ZURNANIN SON DELİĞİ
1990 yılında,iki sene çalıştığım "Levent Kırca-Olacak o kadar" dan ayrıldıktan sonra,bir süre,televizyona skeç programı yapan,adını hatırlamak istemediğim genç bir tiyatro patronuyla çalıştım...
Yazdığım skeçlerin parasının ödenme zamanı geldiğinde,tiyatro patronu önce programın diğer unsurlarının hesabını yaptı "Oyunculara şu kadar..Teknik ekibe bu kadar..Dekorlara o kadar..Şuna şu kadar,buna bu kadar" dedikten sonra,gayet sıradan bir ifadeyle bana "Senin para işin kolay,seni düşünmüyorum,sen zurnanın son deliğisin.." dedi..
Bunu şahsen beni değil, "Yazar"ı kastederek söyledi..
Ona o an "Zurna Goethe'ne girsin!." demediğim için duyduğum pişmanlık,pişmanlıklarımın arasında en dikkat çekenlerden biridir..
(Goethe : 1749-1832 yılları arasında yaşamış Alman Edebiyatçı...Eserlerinde özellikle felsefi derinlik dikkat çeker..En önemli eserleri : "Faust..Genç Werther'in acıları..Übersetsung Und bearbeitung von Voltaire..Unterhaltungen deustcher ausgevanderten ile Whalverwandschaften" dir...
Bi de kendisidir..
Bir insanın en önemli eseri kendisidir...
Televizyon yazarlığına başladığımda hissetmezden gelmeye çalıştığım ilk duygu buydu.
Sessizliklerini,mütavazılıklarını fırsata çeviren bazı tiyatro ve televizyon zurnaları,yazarların iliğini ekmeğin üzerine yağ diye sürüp yediler...
Bir başka patron bir gün,hatırlamadığım bir mevzunun sonunda bana "Ben senin iyiliğini istiyorum" diyeceğine, dili sürçmüş, "Ben senin iliğini istiyorum!." demişti..Sonra anladım ki,sürçen sadece dili değil,herifin tamamıydı..Sürçük bi herifti..
Kadrosundaki oyuncuları çok ucuza çalıştıran bir başka tiyatro patronu da,biz yazar ekibini kendisine oyuncularından daha yakın görmüş olacak ki,bir sohbet sırasında bize,oyuncularını kastederek, "Ben bunlara çok para verirsem,beni bırakır giderler.." demişti...
Kadrosundaki yirmi yıllık,tanınmış da bir oyuncu,üçüncü el araba alacak kadar bile para biriktirememişti.Tiyatroya ve televizyon çekimlerine otobüsle gidip geliyordu.Kendisini o şöhretine rağmen otobüste görüp şaşıranlara da,vaziyeti kurtarmak için "Sanatçı halkın içinde olmalı.." diyordu...
Patron her yerde patron,patronluk kuralları heryerde aynı.Limon gibi sıkacaksın,kabuğunu bile bırakmayacaksın,reçel yapıp yiyeceksin...
Cumhuriyet gazetesinde gördüğüm küçücük "Amatör yazarlar aranıyor" ilanı üzerine,verilen adrese,Taksim'e gitmiştim..
Mis sokakta 4 katlı eski bir apartmanın üçüncü katına çıktım,kapıyı çaldım,karşıma Levent Kırca çıktı,ben naaapıyim?...
Televizyonda yayınlanan Olacak o kadar komedi programı için yeni yazarlar arıyormuş..
Programın yazarı Muzaffer Abayhan'la para konusunda anlaşamamışlar..Muzaffer,parasının İtalyan lireti olarak ödenmesini istemiş,Levent Kırca da Bulgar leva'sında ısrar edince Muzaffer programı bırakmış..
Kapıdan girdim,içeri yürüdüm,Levent Kırca'nın odasında,masasının önündeki koltuklardan birinde başvuru yapan başka bir yazar daha : "Yılmaz Erdoğan..." oturuyor...
Yılmaz Erdoğan'la kafa ölçülerimiz aynıydı,iyi arkadaş olduk.Taksimdeki o ajansa hergün gider,bi odasında,başka başvuran yazarlarla birlikte bütün gün skeç yazardık..
Fena kıskanırdım Yılmaz Erdoğanı..Her hafta yanında başka bir güzel kızla elele gelirdi.Ben onun haftada bir değiştirdiği kızların herhangi birinin dizinin dibinde bir ömür geçirebilirim,o kadar güzeller yani ama o her hafta birini bırakıyor,başka birini buluyor..
Bunu nasıl becerdiğini anlamazdım..Zengin desen,henüz zengin değildi..Ünlü desen,henüz ünlü değildi..Yakışıklı desen,henüz yakışıklı değildi..Ondaki kadar yakışık bende de vardı,ben niye bulamıyordum?...
Bigün çektim kenara...ki,bu konular ortada konuşulmaz,kenara çekmek gerekir..
"Nasıl yapıyorsun?..Birbirinden güzel bu kızları nasıl tavlıyorsun?." diye sordum..Bıyıklarıyla oynayarak "Yüz vermeyeceksin" dedi.."Yüz vermeyeceksin,alttan almayacaksın,taviz vermeyeceksin..."
-- Peki bağlantıyı nasıl kuruyorsun?
-- Çok kolay..Gidip yekten söyleyeceksin.
Dediğini yaptım..
Birgün iş çıkışı birlikte bir mekana gittik,güzel bir kızı gözüme kestirdim,yanına gittim,kendimi tanıttım,hoşuma gittiğini söyledim, "Yalnız" dedim, "Yüz vermem,alttan almam,taviz vermem,ona göre!..."
Kız apartopar kalktı masadan,kalkarken de öyle bir baktı ki bana,o bakış hala duruyo bende,bitürlü silemiyorum..
Gittim Yılmaz Erdoğan'ın yanına..
-- Ne oldu?
-- Söyledim..
-- Ne söyledin?
-- Hoşuma gittiğini söyledim.
-- Sonra?
-- Yalnız dedim,yüz vermem,alttan almam,taviz vermem dedim.
-- İyi demişsin..Gerizekalı mısın sen,kıza onlar söylenir mi?
-- Sen demedin mi yekten söyleyeceksin herşeyi diye?
-- Ben sana yekten dedim,sen şeş'ten girmişsin mevzuya...Peki araba nerde?
-- Ne arabası?
-- Para nerde?
-- Ne parası?.Ne diyosun sen Yılmaz?
-- Aklıma bişey geldi,bunu not alayım da yirmi sene sonra bi filmde kullanırım...
Levent Kırca'ya borçluyum,kalemimi doğru yöne çevirdi...
Yılmaz Erdoğan'a borçluyum..Sadece ne yazılacağının yetmediğini,nasıl yazılması gerektiğinin de onun kadar önemli olduğunu ondan gördüm.Yazıdaki yoğunluğu borçluyum ona..
Şiirdeki gibi,her satıra titizlenmek gerektiğini...
Ali Poyrazoğlu'na borçluyum...Çünkü gelişmeme sebep oldu..
Bunu da o kadar kolay yaptı ki :
Sadece : "Beğenmedi..."
Senelerce,sayfalarca,dosyalarca yazdım,her seferinde,sekiz-on yazımın birini beğendi..
Ben de, "Ulan ben sana beğendirmezsem!..Sen görürsün.." deyip,o yazıları tekrar tekrar yazdım..
Gelişmenin sırrı budur : "Beğenmemek.."
Yetinmemek...
Bunu da,kibirini doyurmak için değil,daha iyisini,daha güzelini bulmak için yapmak...
Bir de "tekrar..."
Her tekrarda yeni bir şey koyarsın üzerine..İlk akla gelen her zaman eksiktir..Ancak dördüncüde,beşincide iyiyi bulursun..
O yüzden,kalabalık ailelerin son çocukları en iyisidir...(şaka)
Yazdığım yazılardan,geldiğim noktadan memnunum.
Haddim bu kadar..
Ama her yazardaki o korku yok mu?...
Bir gün şak diye duracağım,yazamayacağım,üretemeyeceğim korkusu?...
İşte o korku yüzünden, yazmaktan zerre kadar zevk alıyosam namerdim..
Yazıyorum yazıyorum ama o yazdıklarım aklıma nasıl geliyo,kuran çapsın bilmiyorum..Bigün sular kesilecek diye ödüm kopuyo...
1990 yılında,iki sene çalıştığım "Levent Kırca-Olacak o kadar" dan ayrıldıktan sonra,bir süre,televizyona skeç programı yapan,adını hatırlamak istemediğim genç bir tiyatro patronuyla çalıştım...
Yazdığım skeçlerin parasının ödenme zamanı geldiğinde,tiyatro patronu önce programın diğer unsurlarının hesabını yaptı "Oyunculara şu kadar..Teknik ekibe bu kadar..Dekorlara o kadar..Şuna şu kadar,buna bu kadar" dedikten sonra,gayet sıradan bir ifadeyle bana "Senin para işin kolay,seni düşünmüyorum,sen zurnanın son deliğisin.." dedi..
Bunu şahsen beni değil, "Yazar"ı kastederek söyledi..
Ona o an "Zurna Goethe'ne girsin!." demediğim için duyduğum pişmanlık,pişmanlıklarımın arasında en dikkat çekenlerden biridir..
(Goethe : 1749-1832 yılları arasında yaşamış Alman Edebiyatçı...Eserlerinde özellikle felsefi derinlik dikkat çeker..En önemli eserleri : "Faust..Genç Werther'in acıları..Übersetsung Und bearbeitung von Voltaire..Unterhaltungen deustcher ausgevanderten ile Whalverwandschaften" dir...
Bi de kendisidir..
Bir insanın en önemli eseri kendisidir...
Televizyon yazarlığına başladığımda hissetmezden gelmeye çalıştığım ilk duygu buydu.
Sessizliklerini,mütavazılıklarını fırsata çeviren bazı tiyatro ve televizyon zurnaları,yazarların iliğini ekmeğin üzerine yağ diye sürüp yediler...
Bir başka patron bir gün,hatırlamadığım bir mevzunun sonunda bana "Ben senin iyiliğini istiyorum" diyeceğine, dili sürçmüş, "Ben senin iliğini istiyorum!." demişti..Sonra anladım ki,sürçen sadece dili değil,herifin tamamıydı..Sürçük bi herifti..
Kadrosundaki oyuncuları çok ucuza çalıştıran bir başka tiyatro patronu da,biz yazar ekibini kendisine oyuncularından daha yakın görmüş olacak ki,bir sohbet sırasında bize,oyuncularını kastederek, "Ben bunlara çok para verirsem,beni bırakır giderler.." demişti...
Kadrosundaki yirmi yıllık,tanınmış da bir oyuncu,üçüncü el araba alacak kadar bile para biriktirememişti.Tiyatroya ve televizyon çekimlerine otobüsle gidip geliyordu.Kendisini o şöhretine rağmen otobüste görüp şaşıranlara da,vaziyeti kurtarmak için "Sanatçı halkın içinde olmalı.." diyordu...
Patron her yerde patron,patronluk kuralları heryerde aynı.Limon gibi sıkacaksın,kabuğunu bile bırakmayacaksın,reçel yapıp yiyeceksin...
Cumhuriyet gazetesinde gördüğüm küçücük "Amatör yazarlar aranıyor" ilanı üzerine,verilen adrese,Taksim'e gitmiştim..
Mis sokakta 4 katlı eski bir apartmanın üçüncü katına çıktım,kapıyı çaldım,karşıma Levent Kırca çıktı,ben naaapıyim?...
Televizyonda yayınlanan Olacak o kadar komedi programı için yeni yazarlar arıyormuş..
Programın yazarı Muzaffer Abayhan'la para konusunda anlaşamamışlar..Muzaffer,parasının İtalyan lireti olarak ödenmesini istemiş,Levent Kırca da Bulgar leva'sında ısrar edince Muzaffer programı bırakmış..
Kapıdan girdim,içeri yürüdüm,Levent Kırca'nın odasında,masasının önündeki koltuklardan birinde başvuru yapan başka bir yazar daha : "Yılmaz Erdoğan..." oturuyor...
Yılmaz Erdoğan'la kafa ölçülerimiz aynıydı,iyi arkadaş olduk.Taksimdeki o ajansa hergün gider,bi odasında,başka başvuran yazarlarla birlikte bütün gün skeç yazardık..
Fena kıskanırdım Yılmaz Erdoğanı..Her hafta yanında başka bir güzel kızla elele gelirdi.Ben onun haftada bir değiştirdiği kızların herhangi birinin dizinin dibinde bir ömür geçirebilirim,o kadar güzeller yani ama o her hafta birini bırakıyor,başka birini buluyor..
Bunu nasıl becerdiğini anlamazdım..Zengin desen,henüz zengin değildi..Ünlü desen,henüz ünlü değildi..Yakışıklı desen,henüz yakışıklı değildi..Ondaki kadar yakışık bende de vardı,ben niye bulamıyordum?...
Bigün çektim kenara...ki,bu konular ortada konuşulmaz,kenara çekmek gerekir..
"Nasıl yapıyorsun?..Birbirinden güzel bu kızları nasıl tavlıyorsun?." diye sordum..Bıyıklarıyla oynayarak "Yüz vermeyeceksin" dedi.."Yüz vermeyeceksin,alttan almayacaksın,taviz vermeyeceksin..."
-- Peki bağlantıyı nasıl kuruyorsun?
-- Çok kolay..Gidip yekten söyleyeceksin.
Dediğini yaptım..
Birgün iş çıkışı birlikte bir mekana gittik,güzel bir kızı gözüme kestirdim,yanına gittim,kendimi tanıttım,hoşuma gittiğini söyledim, "Yalnız" dedim, "Yüz vermem,alttan almam,taviz vermem,ona göre!..."
Kız apartopar kalktı masadan,kalkarken de öyle bir baktı ki bana,o bakış hala duruyo bende,bitürlü silemiyorum..
Gittim Yılmaz Erdoğan'ın yanına..
-- Ne oldu?
-- Söyledim..
-- Ne söyledin?
-- Hoşuma gittiğini söyledim.
-- Sonra?
-- Yalnız dedim,yüz vermem,alttan almam,taviz vermem dedim.
-- İyi demişsin..Gerizekalı mısın sen,kıza onlar söylenir mi?
-- Sen demedin mi yekten söyleyeceksin herşeyi diye?
-- Ben sana yekten dedim,sen şeş'ten girmişsin mevzuya...Peki araba nerde?
-- Ne arabası?
-- Para nerde?
-- Ne parası?.Ne diyosun sen Yılmaz?
-- Aklıma bişey geldi,bunu not alayım da yirmi sene sonra bi filmde kullanırım...
Levent Kırca'ya borçluyum,kalemimi doğru yöne çevirdi...
Yılmaz Erdoğan'a borçluyum..Sadece ne yazılacağının yetmediğini,nasıl yazılması gerektiğinin de onun kadar önemli olduğunu ondan gördüm.Yazıdaki yoğunluğu borçluyum ona..
Şiirdeki gibi,her satıra titizlenmek gerektiğini...
Ali Poyrazoğlu'na borçluyum...Çünkü gelişmeme sebep oldu..
Bunu da o kadar kolay yaptı ki :
Sadece : "Beğenmedi..."
Senelerce,sayfalarca,dosyalarca yazdım,her seferinde,sekiz-on yazımın birini beğendi..
Ben de, "Ulan ben sana beğendirmezsem!..Sen görürsün.." deyip,o yazıları tekrar tekrar yazdım..
Gelişmenin sırrı budur : "Beğenmemek.."
Yetinmemek...
Bunu da,kibirini doyurmak için değil,daha iyisini,daha güzelini bulmak için yapmak...
Bir de "tekrar..."
Her tekrarda yeni bir şey koyarsın üzerine..İlk akla gelen her zaman eksiktir..Ancak dördüncüde,beşincide iyiyi bulursun..
O yüzden,kalabalık ailelerin son çocukları en iyisidir...(şaka)
Yazdığım yazılardan,geldiğim noktadan memnunum.
Haddim bu kadar..
Ama her yazardaki o korku yok mu?...
Bir gün şak diye duracağım,yazamayacağım,üretemeyeceğim korkusu?...
İşte o korku yüzünden, yazmaktan zerre kadar zevk alıyosam namerdim..
Yazıyorum yazıyorum ama o yazdıklarım aklıma nasıl geliyo,kuran çapsın bilmiyorum..Bigün sular kesilecek diye ödüm kopuyo...
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder