp gider..
Ansızın yakalanırsa,
-- Vallahi hiç param yok!..Niye dün söylemedin?.. Dün söyleseydin vardı,bu sabah bizim kayınço Necati geldi istedi,hepsini ona verdim.."diyerek,bir de onu suçlar..
Cimri,yırttım diye sevinip giderken,öbürü kendine küfür edip durur,
-- Niye dün söylemedim!??..Ah kafam,ah!..Gerizekalı!.Dün söylesene!..Dün söylesem verecekmiş..
Halbuki dün söylese de farketmeyecekti.Yine aynı cevabı alacaktı..
Bu zavallı numarayı herkes bilir de,yine de hatırlatayım dedim.
Birinden para isteyecekseniz,o gün istemeyin,dün isteyin...
Eğer para bizi istemiyor,bize gelmiyorsa,o zaman biz de onu istemeyelim..
"Beni istemeyeni,ben de istemem!..."
Tıpkı,kovulmadan önce istifa etmek gibi..
Tıpkı,ulaşamadığı ete murdar diyen kediler gibi...
(Bilgi : Bazı kediler ulaşamadığı ete "Murdar" der,bazı kediler "Mundar" der..Doğrusu "Murdar" dır ama halk dilinde "Mundar" olarak da söylenir.Sokak kedileri "Mundar" der..)
Paranın mutluluk getirip getirmeyeceğine emin olmasak bile,
Hiç parasız da mutlu olunmadığını,çoğumuz tecrübeyle biliyoruz en azından..
Peki bunun ölçüsü nedir?.
Kaç para mutluluk getirir,kaç para mutluluk götürür?..
Bunu nasıl bileceğiz?..
Bence herkes,kendisinin ve ailesinin mutluluğu için ne kadar parasının olması gerektiğini öğrenmeli,fazlasını götürüp geri vermeli...
Bunun için,aşağıda yazdığım alıştırmaları örnek alarak, ihtiyacımız olan mutluluk miktarını bulabiliriz..
Örneğin,
"Mehmet,350 lirayla,tek başına 16 gün mutlu olabiliyor,
Hüseyin ise aynı parayla 8 gün mutlu olabiliyor..
Buna göre,
Mehmet ile Hüseyin'in,birlikte iki gün oldukları mutluluğu,Mehmet,tek başına kaç gün olabilir?..."
(cevap: a)
Veya,
"2 İşadamı bir havuzu üç ayda doldurabiliyor,
3'üncü işadamı ise çok yağlı bir ihale aldığı için,havuzu tek başına iki haftada dolduruyor..
Buna göre,
Havuz boş iken,3 işadamının muslukları aynı anda açılırsa,20 gün sonra havuzun kaçta kaçı dolar?..."
(cevap: b)
Veya,
"Mahir bey,bir anda 20-30 milyon lira kazanıyor..
Mahir beyin bir anda kazandığı parayı,Hasan ve 350 arkadaşı,ömür boyu çalışsalar kazanamıyorlar..
Buna göre,
Bu dengesizlikler artarak devam edip,ileride bir sosyal patlamaya yol açarsa,sorumluların ödeyecekleri bedel miktarı nedir?..."
(cevap: ü)
Dünyanın en zengin ülkesi Katar'da kişi başına düşen gelir,en fakir ülke Zimbabwe'nin 500 katı..
Neden?
Çünkü Katarlılar çok çalışkanlar.
Zimbabwe'lilerden 500 kat daha fazla çalışıyorlar..
Bir Zimbabwe'li günde 8 saat çalışıyorsa,8'i 500'le çarp,Katarlı günde 4000 saat çalışıyor.
Yani,
"Gün yirmidört saat...Ben ne zaman yemek yiyeceğim?..Ne zaman uyuyacağım?..Ne zaman sosyal hayatım olacak?.."gibi bahanelere sığınmıyorlar..
İsteyen,herşeye zaman ayırabilir.
Zimbabwe'liler gibi tembel değiller..
Zimbabwe'liye iş buluyosun,gitmiyo abi...
Afrikalıların hepsi öyle..
İş beğenmiyorlar...Önüne yemek koyuyorsun,yemeği beğenmiyorlar...
Somali'de birkaç sene önce yemek beğenmediği için 100 bin kişi açlıktan öldü..
Allah da çalışana yardım ediyor tabi...
Nitekim etmiş de..En zengin petrol yataklarını Katar'a vermiş..
Ne yapacaklardı?.İstemiyoruz mu diyeceklerdi??..
"Biz burada sefahat içinde yaşarken,yanıbaşımızdaki insanların sefalet içinde yaşamalarına,açlıktan ölmelerine göz yumamayız.
Bu dinende,insanen de doğru değil,Allahın gücüne gider " mi diyeceklerdi?..
Allah isteseydi,Zimbabwe'ye de petrol verirdi,Somaliye doğal gaz verirdi.
Demek ki onları sevmiyor..
Sen şimdi Allahın sevmediği insanlara yardım edersen,asıl o zaman Allahın gücüne gider.
Bunun hesabını öbür dünyada veremezsin..
Bizim memleketimizde durum nasıl?
Bizim memleketimizde nüfusun yüzde 35'lik kesimi yoksulluk sınırında,sadece geçinebiliyor...
Yüzde 25'lik kesim açlık sınırında,sadece yemek yiyebiliyor...
Yüzde 15, açlık sınırının altında,sadece bulursa yiyor..
Yüzde 5, sadece nefes alıyor...
Peki yukarıda durum nasıl?.
Yüzde az bi kesim,tokluk sınırının üzerinde...
Yüzde bazıları, plazaların,yatların,katların,lüks arabaların,güzel kadınların üzerinde...
Yüzde birileri de hak,hukuk,kanun,adalet,insan hakları dahil,herşeyin üzerinde...
Hepsi bir yana da...
Anasını satayım,paranın icat edilmesinin üzerinden 2500 sene geçti,şu anda cebimde 85 lira para var...
Ben mi çok tembelim anlamadım ki?....
GERÇEKÜSTÜ...
İlkokuldayken resim yapardım..
Sulu boya..Pastel boya...
Boya alacak param yoksa, karakalem çalışırdım..
Kara kalemin mürekkebi bitince, kırmızıkalem çalışırdım...
O resimleri hala saklıyorum...
Güzel oldukları veya bende anısı oldukları için değil,çok kötü oldukları için,kimse görmesin diye saklıyorum...
Atmaya da kıyamadım...
Atsam da farketmezdi..
Yapmışım bir kere..
Hatalar silinince yok olmazlar..
O yapılmışlık,kalır insanın içinde...
Hep insan figürleri çizerdim..
Annemin,babamın,arkadaşlarımın,öğretmenimin..Mahallemizden bana ilginç gelen tiplerin...
Ama bitürlü beceremezdim.
Oranları tutturamazdım..
Ya kafaları büyük olurdu,vücutları küçük..Ya da vücutları büyük olurdu,kafaları küçük...
Bir kolu uzun,bir kolu kısa veya kalın..Kulakların,gözlerin biri küçük,biri büyük...
Çok kızardım kendime beceremediğim için...
İçimde resme dair çok derin bir yetenek olduğunu hissediyordum ama o yeteneği birtürlü çıkaramıyordum.
Belki de fazla derindeydi...
Kendi içime inip o yeteneği çıkarmaya da korkuyordum.Çünkü,inerken ayağım kayabilir,kendi içime düşüp kaybolabilirdim..
Ne insanlar görüyordum çevremde.Bir takım telkinlere kapılıp,birşeyler bulacaklarına inanarak kendi içlerine yolculuk yapan..
Bülent abi diye biri vardı komşumuzun oğlu..
Otuz yaşında falandı..
Bunalıma girdi,kendi içine yolculuk yapmaya karar verdi..
Hiç unutmuyorum,bi pazartesi sabahıydı..
Komşular falan hepimiz Bülent abilerin evinin önünde toplandık..
Bülent,annesinin babasının elini öptü,kardeşlerini sevdi,sabah erkenden kendi içine doğru yola çıktı,gitti bi odaya kapandı...
Annesi babası arkasından ağladılar,tez zamanda dönsün diye arkasından su döktüler..
Biz de komşuları olarak ordaydık,"Allah kavuştursun" falan dedik..
Ama Bülent'in kendi içine yolculuğu beklenenden uzun sürdü.Nasıl bir iç varsa maşşallah,git git bitmedi..
Ailesi baktı ki olacak gibi değil,doktora götürdüler..Doktor, bunun peşinden gitti,uzun aramalardan sonra Bülent'i içinin bi köşesinde perişan bi halde buldu da geri getirdi...
"Haritasını bilmediğin denizlere açılmayacaksın" derler..
Ha içine,ha dışına,yolculuğun temel dürtüsü gitmektir.
Öyledir insan...
Bazan herkesi,herşeyi geride bırakıp çekip gitmek ister..
Gerçekte sana ait olmayan ne varsa geride bırakıp,yanına sadece kendini alarak,kimsenin seni bulamayacağı kadar uzaklara gitmek istersin..
Böylece,başkalarının hayatından çıkıp,kendi hayatına girersin..
Bir sene..Bir ay..Olmadı bir hafta bile iyi gelir,seni kemire kemire azaltan "dostlarından",rutinlerden,klişelerden uzaklaşmak..
Canının çektiği gibi..İçinden geldiği gibi..
Kendinden başka kimseye hesap vermeden,sadece kendin olarak yaşayabileceğin bir uzaklara gitme,başkalarından kaçma değil,başkalarına göre yaşayan senden uzaklaşmadır...
Gittin mi,gittiğin yerde artık sen olmazsın,ben olursun..
Gideceksin bir gece bir otobüs yazıhanesine...
Bilet isteyeceksin..
"Nereye?" diye soracaklar..
"Kimsenin nereye diye sormadığı bir yere!.." diyeceksin...
Neresi olursa...
Özgür olduğun her yer,memleketindir...
Mesela şeye gidebilirsin...
Hani bir köy vardı ya uzakta?...
Gitmesen de,görmesen de,senin olan köy?...
İşte oraya gidebilirsin...
Onlar da zaten merak ediyorlardır "Niye hiç gelmiyor bu?..Bizi sevmiyor mu yoksa?.."diye..
O köye git...
Bir süre köylü ol...
Sabahları Horoz sesiyle erkenden kalk,akşamları Tavuklar gibi erkenden yat...
Fındık topla..Mısır ek..Traktör kullan...
Toprağa bas,ağacı elle...
Uzan,dalından taş gibi,kocaman,sulu bir armut kopar,kazağına sil,haşırt diye kocaman ısır,ağzın meyve görsün...
Deriiin derin nefes al,ciğerlerini huzurla doldur,bitsin o içindeki panik,o kahrolası telaş.......
Gitmek budur!..
Yolculuk budur!...
İçine yolculuk ne demek?..
Ne işin var içinde?..
İçinde ne var?..
Senin koymadığın hiçbir şey yok içinde....
Hiç inanmam öyle şeylere....
İlkokulda resim yapmaktaki amacımın adı,en ön sırada,cam kenarında oturan Müdürün kızı "Arzu"ydu...
Sınıfın en güzel kızı Arzu'yu tavlayabilecek hiçbir çekici özelliğim yoktu...
8-9 yaşında,çilli,saçlarını bitürü istediği tarafa yatıramayan,karbonhidrat odaklı bir küçük emrah'tım..
Zekam da henüz kendisinin zeka olduğunun farkında değildi..
Zekanın olmadığı yerde,kurnazlık devreye girer..
Ben de ne yapayım,
Tabiat ananın bana yüklediği bu uygulamayı indirmekten başka çare bulamadım..
Resim beni,resimi sevdiğini bildiğim Arzu'ya kestirme yoldan ulaştıracak kurnazlığımdı...
Allahtan tabiat anamız var...
Onun bize yüklediği kurnazlık gibi tali yetenekler sayesinde hayatta kalabiliyoruz,birtakım dümenlerden başarıyla sıyrılıyoruz.Yoksa sadece kendi anamıza kalsaydık,yanmıştık..
Zaten fakirin kız tavlayabilmek için sanattan başka çaresi yoktur...
Her yüz sanatçıdan seksensekizinin başlangıçtaki amacı budur..
Öbür onikisinin sanat camiasında ne işi var,ben de bilmiyorum..
Sevgiliye giden her yol mübahtır...
Şu meşhur "Sanat sanat için midir,halk için midir" tartışmaları,dikkatleri "Sanat,para ve manita içindir"gerçeğinden uzaklaştırmak içindir...
"Sen bu konuda ne diyon?" diye Tabiat ana'ya sorduğum da da tabiat annem de aynı şeyi söyledi :
-- "Kadının da,erkeğin de eylemlerinin bir tek amacı vardır,güçlü olmak ve karşı cinsi etkilemek..."
-- Yani hiçbişey gerçek değil,herşey yalan diyorsun??
-- Yalan tabi..Eğer gerçek olsaydı,ölüm olmazdı...
-- Sen var ya?...Tabiat ana?..Çok adisin biliyo musun?..Biz de sanıyoruz ki...
-- Yok anam,hiç kendinizi kandırmayın..Siz,bana aitsiniz!..Bana çalışıyorsunuz!..Ben ne istersem onu yapacaksınız!..Hiiih, hih hih hih hih hih hiiiiii!...
-- O ne biçim gülüş?
-- Ne var?.Kahpe gülüşü işte!..
Resimden önce müziği denemek istedim..
Bir Flüt bir de eski bir Piyano vardı okulda...
Çello mello nerdeee?
1800'lerden sözediyorum...
Flüt'ü,denemeden reddettim...
Hem üfle?..Hem parmakla?...
Notalar,motalar?..
Nefes-parmak-göz-kulak-beyin koordinasyonu???...
Yemedi.....
O baya bi sigortası,özlük hakları falan olması gereken bi iş...
Piyanoya ise,baktım,baktım....
Biriki yanına gidip geldim...
Hatta bigün "Bi gideyim,oturayım bakayım başına,ne olacak?" dedim,piyanoyu koydukları depodan bozma odaya gittim,baktım,piyanonun başında başka sınıftan biri var,"Kısmet değilmiş demek ki" deyip,piyanodan da vazgeçtim...
Öbür komşumuz keserci Salih amca'nın,Ahmet diye, üniversitede okuyan bi oğlu vardı..
Beni de severdi...
Ona gittim,müziği beceremediğimi,kendime yakın bulmadığımı falan söyledim..
Bana "Bunun için kendini suçlama.Demek ki sende müzik kulağı yok..Her insanda olmaz.Bu senin suçun değil" dedi..
"Sende müzik kulağı yok ama belki resim gözü vardır...
Bir de istersen resim yapmayı dene" dedi.
Onun itelemesi,cam kenarında oturan Arzu'nun çekelemesi ile resme yöneldim..
Ama Ahmet abi'nin "Sende müzik kulağı yok.Her insanda olmayabilir.Bu senin suçun değil" sözleri benim
şiar'ım oldu..
Sonunda resimi de beceremeyince,bende resim gözü olmadığından resim yapamadığımı,bunun da benim suçum olmadığını düşünerek kendimi rahatlattım..
Bu benim başka konularda da işime yaradı..
Mesela korkak biri olduğum için kendimi suçlamadım.Çünkü bende yürek yoktu.
Her insanda olmaz ve bu onun suçu değildir..
Mesela çok cimriysen kendini suçlamamalısın.Bunun sebebi sende cömertliğin olmamasıdır.
Her insanda olmaz ve bu senin suçun değildir..
Mesela,hırsızsan,çalıp çırpıyorsan bu da senin suçun değildir.Demek ki sende ahlak yokmuş ki,çalıyorsun..Olsa,niye çalasın.....
Tam,beceremeyip,resimden de,Arzu'dan da vazgeçmek üzereyken, "Sürrealizm" yetişti imdadıma...
Deneyip de beceremediğim resimlerimi götürüp Ahmet abi'ye gösterdim..
"Ahmet abi,yapamıyorum,çizdiğim resimler hiç gerçeği gibi olmuyor" dedim..
Ahmet abi,çizdiğim,kaşı- gözü,ağzı-burnu,kolu-bacağı yamuk yumuk,birbiriyle orantısız insan resimlerime baktı baktı,
-- S..tiret gerçeği.. Gerçeküstü'nden yürü... dedi..
Ne demek istediğini anlamadım,bana anlattı..
Resimden,resmin türlerinden,beni yönlendirmeye çalıştığı gerçeküstü resimden falan bahsetti..
"Senin resimlerin sürrealist..Yani gerçeküstü..Çok başarılı sayılmazlar,hatta hiç başarılı sayılmazlar ama gerçeği çizeceğim diye sıkma kendini,içinden geldiği gibi çiz,bu hayatta herşeyin karşılığı vardır..Başarısızlığın seni başarıya götürebilir..." dedi..
"Zaten Sürrealizm,gerçekle başa çıkamayanların memleketidir.." dedi..
Sonra da sürrealist resimlerden örnekler gösterdi..
Baktım...Sanki tıpkı benim yaptığım resimlerin aynısı...
Ama haksızlık etmeyeyim..
Büyük ustaların gerçeküstü resimlerini görünce,benim resimlerimin pek de gerçeküstü olmadıklarını,gerçekten kopuk olduğu için de,olsa olsa gerçekaltı resimler olduklarına karar verdim..
Çünkü adamlar yaşamışlar,etmişler,gerçeği yalayıp yutmuşlar,gerçeği bitirdikten sonra bi üst kata,gerçek üstüne çıkmışlar..
Ben ise bırak gerçeği bitirmeyi,henüz başlamamıştım bile..
Benimkisi,arkadan dolaşmak,kestirmeden gitmekti...
Ahmet abi'nin gazıyla,yine başladım kaldığım yerden yamuk yumuk,orantısız insan resimleri çizmeye..
Ama bu sefer kötü çizdim,iyi çizdim,takmıyordum kafama..
Hatta ne kadar kötü çizersem,o kadar sürrealist oluyordu resimlerim..
Yani bence...
Her bence doğru olmayabilir...
Önce resmi yapıyordum,sonra resime bir anlam yüklüyordum,o anlama uygun bir de isim koyuyordum,oluyordu sana benim beceriksiz resimlerim,Sürrealist..
Bir kadım resmi yaptım..
Nü....
Evsahibimizin,benden çok büyük,evlenmemiş,çok utangaç olduğum için,beni utançtan kızartıp eğlenmek için,beni her gördüğünde bana "Sevgilim!." diyen kızı Nüket ablayı çizmek geldi içimden...
Önce bi çıplak çizeyim de,kıyafetleri sonra üzerine çizerim,dedim..
Ama utandığım için Nüket abla'nın memelerini çizemedim..
Resmi memesiz yaptım..
Sonra da mevsim yazdı,resim terlemesin diye,üzerine kıyafet çizmedim,öyle bıraktım..
"Kadının memeleri niye yok?." diye soranlara da,
-- Oğlum,bu bildiğin resimlerden değil..Sürrealist resim bu..Gerçeküstü..Kadının memelerini bilerek çizmedim..
Zaten resmin adı"Memesiz Kadın.."
-- Peki anlamı ne?
-- Anlamı şu : "Bazı insanlar memesizdir..Yani süt vermezler...Verimsizdirler..Bencildirler...Sadece kendilerini düşünürler.Başkalarına faydaları dokunmasındansa,memesiz olmayı tercih ederler..
Bu resimde o anlatılıyor..
-- Hımmmmm...Güzel o zaman...
-- Sağol.....
Beceriksizliğimden bir kolunu kısa,bir kolunu uzun çizdiğim bir insan resmini öğretmenime gösterdim,"Hiç beğenmedim" dedi..
-- Ama Örtmenim,bu bildiğiniz resimlerden değil,sürrealist resim bu....deyince,
-- Öyle mi?.Ver o zaman bi daha bakayım...dedi..
"Adamın bir kolu uzun,bir kolu kısa olmuş.Bunun anlamı ne?.."
-- Şimdi Örtmenim...İnsan hayatta istediği herşeye uzanamayabilir..
Bazan uzanırıııız...Bazan kolumuz kısa kalır,uzanamayız..
Bunu anlatabilmek için adamın bir kolu ötekine göre kısa oldu..Yani öyle yaptım...
-- Anladım....Güzel vurgulamışsın...
Adamın bir gözü büyük,bir gözü küçük..O niye?
-- Şimdi Örtmenim...Onun da anlamı şu : Bizler bazı şeyleri olduğu gibi kabul ederken,bazı şeyleri gözümüzde büyütürüz..Resimde bu anlatılıyor..
-- Hımmmmm?..Güzeeel.....
İşte o "Hımmmmmm?.." var ya?...
İşte o hım sesidir sanatçının bütün yorgunluğunu alıp götüren,verdiği emeğe,harcadığı zamana değdiğini düşündüren....
Tabi sanatçı aykırı da olmalı..
Bir sanatçı ne kadar aykırırsa o kadar iyi sanatçıdır..
Zamanında yazılarımı gösterip değerlendirmelerini istediğim usta gördüğüm insanlar bana bazan "Finali biyere bağlamamışsın..Yazı havada kalmış.."derlerdi..Bu da benim çok fena canımı sıkardı..
Şimdi geldik bu yazının en sevdiğim kısmına :
SABRİ...
Var mı sizin de böyle arkadaşlarınız?...
Bende çok var...
Bi tanesini anlatayım...
Adı Sabri...
Sizden iyi olmasın,iyi bir arkadaşım...
Belki de sizden iyidir,lafın gelişi öyle söyledim..
Uzun zamandır arkadaşız...
Benden daha yaşlı..Aramızda 8 yaş fark var..
Ama arkadaşlıkta o kadar yaş farkı normaldir..
Aslında onunla arkadaş olmadan önce yakınlarım beni uyarmışlardı,aranızda çok yaş farkı var,anlaşamazsınız,ilerde sorun çıkar demişlerdi..Bana benim yaşlarımda arkadaşlar bulmuşlardı ama ben kimseyi dinlemedim,onunla arkadaş oldum..
Zaman zaman sorunlar yaşamıyor muyuz?.Yaşıyoruz..Ama hangi arkadaşlıkta sorun yok ki?...
Ben doğrusunu yaptım..Bence erkekler kendilerinden yaşça büyük erkeklerle arkadaşlık ederlerse daha mutlu olurlar...
Sabri iyi hoş bir arkadaş da, hiç hoşuma gitmeyen,beni sinir eden bir huyu var..
Ne mi o huyu?
Örneklerle anlatayım...
Geçen ay,işyerimde maaşımın ödenmesi biraz geciktirildi...
Bunu anlatıp,dert yandım Sabriye..
Ondan da "Niye öyle öyle yaptılar?..Çok ayıp etmişler" falan gibi sözler bekledim..
Ama o öyle yapmadı...
Zaten bu huyu nedeniyle hiçbir zaman öyle yapmadı..
İşte beni sinir eden huyu bu...
Ben "Maaşı geciktirdiler" deyince, "Olsun..Belki paraları yoktur...Belki başka biyere acil ödemeleri vardır...Verirler...Böyle şeyleri kafaya takma.." dedi..
Bunu beni sakinleştirmek,teselli etmek için yaptığını düşünüyordum..Kafaya takıp da,mevzuyu büyütmeyeyim,sinirlenip işten çıkmayayım,işsiz kalmayayım diye yapıyor,kendince de doğru yaptığını düşünüyor ama bu benim hiç hoşuma gitmiyor..
Sen,benim arkadaşımsın,patronumun değil.Beni desteklemen gerekir,patronumu değil..
Bunun bir kereye,iki kereye,üç kereye,beş kereye ve de bazı konulara mahsus olmadığını,birileriyle yaşayıp da ona anlattığım her konuda hep ama hep karşı tarafı tuttuğunu düşünün...
Sinir bozucu...
Gerçekten sinir bozucu...
Bunu sadece bana yaptığını düşünsem,bana gıcıklığına yapıyor diyeceğim ama değil..Herkese yapıyor...
Anlaşılsın diye abartayım :
Değilim ya,mesela evli olsam..
Karım beni aldatmaz ya,mesela aldatsa..
Ve ben bunu Sabri'ye anlatsam "Karım beni aldatıyor Sabri" desem,yemin ediyorum,şöyle diyecek :
"Olsun...Canı çekmiştir...Bikereden bişey olmaz...Böyle şeyleri kafaya takma..."
Bunu da beni sakinleştirmek için,olay çıkarıp da karıma da,kendime de zarar vermeyeyim diye yapacak...
-- Ama Sabri,karım beni hem de tanıdığım bi arkadaşımla aldatıyor..
-- Olsun...Başka birini bulamamıştır...Böyle şeyleri kafaya takma...
-- Ama üstelik de benim evimde,benim yatağımda aldatıyor??
-- Olsun...Ev bulamamıştır,yatak bulamamıştır...Böyle şeyleri kafaya takma...
1919 yılında yaşıyor olsak, Sabriye,
-- "Sabri Yunan İzmir'e girdi.." desem,ne dediğimi bile anlamadan,
-- "Olsun...Girecek başka biyer bulamamışlardır...Çıkarlar...Böyle şeyleri kafaya takma..." diyecek,adım gibi eminim..
Yunanı sevdiğinden değil de,sırf ben sinirlenip de İzmir'e giderek,yunana dalıp kendime zarar vermeyeyim diye..
Babam,çok sık ve çok fena döverdi çocukken beni..
Bazan dertleşiriz Sabriyle,ben bundan söz ederim, babamdan yediğim dayakları anlatırım,
"Olsun...İşyerinde bişeye canı sıkılmıştır..Böyle şeyleri kafaya takma.." der..
-- Hangi işyeri?..Çalışmazdı ki babam...Üç gün çalışırdı,üç ay yatardı..
-- Olsun..İş bulamamıştır...Böyle şeyleri kafaya takma..Babandır,döver de,sever de...
-- Ama hiç sevmezdi,hep döverdi..
-- Olsun...Babandır...Döver de,döver de...Böyle şeyleri kafana takma...
Halbuki onun babası benimkinden betermiş...
Yeri gelince anlatır. "Babamın bana bir kere sarıldığını,bir kere başımı okşadığını hatırlamıyorum" der,sırtında kırdığı elbise askılarını anlatır ama yine de babasını yere göğe koyamaz,babam der,başka bişey demez..
Ya mazoşist...
Ya yalan söylüyor..
Veya hakkaten çok yüce gönüllü...
Ben o konuda onun kadar yüce gönüllü değilim..
Benim gönlümün büyümesi yediğim ilk dayaktan sonra durdu..Döverken gönlüme gönlüme
vurmuştu babam..
"Düşmanın attığı taş değil,dostun attığı gül yaralar" ise bizi..
Dosttan da yakın olan babanın attığı dayak yaralamaz,öldürür..
Çocukken kaç kere öldüğümü saymadım ama baya öldürdü beni babam..
Bunu niye zırt pırt anlatıyorum?
Kulağa küpe olsun diye...
Bir baba için,çocuğunun sevgisi kadar büyük sevgi,nefreti kadar büyük nefret yoktur...
Şu anda kafanızı kaldırın ve yemek masasında ders çalışan çocuğunuza bakıp,bunun doğru olmadığını söyleyin?
Bu yazıyı okumayı bitirince de,her nerede olursa olsun,kaç yaşında olursa olsun,çocuğunuzu arayın ve ona sadece,onu sevdiğinizi söyleyin..
(Şaka şaka...Öyle tuhaf bişey yapmayın..Öyle şeyler bizim kültürümüze ters..Kurban bayramında ziyaretinize geldiği zaman,sıkı sıkı sarılırsınız,onu sevdiğinizi anlar.)
Sabriyle bazan "kim babasından daha çok dayak yedi" yarışı yaparız.
O "Benim,babamdan yediğim dayakları birbirine eklesen,boğaza,bağlantı yolları dahil,iki yeni köprü olur"der.
Ben "Benimkiler,dünyanın çevresini iki kere dolaşır..Sonra beş dakka oturur dinlenir,iki kere daha dolaşır" derim...
Bu huyunda amacı kötü olmasa bile,her seferinde karşı tarafı tutmasına,benden yana bikaç cümle söylememesine,benim fikrime bir kez olsun bile katılmamasına sinirlenirim..Sen babamın arkadaşı değilsin ki,benim arkadaşımsın...
Bazan bekarlıktan dert yanarım, "İki yakamı bir araya getirip de evlenemedim bitürlü" derim,
"Boşver,ne yapacaksın evlenip de?..Bekarlık gibisi var mı?..Hesap soranın yok,sorumluluğun yok,kafana göre takılıyorsun,bundan güzel bişey var mı?." der.
Bi ara evliliğin eşiğine gelmiştim, bu sefer de "İyi yapıyosun.Evlilik gibisi yok.Sorumluluk şart.Düzenli bir hayatın olur,huzurun olur, evdeki huzur,mutluluk budur" gibi şeyler söylemişti...
Fakirlikten dert yandım, "N'apıcan zengin olunca?...Görüyoruz,okuyoruz,seyrediyoruz,
zenginlerin hepsi mutsuz...Boşver zenginliği,parayı pulu,azıcık aşım kaygısız başım...
Para mutluluk getirmez...İnsanın gönlü zengin olmalı.." dedi.
Başka bir gün,yeri geldi aynı şeyi ben söyledim,bu kez "Yok yahu..Oldu mu zengin olmalı
insan..Bi giydiğini bi daha giymemeli...Bi kere geliyorsun dünyaya,nimetlerinden
yararlanmadan,gezmeden,görmeden,pahalı yemekler yemeden,lüks mekanlara takılmadan
tadı çıkar mı hayatın..Şans yok bizde anasını satayım,fakir geldik,fakir gideceğiz." dedi...
Yalnızlıktan dert yandım,"Yalnızlık gibisi var mı be?..Keşke ben de biraz yalnız kalabilsem..
Ne güzel,kafa dinliyorsun işte.." dedi.
Gün oldu yalnız kalamamaktan,kalabalıklardan şikayet ettim "Yalnız kalıp ne yapacaksın?..
Kendinle mi konuşacaksın?..Yalnızlık Allaha mahsustur...Yalnız kaldın mı,kötü düşünceler
üşüşür kafana..Yalnız kalma..İnsanlarla birlikte ol,harala gürele,kendi dertlerini unutursun.."
dedi...
Bigün "Aşk yok hayatımızda aşk.." dedim."Bela mı arıyorsun başına?" dedi.
Başka bigün kendisi içkiyi fazla kaçırınca "Aşksız geçen ömrüme yazıklar olsun!." diyerek masaya yumruk attı,leblebi tabağını yere düşürdü...
Bigün "Hayat çok anlamsız,yaşamak yorucu" dedim..."Olur mu canım..Kaldır kafanı etrafına bak.Pırıl pırıl güneş,cıvıl cıvıl insanlar,kuşlar,böcekler,hayat herşeye rağmen yaşamaya
değer.." dedi..
O gece gittik yattık,gece üç'te telefonum çaldı,arayan Sabri'nin oğlu...Sabri pijamalarıyla çatıya çıkmış, "Bıktım artık yaşamaktan" deyip atlamak üzereymiş.."Sen onun en iyi arkadaşısın,seni dinler,gel de ikna et,yoksa atacak kendini.." dedi oğlu..
Koştum gittim,aşağıdan "Çok doğru yapıyorsun Sabri..Atla kurtul bu kahrolası dünyadan!.." diye seslendim,beş dakka sonra giyinip yanıma indi "Yok be ya...Yaşamaktan
vazgeçilir mi?..Hayat güzel,yaşamak güzel..Hadi gidelim biyerde çorba içelim.." dedi...
O zaman anladım...
Sabri'nin beni sakinleştirmek,teselli etmek gibi bir derdi yokmuş meğer..
Sabri,insanın zıddına gitmekten hoşlanan biri..Bundan zevk alıyor...
Fikir üretmiyor,başkalarının fikirlerine karşı çıkarak varoluyor...
Sonraki sohbetlerimizde de farkettim ki,konuşmayı hiç o başlatmıyor...
Geçmişte,büyük ihtimal çocukluğunda,her konuştuğunda terslenmiş,ağzından çıkan her
söz büyükleri tarafından gerisin geri ağzına tıkılmış,söylediği hiçbir şey kabul görmemiş,
onaylanmamış ve mütemadiyen her söylediğinin tersi söylenmiş..Bu korku,içinde,onunla
birlikte büyümüş,bugün bile,terslenirim diye ilk konuşan olmaya,sohbet başlatmaya,kendi
fikirlerini söylemeye çekinir olmuş...
Öte yandan da,yine büyük ihtimal babasının,kendisine yaptığı bu korkunç şeyin bilinçaltında biriken intikamını,başkalarının söylediklerini onaylamayıp,tersleyerek,hep zıddına
giderek,fazla kırmadan,arkadaşlık kalıbı içinde başkalarını aşağılayarak alıyor...
Böyle olduğunu anlayınca arkadaşlığımız yoluna girdi Sabriyle...
Çünkü dedim ya,sohbeti hiç o başlatmıyor.Hep ben başlatıyorum ve benim sözlerimin uygun bir yerinden yakalayıp,bana karşı çıkarak,sohbeti bana zehir ediyor..
Daha doğrusu öyle yapıyordu...
Ama artık öyle yapamıyor..
Çünkü artık aramızdaki sohbeti hiç ben başlatmıyorum..
Susuyorum..
Sadece susuyorum ve onun bir konu açmasını bekliyorum..
Sohbeti ilk başlatan olmadığı için,o da susuyor...
Hiç konuşmadan arkadaşlık ediyoruz..
Konuşmadan bi aşağı bi yukarı mahalleyi,ara sokakları dolaşıyoruz,yol kenarındaki yeni yapılan inşaatlara bakıyoruz..
Sonra aralarda konuşmadan kahveye geliyoruz,konuşmadan çay içiyoruz,sonra o,saatine
bakıyor "Ooo,akşam olmuş..Ben gideyim.." deyip,evine gidiyor...
Çok sevdim Sabri'yle bu yeni arkadaşlık halimizi..
Arkadaşlık yapmadan arkadaşlık yapıyoruz...
Demek ki arkadaşlarımızla yaşadığımız bütün sorunların sebebi,onlarla arkadaşlık yapmamızmış..
Size de tavsiye ederim..
Arkadaşlarınızla iyi arkadaş olmak istiyorsanız,arkadaşlarınızla arkadaşlık yapmayın...Arkadaşlarınızla arkadaşlık yapmazsanız,arkadaşlarınızla çok iyi
arkadaş olursunuz....
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder