YAZILAR

cc

3 Eylül 2017 Pazar

ZURNANIN SON DELİĞİ - 2

Ben zaten özel hayatımda da zurnanın son deliğiyim...

Anne,baba,dört çocuklu,altı kişilik bir ailenin sonuncusuyum..

Orda da bi kıymetim yoktu..

Çocukken,evde canı sıkılan,bişeye kızan,beni dövüp rahatlardı..

Karşı çıkıp,el de kaldıramazdım,çünkü bizde büyüğe el kaldırılmaz..

Anaya-babaya el kaldırmak zaten sözkonusu bile olamaz ama en azından küçük abime,ablama vurup kaçacak kadar gücüm vardı.

Bigün öyle yaptım.Madem el kaldıramıyorum,o zaman ben de ayak kaldırırım dedim,abime tekme attım..

Normal rutin dayağın yanında bir de onun için dayak yedim.

Bizde,büyüğe el kalkmadığı gibi,cevap da verilmez..

Babam beni döverken,biyandan da bağırır,çağırır,azarlardı.Bişey söyleyecek olsam, "Cevap verme!." deyip bir de cevap verdiğim için basardı tokadı..

Dövecek bir sebep bulamazsa,soru sorar,cevap verince de "Cevap verme!." deyip döverdi..

Okullarda çift dikiş gidişimin sebebi budur.Sözlüde,yazılıda sorulan sorulara,öğretmenden dayak yerim diye cevap veremedim..

Babamın eli çok sertti,anneminki daha yumuşak,büyük ağabeyiminki tırtıklı,küçüğünki dalgalı,ablamınki içtendi..

Hissederek döverdi..

Gözümü kapatsam,beni karışık bi şekilde dövseler,hangi tokadın kime ait olduğunu ezbere bilirdim.Hepsinin kendine has ayrı bir dövüş tekniği vardı..

Dayaklardan kurtulabilmek için evde sürekli hareket halindeyim..

Babam eve geliyor,mutfağa kaçıyorum..Annem mutfağa giriyor,tuvalete kaçıyorum..Ağabeyim tuvalete geliyor,tuvaletin küçük penceresinden arka bahçeye atlıyorum..

Vücut,sürekli yer değiştirmeye alışmış,evde kimsenin olmadığı,yalnız olduğum zamanlarda da iki dakkada bir yer değiştiriyorum,durduğum yerde duramıyorum..

Ayrca,nereye kaçabilirim?..Bin odalı sarayda oturmuyoruz ki,odadan odaya kaçayım..

Fakirliğin dibine vurmuşuz,tek odalı gecekonduda altı kişi...

Sırf ekmek yiyoruz..

Annemiz,bi tencereye üç ekmeği ufalıyor,basıyor terkos suyunu,kaynatıyor,oluyor sana "Ekmek çorbası.."

Ekmek taneli ekmek çorbası...

Suyu çorba oluyor,kalan peltesi de ana yemek...

Evde fazla şeker varsa,başka bir ekmeği dilimliyor,kızartıyor,basıyor şerbeti üzerine,oluyor sana "Ekmek tatlısı.."

Bi öğünde üç çeşit yemek yiyoruz..

Çorba : Ekmek çorbası...

Yemek : Ekmek peltesi..

Tatlı : Ekmek tatlısı...

Bir dönem ekmek sayesinde hayatta kaldık.Bu yüzden ekmeğe büyük saygım vardır,nerde bi ekmek görsem,önümü iliklerim...

Sadece biz değildik,bütün mahalle açlık sınırının altındaydı..Ya doğuştan lanetliydik,ya da biri beddua etmişti "Açlık sınırının altında kalasın inşallah!.." diye..

Mahallede sadece iki aile açlık sınırının altında değildi..Bizden bi üst sınıftaydılar.Açlık sınırındaydılar.Annem,aramızdaki sınıf farkından dolayı,beni aşağılamasınlar diye,onların çocuklarıyla oynamamı istemezdi...

Evde önüme gelenden dayak yememek için,ordan oraya kaçan,kıpır kıpır halimi gören bir komşu kadın,anneme, "Bu çocuk galiba hiperaktif.Bunu doktora götürün,eğer öyleyse,ona göre yönlendirirsiniz" demiş..

Halbuki ben yapı olarak bırak hiper'i,aktif bile değilim..

Ben tembelliğe inanırım..İnancıma da saygı gösterilmesini isterim..

Benim evde kıpır kıpır oluşumun sebebini komşu kadın nerden bilsin?.Tokat nerden gelecek diye sürekli etrafımı kolluyorum,sürekli tedirginim,o yüzden sürekli yer değiştiriyorum,hareket halindeyim..

Bugün bile,ellibeş yaşıma geldim,kimseyle biyerde beş dakkadan fazla oturamıyorum."Şimdi durup dururken,elinin tersiyle çakacak tokadı" diye tedirgin oluyorum...

Ne olmuş yani çocukken bi ton dayak yemişsem?..

Herkes yedi..

Öğretmenlerimizden de yedik,askerde komutanlarımızdan da yedik..Dayak sevgiye engel değil ki..Askerlik boyunca bizi döven,ağzımızı burnumuzu kıran komutanlarımıza,askerliğimizin bittiği gün vedalaşırken sarılıp hüngür hüngür ağlamıyor muyuz?...

(Bu nasıl bir psikolojidir anlamış değilim..Stockholm sendromudur diye tahmin ediyorum ama Stockholm'lulara sorsan "Yok,bunun bizimle de ilgisi yok.İsterseniz bi de yukarılara bakın" derler...

Babamız sadece beni değil,öteki kardeşlerimi de döverdi.Hakkını yiyemem,o konuda adaletliydi...

Ağabeylerim biraz büyüdüklerinde,birinin sigortası atar da,arada bi tane geçirir diye herhalde,dövmeyi bıraktı,sövmeye başladı...

Ama bildiğin küfür değildi.Bela okurdu.Kızdığı zaman "Allah belanı versin!." derdi..

Ama bunu öyle sert,öyle etkileyici söylerdi ki,fiziksel zarar vermezdi ama insanın psikolojisini bozar,bir hafta hayata küstürürdü.

Abartmak gerekirse,bir savaşta gönder cepheye,hoparlörle düşman mevzilerine doğru birkaç kez "Allah belanızı versin!." diye bağırsın,düşmanın yarısı bunalıma girip intihar eder,yarısı sersemlemiş bi halde teslim olurdu...

Ağabeylerim,babamın gazabından kurtulup ayrı bir ev açmak için erkenden evlenip "bi an önce" gittiler..

Ablama ilk kısmet çıktığında da ablam,annemin sözünü bitirmesini bile beklemedi.

-- Kızım,Nevşehirden bi adam...

-- Kabul anne...

Çocukken yakınlaşamadığım babamın yerine "Kaptan Swing" i, "Zagor"u falan koyardım..

Şimdi Abdullah Gül'ü o açıdan yakın görüyorum kendime...

Olsun..Önemli değil..Baba,babadır..Onlara hayatlarımızı borçluyuz.Ben de çocuklarım olursa,çocuklarımı döver,babamdan yediğim dayakların acısını çocuklarımdan çıkarırım.

Bizde işler böyle yürür.......

(Kardeşlerimi gücendirmek istemem.Mizah gereği onlardan yediğimi söylediğim dayakları abartmış olabilirim..Hani "Bugün sıcaklık 30 derece ama hissedilen sıcaklık 40 derece" var ya,belki de gerçeği değil de hissedileni yazmışımdır....)

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder