YAZILAR

cc

21 Ekim 2017 Cumartesi


MİZAH HİKAYELERİ


OYUN YAZARI

-- Alooo?

-- Efendim?

-- Hıdır bey?

-- Benim...

-- Ben,Arif Helva..

-- Merhaba Arif bey,nasılsınız?

-- Çok teşekkür ederim..Çok mersi..Sen nasılsın,n'apıyosun??..

-- İyiyim Arif bey,sağolun..

-- Canım,ben senin numaranı Özgünel'den aldım..Özgünel'i biliyosun?.

-- Özgünel?

-- Özgünel Özgider...Geçen sene senin bi oyununu oynamışlardı.."Tarla Kuşları" tiyatrosundan..Oyuncu.

-- Haa,o Özgünel?..

-- Evet..Canım,ben seni niye aradım?..

-- Niye aradın?

-- Canım,biz şimdi bu sezon bi oyun koymak istiyoruz..

-- Nereye?

-- Sahneye..

-- Anladım..

-- Özgünel de bizim tiyatroya katıldı,bu sezon çok iddialı gireceğiz inşallah..

-- İnşallah..Özgünel'in size katıldığı iyi olmuş.İyi bir oyuncudur.Rolünü oynamaz,yaşar.

-- Yaşar kim?

-- Hayır,Özgünel için diyorum,iyi bir oyuncudur.

-- Tabi tabi...Nasılsın,iyi misin,keyfin nasıl?

-- İyiyim Arif bey,idare ediyorum.

-- Ben senin yazdığın oyunu seyrettim,Özgünellerin oynadığı..

-- Nasıl buldunuz?

-- Çok beğendim.Harika olmuş.Çok güzel yazmışsın.Ben bayılıyorum size kardeşim.Çok takdir ediyorum sizi.Yazarlık çok zor bi iş.Dünyanın en çileli işi.Nasıl yazıyorsunuz,nasıl yapıyorsunuz,o kelimeleri,cümleleri nerden buluyorsunuz?..Onları birbirine nasıl bağlıyorsunuz?.Hem güldürüyorsunuz,hem ağlatıyorsunuz..Annemle gittim ben senin oyununu seyretmeye.Finalde annem tutamadı kendini,ağladı.Resmen anamı ağlattın benim...Harikasınız valla..

-- Teşekkür ederim Arif bey.

-- Canım,ben senden şimdi bi oyun istiyorum..

-- Oyun?

-- Evet..Var mı elinde hazır bi oyun?

-- Valla,bikaç taslak var ama bitmiş oyun yok..

-- Sen o taslakları iki saatte bitirirsin!..Sen var ya sen..İstesen günde iki tane oyun yazarsın.Biliyorum ben seni,takip ediyorum,çok üretken,çok yetenekli bir yazarsın sen..

-- Teşekkür ederim..

-- Yazarsın değil mi?

-- Yazarım.

-- Ama bir ayda bitirmen lazım,sezona ancak yetişir.

-- Yetiştiririm.

-- Ama Hıdır'cım,lütfen,çok rica edeceğim,çok titiz çalış.Şöyle,bana yakışacak şahane bi oyun yaz,kapalı gişe oynayalım,kapı-pencere kırılsın.

-- Tamam..

-- Şimdi bi röportajım var,ben seni bir hafta sonra nasıl gidiyor diye tekrar ararım.Var mı söylemek istediğin bişey?

-- Var.

-- Nedir?

-- Para konusu ne olacak?

-- Yok,para konusunda olmasın..Oyunun konusunu sana bırakıyorum ama para konusunda olmasın.Hayatın içinden,herkesin seveceği,kendini göreceği bir konu olsun.Yüzde yetmişbeş güldürsün,yüzde onbeş ağlatsın,ne yaptı?

-- Yüzde doksan.

-- Ne kaldı geriye?

-- Yüzde on.

-- Yüzde on da,düşündürsün..Canım,televizyoncular geldi,ben kapatıyorum,seni daha sonra arayayım.

-- Arif bey,ben para konusu derken,"Ödeme" konusunu kastetmiştim..

-- Haaa,bak,ödeme konusu iyi bi konu olabilir..Ödeme..Ödeşme..İntikam..Seyirci,sever böyle konuları..Tamam,bu konuda yaz..Birinci perde'de,adamın başına gelmedik şey kalmasın,ikinci perde de,ödeme,ödeşme,intikam perdesi olsun,kendine yapılanların intikamını alsın.İyi düşünmüşsün Hıdırcığım,konu bu olsun.

-- Arif bey,ödeme derken kastettiğim bu değildi.

-- Ne kastettin?

-- Oyunu yazayım da,karşılığı nasıl olacak?.O konuda bişey söylemiyorsunuz,neye karşılık yazacağım oyunu?

-- Valla Hıdırcığım,onu ben bilemem ki hayatım..Orası sana kalmış.İstersen deniz kenarına git,otur bi bank'a,denize karşı yaz..İstersen evine kapan,evde yaz.Ben senin yöntemlerini bilemem ki..Hıdırcım,benim toplantıya girmem lazım..

-- Röportaj değil miydi?

-- O da var tabi...

-- Arif bey,bi anlaşma yapmayacak mıyız?

-- Ne anlaşması?.Ben sana,oyun yaz,dedim,sen de tamam yazayım dedin,anlaştık.

-- Arif bey,oyunu bedava mı yazacağım?.Hiç paradan söz etmiyorsunuz?

-- Para mı?

-- Evet.

-- Para?

-- Evet..

-- Yazıklar olsun!..

-- Anlamadım??

-- İşiniz gücünüz para!..Bütün derdiniz para!..Siz nasıl insanlarsınız!..Siz nasıl bir sanatçısınız?.Siz yazarlar ne para düşkünü insanlarsınız!..Yazmak istemiyor musun kardeşim?

-- Kardeşim mi?

-- Adın neydi,unuttum ben senin adını.

-- Hıdır.

-- Bana bak,Hıdır mısın nesin,seni adam yerine koydum da benim gibi ünlü bir tiyatrocuya oyun yazma fırsatı veriyorum.Niye terbiyesizlik yapıyorsun?

-- Arif bey,kibar olun.Siz bu oyundan para kazanmayacak mısınız?

-- Sanane benim kazanacağım paradan?

-- Benim yazdığım oyundan para kazanınca bana da ödeme yapmayı düşünüyor musunuz?

-- Sanane benim düşüncelerimden!.Ben bu noktaya gelmek için ne büyük sıkıntılar çektim biliyor musun sen!.Ben neler çektim biliyor musun sen!..Para için saldırıyorsun bana!.Ben ne büyük...Ben nasıl bir..Ben nerelerden..Ben ne çileler..Ben..Benn..Oyunu nu da seyrettim zaten,Özgünellerin oynadığı,beş para etmez..Seni adam yerine koyuyorum,arıyorum,benim gibi ünlü birine oyun yazma şerefini..Sen benim ne kadar ünlü biri olduğumu biliyor musun!..Seni bi kaşık şöhretimde boğarım,terbiyesiz!..Paraymış!..Sen kim oluyorsun da benden para istiyorsun!..

-- Emeğime karşılık istiyorum..

-- Bana ne senin emeğinden!.

-- Arif bey?

-- NE VAR?

-- Sizi,kibarlığımı hiç bozmadan,usulca Allaha havale ediyorum..Çat!..

-- SENSİN ÇAT!..ÇAT NE?. NE DEMEK İSTİYORSUN SEN?..Terbiyesiz,telefonu yüzüme kapatmış...

.

RE..RE..RE!..


- "Re re reee, ra ra raaa, Gassaray Gassaray Cimbombom !.. Re re reee, ra raaa, Gassaray Gassaray Cimbombom !.. "

- "Fenerbahçeeee,sen çok yaşaaa,canım fedaa olsuun saanaaa !.."
Bu sene kesin şampiyonuz oğlum!..Mençıstırın santraforunu alıyoruz..

Başkan yarın bizzat İngiltere'ye gidip imzayı attıracak!.Dönerken de İtalya'ya uğrayıp oradan da bir ön liberoyla bir arka libero alacak..

 Fenerbahçeee, sen çok yaşaaa,canım fedaa olsuun saanaaa !..

- Bizim elimiz armut toplamıyo herhalde..

Biz de Almanya'dan iki futbolcu alıyoruz..Biri Bayern Münih'in yedek kalecisi.. Re re reee, ra ra raaa,Gassaray Gassaray cimbombom !..

- Gelmez o Türkiye'ye..

- Niye gelmeyecek ?..15 milyon veriyoruz... Bonuslar,ekstralar,maç başına para...Başka nerde alacak o parayı?..Koşarak gelir..

Hatta parayı duyunca haber göndermiş "İsterseniz koşarak geleyim,hem idman yapmış olurum" demiş..

Re re reee, ra ra raaa, Gassaray Gassaray....

- Biz de Brezilya'dan altı buçuk milyona stoper alıyoruz...Fenerbahçeee sen çok yaşaaa...

-Biz de Hollanda milli takımının golcüsünü alıyoruz..

-- Yapma ya?

-- Valla!..10 milyona düşürmeye çalışıyoruz..Düşerse, alacağız..Re re reee, ra ra raaa, Gassaray...

- Bizim başkan demeç verdi..

-- Ne dedi?

-- Bu sene hiç bir fedakarlıktan kaçınmayacağız" dedi..

-- Hadi yaa??.

-- Yüz elli milyon ayırmışlar transfere..Kesin şampiyonuz bu sene!..Fenerbahçeee sen çok yaşaaa,canım fedaaa...

- Yüz elli dedin de..Yüz elli lira var mı üzerinde ?..

-- Niye ki?

-- Elektrik faturasını yatırıcam,ay başında veririm ben sana..

- Valla yok...

-- Olum,varsa ver işte..Söz,aybaşında vericem..

-- Kuran çarpsın yok!..Sabahtan beri ben de siftah yapmadım...Siz o Nijeryalı'yı ne yaptınız?..İngiltere'den istiyorlardı onu?..

- İyi bi teklif verirlerse satacağız.. Sekiz milyon istiyoruz..Sekiz milyon verirlerse satacağız..

Yüz lira da çıkmaz mı?

- Valla yok...Ben de dükkan kirasını ödeyemedim kaç gündür..Mal sahibi arıyor,açmıyorum telefonu..

Bursa'dan da bir futbolcu alıyoruz..Nedret'le İsmail'i verip üzerine üç milyon vereceğiz Ercüment'i alacağız..

Haber göndermiş Ercüment "Fenerbahçe'de oynamak benim için onurdur" demiş..

- Madem öyle gelip bedava oynasa ya...Elli lira da çıkmaz mı?... Pazara çıkayım bari,çocuklar meyve istedi,faturayı sonra yatırırım..

- Valla yok..İşler çok kötü zaten...Ben de bakkala veresiye yazdırıyorum...

Arjantin'den de stoper alıyoruz sekiz milyona...

-- Yok ya?..

-- Valla...

- Biz de Norveç'ten sağ bek alıyoruz..Bizim en büyük eksiğimiz sağ bekti,Allah'a şükür onu da hallediyoruz. Re re reee, ra ra raaaa...

- Bizim tek ihtiyacımız orta sahanın ortasıydı,onu da aldık,çok şükür başka hiç bir eksiğimiz kalmadı,Fenerbahçeeee,sen çok yaşaaaa...

- Yirmi lira da çıkmaz mı?..Bi sigara alayım,ekmek arası bişey yaptırayım, sabahtan beri bişey yemedim..

- Vallahi yok...Ben de sabahtan beri bişey yemedim...Bu sene şampiyonlar liginde en az çeyrek final oynayacağız göreceksin.Fenerbahçeeee!...

- Yüzüme doğru bağırma, açlıktan nefesin kokuyor..Bi koklasana,benimki de kokuyor mu?.HOH!..

- Kokuyo..

- Bi golcü daha alabilseydik iyi olacaktı,hiç içime sinmedi...Bulduk bi golcü de,20 milyon istiyolar..15 milyon isteseler veririz de...

- Re re reee,ra ra raaaa!....

-- Fenerbahçeeee,sen çok yaşaaaaa!......

.

AÇILIŞ...

Bugün beni çok sevindiren birşey oldu...

Mahallemizde,cadde üzerinde yeni bir dükkan açıldı..

Bir börekçi...

Böreği çok mu seviyorum?

Hayır..

Dükkanı açan,tanıdığım biri mi?

Yooo...

O zaman niye seviniyorum?

Beni sevindiren,yeni bir dükkanın açılıyor olması...

Öyle demeyin,

Yeni dükkan,yeni umutlar demektir..

"Dükkanı açanı tanımıyorsun,sanane başkasının umudundan" diyemezsiniz..

Çünkü umut bulaşıcıdır..

Börekçi işlerinin iyi olduğu bir gün yanımızdan geçerken beni de aura'sıyla etkileyebilir.

Ondan bir enerji alabilirim,

Sinerji alabilirim..

Olmadı,dükkanına gider bikaç kere börek yer,nerelisin-merelisin,samimiyet kurar,sıkıştığım zaman borç para alabilirim..

Verir vermez,o ayrı konu...

Üç ay önce aynı cadde üzerinde,biraz ileride bir "Açık parfümcü" açılmıştı..

Onun açılmasına da çok sevinmiştim..

Ama o açık parfümcü,bir hafta önce kapandı..

Hayatla inatlaşmamak gerek..

Kapalı parfümcü olsaydı,belki de açık kalırdı...

Önünden geçerken içerde müşteriler görüyordum,işleri iyi gidiyor sanıyordum,bi anda kapandı!..

Bir akşam eve giderken bi baktım, "A-a!..Parfümcü yok!.."

Nerde?

Kapattı!

Niye?

Ne biliyim niye?.Ben parfümcünün bekçisi miyim?

Bunu bitişikteki bakkal söyledi..Kapının önündeydi o sıra,ona sorduydum..

"Parfum mu alacağdın?" dedi,

"Yooo" dedim,

"O zaman niye soruyon parfumcuyu" dedi,

"Ben soru soru sormayı seviyorum,merak etmeyi seviyorum" dedim.

Biraz ilerde de bir mobilya mağazası açılmıştı..

Onun ömrü dört ay sürdü.

Oysa onlar da ne güzel başlamışlardı.

Açılış muhteşemdi...

Mağazanın üzerinden,caddenin karşısındaki direğe saç örgüsü şeklinde turuncu-mavi balonlar bağlamışlardı.

Hem de iki sıra..

Mağazanın iki yanına koydukları dev kolonlarla,mahallenin en ücra köşelerine kadar popüler müziğin tempolu örneklerinden yayın yaparak,o saatte evlerinde uyuyan bebekleri,hasta insanları ,gece çalışıp gündüz yatanları coşkuyla sarıp sarmalamışlardı.

İki tane palyaço kılıklı genç de mağazanın önünde müziğin ritmine uygun dans etmiş,göbekler atmıştı..

Dört ay sonra iş yapamadığı için kapandı mağaza..

O umutlar,o hevesler,geleceğe dair planları,asılan balonlar,çalınan müzikler,atılan göbekler,hepsi boşa gitti..

O gün ben açılışta,balonların renginden,müziklerin şerrinden,göbeklerin seyrinden bir terslik olacağını,mağazanın çok geçmeden kapanacağını hissetmiştim ama bunu kendime bile söylemeye korkmuştum..

Çünkü,çaldıkları müziğin şiddetinden rahatsız olan bir kaç civar apartman malikinin,önce pencerelerini açıp baktıklarını,birşey yapamayacaklarını anlayınca da iki ellerini açıp bişeyler mırıldandıklarını görmüştüm.

Sanırım beddua etmişlerdi...

Aynı yere daha sonra lokanta açıldı...

Yine balon,yine müzik,yine göbek,

O da olmadı,iki ay sonra kapandı..

Ayrıca bir de açılış günü,bedava çeyrek ekmek arası döner vermişlerdi.

Abartmış olmayayım,lokantanın önündeki beleş döner kuyruğu döne döne Pendik'ten,taa Maltepe girişine kadar uzanıyordu..

O da fayda etmedi...

Neden böyle oluyor?..

Açılış yaparken balonların rengini mi doğru seçemiyorlar,müzik tercihleri mi yanlış?..O sıraya açılan dükkanlar seneyi doldurmadan kapanıyor...

Belki o dükkanların önünde,o elli metrelik kısımda bir uğursuzluk vardır,kurşun döktürmek gerekir,bilemiyorum..

Oysa biraz daha aşağıya iki sene önce bir spor salonu açıldı..

Bangır bangır müzik çalıp gürültü yapmadan,kimseyi rahatsız etmeden alçakgönüllü bir açılış yaptılar,iki seneyi doldurdular..

Gelene gidene bakılırsa,oniki sene daha ordalar...

Öyle mi yapmak lazım acaba?..

Etrafı rahatsız etmeden,beddua almadan...

Ama öyle de güzel olmuyor ki...

Bir mobilya mağazasının açılışında insan göbek atan insanlar görmek istiyor,müziğe doymak istiyor...

Açılışlarda dükkanların önünde göbek atan palyaço kılıklı gençlere,yoldan gelip geçen keyfi yerinde tipler de katılır,bir süre karşılıklı göbek atarlar..

Ben de hep özenirim ama medeni cesaretim yetmez onlara katılmaya..

Bu bende bir boşluktur..

Bir mobilya mağazasının açılışında,dükkanın önündeki kaldırımda göbek atamamak kendimi hep eksik hissettirir bana......

.

KEDİDİR KEDİ

-- Davut,kalk Davut,salondan bi ses geliyor!.

-- Ne sesi?

-- Ne bileyim ne sesi?.Evde hırsız var galiba,kalk bi bak!..

-- Evde hırsız var?

-- Evet.

-- Bizim evde?

-- Evet.

-- Saçmalama..Biyerin kapısı açık kalmıştır,o çarpıyordur.

-- Kalk,kapat o zaman..

-- Ya hırsızsa?

-- Kapı çarpıyor dedin ya?

-- Ya kapıyı hırsız çarpıyorsa?

-- Eve giren hırsız,kapıyı niye çarpsın?

-- Biz kapı çarpıyor zannedelim diye..Ben olsam öyle yapardım.

-- Hırsız olabilir Davut,kalk bi bak..

-- Neriman,bizim eve hırsız girmez.Bizim başımıza gelmez öyle şeyler.Yat uyu,kedidir o.

-- Bizim kedimiz yok ki.

-- Bizim kedimiz demedim,yabancı bir kedidir,açık biyer bulmuştur,girmiştir içeri.Kedidir.

-- Kedi değildir Davut..Her taraf kapalı,kedi nasıl girecek içeri?

-- Girer girer,kedi kuyruğunun geçtiği heryerden geçer.

-- Kedi değil o,fare.

-- Hani hırsız diyordun?

-- Hayır,kuyruğunun geçtiği yerden geçen şey fare.

-- Nerden biliyorsun?.Sen hiç bi fareyi kuyruğunun geçtiği yerden geçerken gördün mü?

-- Ay Davut,saçmalama,hırsız var evde,kalk bi bak.

-- Hırsız değildir.Çocuklardan biri susamıştır,kalkıp su içmiştir,onun sesidir.

-- Bizim çocuğumuz yok Davut.

-- Nası yok?

-- Ne demek nasıl yok?.Yok işte,bizim çocuğumuz yok.

-- Niye söylemiyorsun bana?

-- Neyi?

-- Çocuğumuz olmadığını..Her sabah çıkarken soruyorum sana,evde eksik bişey var mı,bişey lazım mı diye,niye söylemiyorsun?

-- Davut,saçmalama.

-- Saçmalarım.Şu an uyku sersemiyim,istediğim gibi saçmalarım.

-- İçeri girdiler!.

-- Kim girdi içeri?.Ne girdi?

-- Hırsızlar..Hırsızlar yatak odamızdan içeri girdiler,yatak odamızdalar!.

-- Yapma ya?

-- Evet..Ne yapacağız Davut?

-- Yavaş konuş,tehdit olarak algılamasınlar..Belki hırsız değillerdir.Eskiden bu evin olduğu yerden yol geçiyormuş,belki yol sanıp yanlışlıkla girmişlerdir eve.

-- Davut,çok korkuyorum,yerdeki halıyı yuvarladılar.

-- İsparta halısı falan mıydı yerdeki halı?.Değerli bişey miydi?

-- Değildi.

-- Dua etsinler,İsparta halısı değil.Yoksa gösterirdim ben onlara..Neriman?

-- Efendim?

-- Ben arkamı dönüp bakarsam yanlış anlayabilirler,sen çaktırmadan bi gözünü arala da bi bak bakayım kaç kişiler?

-- Üç kişiler..İki kişi eşyaları dışarı taşıyor,bir kişi de elindeki deftere taşınan eşyaların kaydını tutuyor.

-- Düzenli hırsızlar demek..Şimdi ne yapıyorlar?

-- Perdeleri çıkarıyorlar.

-- Tüller kalsaydı bari.

-- Yok,onları da aldılar.

-- Helal olsun adamlara.Dışarıdan görülmekten de korkmuyorlar.Hırsızlıkları bi yana,cesaretlerini takdir etmiyor değilim.

-- Komodin'i aldılar,şimdi de gardrobu sürüklüyorlar.

-- Yardım edelim mi?.Gardrop ağırdır,düşürüp de biyerlerini incitmesinler.Mağduruz ama insanız neticede..

-- Bana bi üşüme geldi Davut.Sana da geldi mi?

-- Geldi..Üstümüzdeki yorganı aldılar..Şimdi de benim pijamalarımı sıyırıyorlar.

-- Külodun temiz mi?.Ayıp olmasın adamlara?

-- Temiz temiz..Neriman,gözlerimizi açmadan usulca yere yuvarlanalım,bunlar altımızdaki yatağı,karyolayı,herşeyi alacaklar galiba.Biyandan da horlayalım,uyuyor sansınlar.

-- Yok ayol,uyumadığımızı biliyorlar.Uyumadığımızı bile bile soyuyorlar bizi.

-- O zaman uyanalım,açalım gözlerimizi?

-- Yok,soygun bitsin sonra uyanırız.

-- Tamam...

-- Davut?

-- Efendim?

-- Gittiler galiba,açalım mı gözlerimizi?

-- Açalım ama ben hala hırsız olduklarına inanmıyorum.Kesin,kedidir.

-- Hiçbişey bırakmamışlar evde Davut,herşeyi götürmüşler..

-- Nasıl götürmüşler?..Bu ne?

-- Oyuncak kedi o..Komşunun çocuğu unuttu galiba,dün oturmaya gelmişlerdi.Kurmalı,oyuncak kedi o.

-- Nasıl kurmalı?..Arkasından kuruyorsun,yere bırakıyorsun,yürüyor?

-- Evet.."Miyiv miyiv.." diye de ses çıkarıyor.

-- Ama ben sana dedim,kedidir dedim ama sen beni dinlemiyosun ki..

-- Peki eşyalar nerde?.

-- Ne bileyim nerde?..Biyere gitmişlerdir,gelirlerler birazdan...



DIŞARI ÇIKAMIYORUM

-- Hayrola Zeynep?..Neyin var senin bugün?..Kalktığından beri böyle bi acayip surat var sende,hasta mısın yoksa

-- Yok bişeyim Muhittin,iyiyim.

-- Niye sessizsin o zaman?..Ses tellerine kuşlar mı kondu,onları ürkütmemeye mi çalışıyorsun?..Bak bak...Ne güzel espiri yaptım..Niye gülmüyorsun?.

-- İyiyim böyle..

-- Hadi söyle,neye canın sıkıldı?

-- "Dışarı çıkamıyorum..."

-- Dışarı çıkamıyorsun?.

-- Evet.

-- Ne yapacaksın dışarda?.

-- Hangi dışarda?

-- Dışarı çıkamıyorum demedin mi?.Ne işin var dışarda,biyere mi gideceksin?.

-- Öyle değil Muhittin..."Dışarı çıkamıyorum.."

-- Nereye çıkamıyorsun,bahçeye mi?..Ne yapacaksın bahçede,niye çıkamıyorsun?.

-- Muhittin,masa başında iştahını kaçırmayayım sabah sabah.Anla işte "Dışarı" çıkamıyorum..

-- Yurt dışına mı?

-- Evet!!...Endonezyaya gidicem,vize alamıyorum!..Muhittin saçmalama Allahaşkına,benim ne işim var yurt dışında?..Rahatsızım,bir haftadır "dışarı çıkamıyorum..."

-- Çıkamazsın tabi..Löpür löpür yedin tatlıları,yedin hamur işlerini,her tarafın yağ bağladı,fıçı gibi oldun,adım atacak,dışarı çıkacak gücün kalmadı..

Kahvaltıdan sonra beraber çıkalım dışarı,parka gidelim,yürüyüş yapalım,kilo ver biraz..

Benim de biraz yanlardan kilo vermem lazım,yeme artık o reçeli...Zaten çayına altı tane şeker atıyorsun,üzerine bi de ekmeğin üzerine tereyağ,bal sürüyorsun...Balın üzerine reçel sürüp yiyeni de bi sende görüyorum..

Yakamadığın şekerler yağa dönüşüyo Zeynep?..Habire yağ,habire yağ,yağ fıçısı oldun,kendi yağınla kavrulmayı öğren artık...Bak yine istemeden espiri yaptım..

Sen buna da gülmezsin şimdi..

-- Yok sağol,gülmiyim..

-- Zeynep,senle bi ara şu benim espirilerime gülmeme konusunu oturup bi konuşalım...

Ben bu espirileri kendim için yapmıyorum ki,senin için yapıyorum..

Bi espiri yapmak kolay mı sanıyorsun?..

Beynimdeki espiri hücrelerini köpek gibi çalıştırıyorum.Sen gülmeyince
onların da morali bozuluyo...

-- Ne anlatıyorsun sen Muhittin?..

-- Hadi bitirdiysen kahvaltını,dışarı çıkıp beraber yürüyüş yapalım.

-- Muhittin dışarı çıkamamaktan kastım o değil..

-- Ne peki?.

-- Dışarı çıkamamak lafını hiç duymadın mı Muhittin?..Rahatsızım işte,"dışarı çıkamıyorum" anlasana..

-- Rahatsızsın?.

-- Evet.

-- Bu rahatsızlık değil Zeynep,duymuştum ben bunu,bu baya bi hastalık.

-- Ne hastalığı?

-- Dışarı çıkamama hastalığı..Açık alan korkusu..Bu hastalığa yakalanan insanlar,başlarına bişey gelir korkusuyla evden dışarı adım atmaya korkarlarmış...

Dışarda korkacak bişey yok Zeynep,korkma.Hayat korkulacak bişey değildir.Hayattan korksak,dünyaya gelmezdik.

-- Dalga mı geçiyorsun Muhittin?

-- Ne dalga geçeceğim Zeynep?..Hastalıkla dalga geçilir mi?.İstersen bi doktora götüreyim seni.Veya sen dışarı çıkmaya korkuyorsan,doktoru eve getireyim..

-- Muhittin benim öyle bi hastalığım yok.

-- Neyin var peki?

-- Dedim ya "dışarı çıkamıyorum..." Yemek yersin yersin,belli bir zaman sonra dışarı çıkma ihtiyacı hissedersin ya?..

-- Tamam..Doğru söylüyorsun..Yemek yersin,sonra yediklerini hazmetmek için dışarı çıkıp yürümek istersin...

Zaten öyle derler,yemekten sonra ya sırtüstü yatmalı,ya kırk adım atmalı..Sen o kadar şişmanladın ki,yusyuvarlak oldun,sırtın neresi karnın neresi belli değil,en iyisi yürümen.

-- Muhittin sen ne gerizekalı adamsın,söyletme bana şunu,"dışarı çıkamıyorum!..." Çeşitli gıdalar alırsın,aldığın gıdaların içinde işe yarayan var,yaramayan var,yaramayan kısımları atarsın??...

-- Öyle söylesene!..

-- Hah!.O işte..

-- Aynısı bana oldu geçen gün.

-- Ne oldu?.

-- Manavdan kiraz aldım,bi kısmı çürük çıktı,işe yaramadı,attım..Ne oldu,kiraz aldın,çürük çıktı,ona mı canın sıkıldı?

-- Pes Muhittin!..

-- Nasıl pes?

-- Vazgeçtim,söylemiyorum..İyiyim ben,bişeyim yok,beni düşünme sen keyfine bak!..

-- Nasıl bakacağım keyfime?..Bende de sıkıntı var.

-- Ne oldu?

-- Kabız olmuşum...kaç gündür tuvalete gidiyorum,ıkınıyorum ıkınıyorum s.....mıyorum...

-- Allah belanı versin Muhittin!.

-- Ne oldu?

--Ben sana derdimi kibarca anlatmaya çalışıyorum,yemek başında miden kalkmasın diye?...

-- Neye kalkacak midem?.

-- Öküzsün sen öküz!..."Dışarı çıkamamak" demek,tuvalete gidememek demek...

-- Niye gidemiyorsun tuvalete?.Kapının kilidi mi bozuldu,anahtar içerde mi kaldı?.

-- Allahım sen bana sabır ver!.

-- Sabırı ne yapıcan?

-- Sana olanın aynısı bana oldu Muhittin!!..

-- Kabız mı oldun?

-- Evet!..Kabız oldum!...Bunu ille söyletmek zorunda mısın,kibar olsana biraz!.

-- Niye kibar olacağım,evli değil miyiz biz?

-- Öküzsün öküz!..Sana öküz demek öküzlere hakarettir,artık bu seferlik kusura bakmasınlar..

-- Nereye gidiyorsun,niye kalktın masadan?...Niye kibar olacak mışım?.Kibar olanlar kabız olmuyorlar mı?...Ama ben sana evlenirken söyledim,ben kibar bi adam değilim dedim,benden kibarlık bekleme dedim,vermem dedim...

Allah Allah,demek dışarı çıkamamak,kabız olmak demekmiş...Tamam yaa,ben bunu duymuştum ama unutmuşum..İnsan,olmaya olmaya zamanla kibarlığı unutuyor...

Peki o zaman,kabız olunca dışarı çıkamıyorum deniyorsa,ishal olunca ne deniyor?..: "İçeri giremiyorum..."

Zeyneeep!..Gel bak yeni bi espiri yaptım!...

Buna da gülmez ki şimdi bu....

Buna da gülmezse ben de bi daha ona espiri yapmam,gider başka kadınlara yaparım.İş yerinde bitane var zaten,espiri yapayım diye gözümün içine bakıyo....

Şu kabızlık da can sıkmaya başladı.Lifli yiyecekler iyi geliyormuş kabızlığa...

Zeyneeep!..Lifli yemekler kabızlığa iyi geliyormuş,evde lif var mı?..Yoksa,nerde satıyorlarsa,git bol bol lif al!..Bu akşam köfte yapacaktın ya, lifli köfte köfte yap!...



KİTAP GÜZEL BİŞEY


Sizin evinizde kitap var mı?...

Benim evimde var..Kimse bana "Vay kitapsız!" diyemez...

Evimin bir odasının üç duvarı boydan boya kitaplarla kaplı...

Yanlış anlaşılmasın,duvar kağıdı gibi kitapları duvara yapıştırmadım,kitaplık aldım,raflara dizdim...

Önce odanın o kısmına akvaryum koyayım dedim,balıkçıları dolaştım,japon balığı bulamadım."Abi,mevsimi değil" dediler...

Kayınbiraderim, "O köşeyi,şark köşesi yap " dedi..

Sonradan zengin olanlar,zenginlik oturana kadar ne yapacaklarını bilemezler,ben de o durumdayım."

"Şark köşesi" fikri kafama yattı..Diyarbakırdan,Mardin'den falan gelen olursa,o köşede ağırlarım,yabancılık çekmezler diye düşündüm..

Ama sonra benden ikibuçuk sene önce zengin olmuş bir arkadaşım "Sen" dedi "Bu köşeye kitaplık yap.."

O da,ondan dörtbuçuk sene önce zengin olmuş bir arkadaşının evinde görmüş,o da,oturdukları apartmana yeni taşınan bir profesörün evinde görmüş...

Profesöre ailece hoşgeldine gitmişler,profesör onları salonda,kitaplığın önünde ağırlamış,kendisi de arkasını kitaplara vererek oturmuş,o görüntüden etkilenmiş.Profesörden daha zengin olduğu halde,kendisini onun karşısında ezik hissetmiş,kendine güvenini sağlayana kadar,geçici bir süre için evine kitaplık yaptırmaya karar vermiş,evinin üç odasının bütün duvarlarını kitaplarla kaplamış..

Hatta bir tavsiye üzerine,tuvalete,
klozetin yanına küçük bir kitaplık yaptırıp,tuvaletini yapmakta zorlananlar için,heyecanlı,polisiye kitaplar koymuş..

Arkadaşım beni onun evine götürdü,kitaplığını gösterdi...

Ama ne güzel olmuş bir görseniz...

Kitaplığın en üstteki rafına beyaz kapaklı kitaplardan dizmiş iki sıra..

Onun altındaki üç sıra,kahverengi kapaklı kitaplar..

Ondan sonraki dört sıra kırmızı kapaklı kitaplar..

Sonraki iki sıra,mavi kapaklı ansiklopediler...

Bir renk cümbüşü,uyum harikası,dekorasyon mucizesi...

Yerdeki halı,pencerelerdeki perdeler,koltuklar,terlikler,herşey kitaplarla son derece uyumlu..

Ayrıca her raftaki kitapların kalınlıkları da aynı..

Elinde cetvelle kitapçıları dolaşmış,yüz tane iki santim,yüz tane üç santim,yüz tane dört santim kalınlığında kitaplar almış,kalınlıklarına göre raflara dizmiş.Bakıyorsun,arada sırıtan tek bir kitap yok..

"Ayrıca,kitaplar beni kültürlü de gösteriyor.." dedi..

"Bak şimdi,kitaplığın önünde durayım,bana bir bak!"

Gitti,kitaplığın önünde durdu,hakikaten de,sanki o gitti,onun yerine başka biri geldi..Sanki derin bir profesör,geniş bir bilim adamı,dünyayı yalayıp yutmuş,herşeyi bilen bir düşünce adamı sanki..

Şaşırdım kaldım.

İnsan,o derece önemli biri gibi görünüyor kitapların önünde..

"Bir de arkamda kitaplar olmadan bak!" dedi.Kitaplığın yanından ayrıldı,o anda bütün önemi kayboldu gitti...

Ben de o zaman karar verdim,evimin büyük bir odasının üç duvarını kitaplarla kapladım,kitapların renklerine uygun halı,perde,mobilya aldım,odayı bir görseniz,bir canlandı,renk geldi,kalite geldi..

Eve gelen misafirleri kitaplığın olduğu odada ağırlıyorum,arkamı da kitaplığa vererek oturuyorum,kendimi en az yüzde seksenbeş fazladan önemli biri gibi hissediyorum,neredeyse bir o kadar da hissettiriyorum..

Bir arkadaşım "Sen bu kitapları okuyor musun?" diye sordu..Kitaplar aynı zamanda okunabiliyorlar da,biliyorum.Açıp baktım içlerinde ne var diye,birtakım yazılar var,herhalde onlar okunuyor..

Ama hiç vaktim yok.İş hayatım çok yoğun,zenginlik çok yorucu,kitaba ayıracak zamanım yok.

Bazan hafta sonları,çekeyim raftan bir kitap,çıkayım balkona,açıp okuyayım,gelen geçen beni kitap okurken görsün "Ne kadar önemli bir şahıs" desinler istiyorum ama raftan bir kitap alsam,öteki kitaplar yana yatacak,kitaplığın görüntüsü bozulacak,bütün odanın tadı kaçacak diye korkuyorum..

Dekorasyon bir bütündür,parçalanamaz......



SAKAL...


Biliyordum!...

Boşuna sakal bırakmadığımı biliyordum!...

Kendimi bildim bileli sakalım var...

(Kendimi yirmibeş yaşında bildim.Ondan önce kendimi başkası sanıyordum..)

Dün gibi hatırlıyorum...

Yüzümdeki ilk tüyler...

Başımda kavak yellerinin estiği,sorumsuz blue çağları...

Daha sonra çocuğun erkeğe kestiği, tüylerin kıla,kılların sakala döndüğü yıllar...

Tıpkı bir tohumun filize,filizin bitkiye,bitkinin ağaca,ağacın ormana dönüşmesi gibi...

Bereketli yanaklar üzerinde,büyük bir kıl ormanı...

Kıl kıl büyüttüğüm,üzerine titrediğim,bi an olsun yüzümden ayırmadığım,yüzümün nuru sakalım...

Önce sarı,sonra siyah,sonra kızıla çalan ve sonra kaçınılmaz olana,beyaza varan,bedeli ödenmiş,çileli sakalım...

Her zaman birlikteydik..Hep yanımda,hep yanağımdaydı..

Birlikte büyüdük,birlikte yaşlandık...

Ama hiç kimse,hiç bi zaman bana "Sakal sana yakışıyor...İyi yapmışsın bırakmakla.." demedi..

Kes dediler!...

Yıllarca "Kes şu sakalını!..Sakal seni çok yaşlı gösteriyor!..Zaten tipsizsin,bi de sakal bırakınca selam vermeye bile korkuyoruz!.." dediler!..

Direndim!..Boyun eğmedim!..Karşı çıktım!..Mücadele ettim!..

O mücadelemde kimse yanımda değildi..

Yalnızdım..

İçimdeki çocukla,yüzümdeki sakaldan başka kimsem yoktu..

İçimdeki çocuğa sarılıp,yüzümdeki sakala tutunup uyuyordum..

Her sabah iki elimle sakalıma sıkı sıkı tutunmuş bir halde uyanırken buluyordum kendimi..

Dost bildiklerim,yüzüme gülüp,arkamdan sakalımı çekiştiriyorlardı..

Aldırmadım..

"Olsun be!." dedim...

Ama öte yandan,neden sakal bıraktığımı da bilmiyordum..

"İçimden geliyor" diyordum soranlara..

"Yüzümü sıcak tutuyor" diyordum..

"Seviyorum sakallı olmayı" diyordum..

Ama için için biliyordum daha önemli bir sebebi olduğunu..

Hissediyordum...

Ve yıllar sonra bugün,haklı olduğumu gördüm..

"Avustralya'da bir Üniversite,sakalın faydalı olduğunu açıkladı.."

Üniversite,sakalın cildi güneş ışınlarından yüzde doksan oranında koruduğunu,sonu kötüye gidecek cilt rahatsızlıklarını önlediğini açıkladı...

Artık yalnız değilim...

Artık kimsesiz değilim..

Yarın güneş başka türlü doğacak üzerime...

(Hava açık olursa tabi)

Artık korkmuyorum...

Artık güçlü bir sebebim var..

Bilim var,sağlık var...

Kim bundan sonra bana "Kes şu sakalını,hiç yakışmıyor" diyebilir??

-- Hey dostum,dur bi dakika!...Sağlık mı önemli,görüntü mü??...

Mutluyum..Mes'udum..İhtiyarım ama bahtiyarım...

Beni mutlu eden,bana tutacak bir bilim dalı uzatan Avustralya Üniversitesinin çok değerli bilim adamlarını sevgiyle kucaklıyorum..

Bana sevinç verdiniz,umut verdiniz,dayanacak,direnecek güç verdiniz.

İyi ki varsınız...



BU EV KİMİN?

                                                 
Karım beni evden kovdu...

Kavga etmedik...

Bana "Defol git bu evden" de demedi ama eve gidemiyorum..

Senelerce dişimden tırnağımdan artırıp biriktirdiğim paralarla aldığım,tapusu benim üzerime olan evimin keyfini süremiyorum..Çünkü karım evi ele geçirdi,benim evim,benim evim olmaktan çıktı..

Karım evi,sinsi bir bilinçaltı planla yavaş yavaş ele geçirdi..

Önce mutfaktan başladı..

Ne zaman mutfağa girsem,"Çık çık çık çık çık!..Ne işin var senin mutfakta?.Ne istiyorsan söyle,ben getiririm!." diyerek bana mutfağı yasakladı..

Ev benim ya,gecemi gündüzüme katarak çalışmışım,emek vermişim,alınterimle kazandığım parayla satın almışım,arada bir odaları,mutfağı,tuvaleti dolaşıp,ressamın başarılı bulduğu tablosuna beğeniyle bakması gibi,evin duvarlarına,tavanlara,kirişlere,kolonlara bakıyorum,bir ev almayı başarmış olmanın erkeksi gururunu yaşıyorum..

Bir erkek için evinin olması çok önemli..

Bizim sülalede görücü usulü evlenmek gelenektir.Ben de geleneğe uyup,görücü usulü evlendim..

Görücü usulü evliliğin de biliyorsunuz ilk maddesi ev..Kızı isterken sorulan ilk soru,"Evi var mı?.." Eğer ilk soruyu cevaplayamazsan,ötekileri sormuyorlar,"Telefonunuzu bırakın,biz sizi ararız." diyorlar...

Aslında görücü usulü değil,"Sevici usulü"evlenmek isterdim.

Önceden tanıyarak,severek,sevişerek,bir süre flört ettikten sonra evlenmek isterdim ama ona tipim müsait değil,flört işlerini de beceremem..

Bizler görücü usulü erkekleriz..

Ancak onu becerebiliriz,o da kendimize ait bir evimiz ve sigortalı iyi bir işimiz varsa..

Çünkü iyi bir maaş ve kendine ait bir ev,insanın tipine en az yüzde altmışbeş katkı sağlıyor,erkeği daha çekici yapıyor..

Bugün yaşayan bir çok insan varlıklarını müteahhitlere borçludur..

Eğer müteahhitler o evleri yapmasalardı,babalar o evleri almasalardı,anneler evi yok diye onlarla evlenmeyecek,o insanlar da dünyaya gelmeyeceklerdi...

Kadınlar,kendilerini güldüren erkeklerden hoşlanır,evi olan erkeklerle evlenirler..

Madem şart budur,adım da Hıdır,öyleyse bir evim olmalı deyip,dişimden tırnağımdan,midemden barsağımdan,ceketten pantolondan artırıp biriktirdim,ev sahibi oldum..

Evin tapusunun bir kopyasını postayla evlenmek istediğim kızın ailesine gönderdim,yanına da "Şu gün kızınızı istemeye geleceğiz" diye bir not iliştirdim,tapuyu görünce telefon ettiler,"Buraya kadar zahmet etmeyin,adresi söyleyin,biz kızı bir arabaya bindirip göndeririz" dediler..

Çok mu abarttım,çok mu acımasız ifade ettim acaba?..

Hayır,az bile..

Acımadan düzelmez böyle şeyler..

Sözüm bütün kadınlara değil zaten..Erkeği sadece geçim ve güvenlik kaynağı olarak görenlere..

Gelelim karıma...

Meğer ben evi kendime değil,karıma almışım..Beni mutfaktan sonra misafir odasına da sokmamaya başladı.

-- "Ne işin var senin burda!..Burası misafir odası,git gasteni başka yerde oku!..."

Sonra banyo gitti..

Küvetli keyifler,tatlı tatlı sabunlanmalar,yıkanırken bağıra bağıra şiir okumalar sona erdi...

Evet ben yıkanırken şarkı söylemem,şiir okurum..Şiir sesim daha güzeldir o yüzden.

Ne zaman yarım saatten fazla banyoda kalsam,kapıdan bağırmaya başladı karım,

-- Çıkamadın bitürlü!..N'apıyosun iki saattir,deliğe mi düştün??..

-- Ne oldu,banyo mu yapacaksın?

-- Hayır.

-- Tuvalete mi gireceksin?

-- Hayır.

-- Burdan istediğin bişey mi var?.Temizlik mi yapacaksın?

-- Hayır.

-- O zaman nedir derdin?

-- Ama iki saat oldu,n'apıyorsun içerde??...

İki saat dediği,yarım saat..

Sanırım keyifli keyifli banyo yapmam rahatsız ediyor onu..

Kimse bir başkasının kendisinden daha keyifli olmasını istemez..

Sonra Pazar keyfimi aldı elimden,

-- Hadi hadi öğlen oldu,temizlik yapacağım,defol kahveye mi gideceksin,nereye gideceksen!...

Pazar günleri en büyük keyfim,kahvaltı sırasında TRT'de yayınlanan kovboy filmlerini seyretmekti,o da gitti elimden..

Pazar sabahları keyifli bir kahvaltı yaparken,bir yandan da TRT'de yayınlanan kovboy filmini seyredemeyeceksen,bir evinin olmasının ne anlamı var?..

Otelde kalır gibi kalmaya başladım kendi evimde..

Sabah kalkıyorum,işe gidiyorum,akşam geliyorum,yemek yiyorum,televizyonda haberlere bakıyorum,daha hava durumu başlamadan,

-- Misafir gelecek,yemeğini yediysen git artık!.

-- Gelsinler.Benim ne zararım var misafire?

-- Olmaz.Hayriye hanımlar gelecek,kadın kadına oturacağız,senin ne işin var evde,gidecek biyerin yok mu?

Yok...

Nereye gideceğim?..

Bir kahvehane var gittiğim,o da bazan erken kapanıyor,başka gidecek bir yer de yok,eve erken gitmeyeyim,kadın kadına oturuyorlar,bir erkek görürlerse paniğe kapılıp kendilerini balkondan atmasınlar diye,kışın ayazında onikiye kadar sokaklarda dolaşıyorum...

Sonunda karıma bir teklif yaptım,

-- Naciye ben bu evi satayım sana...Zaten evi tamamen ele geçirdin,işin resmi tarafını da halledelim de rahat edelim.Ben kendi evimde rahat olamamaktan rahatsız oluyorum.Ev senin olsun,ben senin evinde kalıyor gibi olayım.Sana kira da öderim.Kira ödersem belki beni biraz rahat bırakırsın..

-- Benim param yok ki.Nasıl alacağım evi senden?

-- Kiradan düşeriz..

Baktım böyle olmayacak,kredi mredi,borç morç,iş yerinde de biraz çaldım çırptım,bir ev daha aldım..

Artık karımın olduğu benim evime sadece yatmaya ve yemek yemeye gidiyorum,onların dışında kalan bütün zamanımı karımın olmadığı öbür benim evimde geçiriyorum.

Karım "Arada bir geleyim,temizlik yapayım" diyor ama hayır!..

Yanına bile yaklaştırmam..

Evin nerede olduğunu bile söylemiyorum.

Bu işler temizlikle başlar.Sonra temizlediğin yere kokun siner,kendi bölgen ilan eder,sahiplenirsin..

Bu evimden de kovulmak istemiyorum.Rahatım iyi.Pazar günleri TRT'de yayınlanan kovboy filmlerine de kavuştum.Keyfime diyecek yok.

Daha sonra,bu evi de elimden almayacağına yemin ettirip,karımın arada bir bana gelmesine izin verdim...

Bana misafirliğe geliyor,çay içiyoruz sohbet ediyoruz ama ona hala güvenemiyorum,bu evi de elimden alacak diye korkuyorum..

Çünkü çay içerken gözleri fıldır fıldır,etrafı kolaçan ediyor....

.

BULMACA...


Yine takıldım gazetenin bulmacasına...

Koymuşlar evde gazeteyi gözümün önüne,sehpanın üzerine...En üstte de bulmaca eki...

Sanki bana meydan okuyor...

Meydan okunmasına da hiç tahammülüm yoktur,hemen karşılık veririm...

Aldım,beş dakkada çözdüm,sonuna kadar geldim..

Halbuki bulmacaları hiç sevmem...

Çözüyorsun da ne oluyor?..Neyi kanıtlıyorsun?..Bilgili olduğunu mu?..

Bilgiliysen,bilgini kendine sakla!..

İnsan kendine bile bilgiçlik taslamamalı...

Bulmacalar zaten genellikle aptal tuzağıdır..Hep kolay şeyler sorarlar..Bilin de,kendinizi bilgili,kültürlü,önemli biri sanın diye...

Şu soruya bakar mısınız Allahaşkına?...

"Su sesi..." 

Bunu bilmeyecek ne var?..Su sesi : Şırıl...

-- Ne dedin Hüsnü?..

-- Sana demedim...İnsanların zekalarıyla alay ediyor bunlar..

-- Ne soruyolar?

-- Su sesi...

-- Kaç harfli?

-- Beş harfli.

-- Şırıl'dır..

-- Şırıldır tabi,başka ne olacak?...Yok...Şırıl olmuyor...

-- Nasıl olmuyo?..Beş harfli demedin mi?

-- Evet ama olmuyor işte..Ben de şırıl biliyordum,demek ki değilmiş..

-- Beş harfli mi dediydin?

-- Evet..

-- Yukardan aşağı mı,soldan sağa mı?

-- Ne farkeder Necmiye,su sesi işte..

-- Hayır yani,yukardan aşağı musluktan akan suyun sesi mi,soldan sağa akan dere suyu mu?.İkisi farklı farklı ses çıkarır,ondan dedim..

-- Öyle bişey yazmıyor,su sesi diyor..

-- Lıkır'ı bi dene bakayım olacak mı?

-- Lıkır mı?..

-- Evet..Suyu lıkır lıkır içersin ya...

-- Bakayım oluyor muu...Hayır,olmuyor,başka bişey olacak..

-- Olması lazım Hüsnü..Lıkır beş harfli işte..

-- Olmuyo Necmiye,baktım,olmuyo..

-- Gulüp'tür o zaman..

-- Kulüp mü??

-- Kulüp değil,gulüp...Şişeden su içerken "gulüp..gulüp..gulüp" diye ses çıkar ya...Şişeden
su içerken çıkan ses diye mi soruyo?

-- Hayır,sadece "Su sesi" diyor..

-- Gürül'dür o zaman..Gürül gürül akar ya su?..

-- Yok..Gürül de olmuyor...

-- Olmuyorsa boşver Hüsnü,bulmak zorunda mısın?.

-- Hayır canım,ne münasebet,mecbur değilim elbet..Ama su sesi ne olabilir ki?..

Torunum Ayşe geldi yanımıza...

-- Babaanne n'apıyosunuz?

-- Deden bulmaca çözüyor da kızım,bi soruda takıldı..

-- Bişeye takılmadım Necmiye..Şunu bulayım,bırakacağım zaten..Hiç sevmem bulmacaları...

-- Soru ne dedecim?

-- Su sesi.

-- Kaç harfli?

-- Beş harfli.

-- İçme suyu mu,musluk suyu mu?

-- Kızım,ne farkeder??

-- Ama dede,içme suyu daha temizdir,başka türlü ses çıkarır.Oysa ki musluk suyunun içinde bisürü mikrop,bakteri falan olduğu için,o mikropların,bakterilerin sesleri de su sesine karışır,başka türlü ses çıkar..

-- Mikroplarla,bakteriler ses mi çıkarıyorlar?

-- Çıkarmıyorlar mı?

-- Okuyorsunuz ama nerenizle okuyorsunuz bilmiyorum ki...

Sonra oğlumla karısı işten geldiler..

-- Hayırdır baba,bulmaca mı çözüyorsun?..Hani sen sevmezdin bulmacaları?

-- Yok yahu,koymuşsunuz bulmacayı gözümün önüne...Bitirmeden bırakırsam kafama takılır
diye..

-- Soru ne?

-- Su sesi..

-- "Haşşşşş!.."

-- Noluyo oğlum???

-- Su sesi demedin mi?..Su sesi : "Haşşşşş..."

-- Oğlum,haşşş diye su sesi mi olur,saçmalama..

-- Bi bakıver Hüsnü?..Belki de haşş'tır..

-- Allah Allaaah...Yahu,haşşş diye su sesi mi olur?..

-- Valla sen bilirsin baba ama hamamda haşşş diye dökünüp de yıkanıyo insanlar..

-- Tövbe tövbeee..Olmuyo işte,haşş değil..Hem haş kaç harfli ki?

Sonra gelinim dahil oldu..

-- "Pıtpıt" olmasın baba?

-- Pıtpıt mı??

-- Dün mutfağın musluğu damlatıyordu pıt pıt diye,ordan aklıma geldi..

-- Pıt pıt olmaz kızım,pıt pıt altı harfli..Bize beş harfli su sesi lazım..

-- "Fışır" ı bi deneyin babacım,oluyo mu acaba?

-- Fışır ne kızım??

-- Ay Hüsnü,sen de hemen herşeye karşı çıkma!..Bi bak,belki de fışır'dır..Fışır,fışkıran suyun sesi mi kızım?

-- Evet annecim..

-- Fışır oldu mu Hüsnü?

-- Olmadı..Fışır değil,başka bişey olacak..

-- Benim karnım acıktı!.

-- Tamam kızım,şu su sesini bulalım da bi...

-- Baba,Şakır'ı denesene..

-- Şakır mı??

-- Yağmur yağar ya şakır şakır?..

-- Bak o olabilir,hem beş harfli..

-- Kesin şakır'dır..

-- Şakır değil,olmuyor...

-- "Cılop" u dene Hüsnü?..Suya taş atarsın,cılop diye ses çıkar ya?..

-- Clop dört harfli Necmiye..

-- Nasıl dört harfli?..C..ı..l..o..p...Beş harfli.

-- Necmiye,söylerken beş harfli de,yazarken dört harfli..

-- O zaman sen de yazma,söyle!.

-- Kime söyleyeceğim?

-- Gazetenin telefon numarası yok mu orda,ara,söyle..

-- Saçmalama Necmiye...

-- Allah Allah,nedir acaba su sesi?..

-- Su sesi..Su sesi..Su sesi..Su sesi?...

-- Su sesi..Su sesi..Su sesi..Su sesi?..

-- Su sesi..Su sesi..Su sesi..Su sesi..Su sesi?...

-- Anne,karnım acıktııı!..

-- Kızım sabret azıcık,şu su sesini bulalım hele?.Su sesi..Su sesi?..

-- Su sesi..Su sesi..Su sesi?...

-- Anne yaaa?...

-- Kızım sen kızı mutfağa götür,yedir bişeyler,biz buluruz su sesini..

-- Tamam anne...

-- Su sesi..Su sesi..Su sesi..Su sesi?...

-- Şıkır!.

-- Şokur!.

-- Fokur!

-- Haşırt!

-- Şorrrr!

-- Şarrrr!..

-- Yürüyün mutfağa gidiyoruz,suyun sesini yerinde dinleyip öğreneceğiz...

Mutfağa gittik,mutfaktaki musluğu açtık,kafalarımızı yaklaştırdık,kulak kesildik,suyun nasıl ses çıkardığını bizzat suyun kendisinden öğrenmeye çalıştık..

-- Tırrrrrrr!..

-- Oğlum,tırrr diye su sesi olmaz..Su evye'ye çarpıyor da o ses çıkıyor,hele biraz aksın bakalım..

-- Açayım mı biraz daha musluğu Hüsnü?

-- Aç bakalım..

-- Şırrrrr!

-- Şurrrr!

-- Şorrrr!

-- Beş harfli olacak ha?..Beş harften fazla olan sesleri dikkate almayın...

-- Böyle olmuyo baba,su lavaboya çarpıyo,hangisi su sesi,hangisi lavabo sesi anlaşılmıyo..

-- Ne yapıcaz peki?

-- Sürahiden,süngerin üzerine boşaltalım suyu,daha sessiz olur,suyun gerçek sesini
duyabiliriz..

-- İyi fikir..Necmiye,doldur sürahiyi..Kızım ver ordan süngeri...

Süngeri evyenin içine koyduk,yukardan sürahiyle süngerin ortasına suyu azar azar döktük,

"Ssssss" diye bi ses çıktı..

Trabzonda yaşayan abimi aradım,su sesini ona sordum..Köyde yaşadığı için orda her türlü su var..Irmak,dere,çay,kuyu,köy çeşmesi,yalak...Ondan da bi sonuç çıkmadı..

Sabaha karşı üçe kadar oraya uygun bir su sesi bulmaya çalıştık,bulamadık.. 

Yattık ama beni uyku tutmadı,şırıl,mırıl,foşurt,fışırt diye diye sabahı ettim...

Sabah olunca koştum bakkala,su sesinin ne olduğunu öğrenmek için ertesi günkü gazeteyi aldım...

Açtım,bulmacanın cevaplarına baktım,su sesi "Şırıl" mış...Halbu ki biz şırıl'ı bulmuştuk ama onunla bağlantılı bir sorunun cevabını yanlış yazmışım,o yüzden şırıl'ı oraya
yerleştirememişiz...

Hiç sevmem bulmacaları da,meydan okunmasına dayanamıyorum ondan....


KUŞ SESLERİ...


Güzel bir pazar günüdür...

İhsan bey erkenden,herkesten önce kalkar..

O güzel günü kaçırmamak,sabahının en erken saatinden,akşamının en geç saatine kadar yaşamak ister..
       
İkinci kat salonun penceresini açar,içeriye dolan,sabahın temiz,üşütmeyen serin havasını içine çeker..

-- Ohhh!..İşte ben hava diye buna derim..Gün bu,güneş bu!...Kaçırmamak lazım bu güzel günü...

Hala tembel tembel uyuyan ev ahalisine seslenir.. 

-- Ey ahali!..Haydi kalkın artık!..Bu güzel günü kaçırmayın...Tertemiz bir hava,pırıl pırıl bir güneş sizi bekliyor...

Uykumu da almışım,iyice dinlenmişim,benden güçlüsü,benden mutlusu yok bugün!...

Heeey!..Ahalii!..Kime diyorum?..

Tembellik etmeyin,kalkın artık..Şu güzelim kuş seslerini kaçırmayın!...

Ağaçlar,çiçekler,böcekler,tabiat bizi çağırıyor...

Koşuşturan insanlar..Korna sesleri..Havlayan köpekler...

Pijamalarını dökünür,elbiselerini giyer..                                                                                                 
-- Meliiikeee!..Haydi karıcığım,kalk artık.Kahvaltıyı hazırla,ailece güzel bir kahvaltı yapalım...
                                                        
Yok yok,ben bugün çok mutluyum,kahvaltıyı ben hazırlayayım...
 Melikeee?..Esraaa?..Nurgüüül..Mehmeeet?..Haydi oğlum,haydi kızım,kalkın,bu muhteşem günü kaçırmayın!..

Bu güzel gün bize Tanrının hediyesi..Hediyeyi geri çevirmek olmaz...

Küçük kızı Esra gelir İhsan beyin...

O da erken kalkmıştır ama günün güzelliğinin tadını çıkarmak için değil,dışarı çıkıp sevgilisiyle buluşmak için..

Bir de asortik giyinmiştir ki,mini etek falan,insanın kızmaması için çok iyi gününde olması gerekir..

İhsan bey de bugün o günündedir..İyi gününde yani... 

-- Günaydın babacım..

-- Günaydın güzel kızım...Nereye böyle sabahın erken saatinde süslenmişsin,püslenmişsin?..

-- Arkadaşımla buluşacağım baba..

-- Arkadaş?...Nasıl bir arkadaş bu?..

-- Erkek arkadaşım baba..

-- Kızım ben sana erkek arkadaş,merkek arkadaş istemem dememiş miydim?.

-- Aman babaaa?..Hangi çağda yaşıyoruz?..

-- Tamam kızım..Haklısın..Bu güzel günde kimsenin tadını kaçırmayayım..Sana güveniyorum...Eteğin biraz kısa değil mi sanki?..

-- Aman babaaa?..

-- Doğru söylüyorsun kızım..Haklısın..Namus insanın kafasının içindedir...Çık,eğlen,keyfine bak,bu güzel günün tadını çıkar...

İhsan beyin karısı Melike gelir..Elindeki kağıdı İhsan beye uzatır..

-- Nedir bu Melike?

-- Fatura,İhsan...

-- Fatura?...Ne faturası??

-- Elektrik faturası...Bugün son günü..

-- Öyle mi?...Oooo...Çok değil mi bu?...

Neyse...Olsun...Madem yaktık,ödeyeceğiz...

Tamam..Hallederim..Hiç bişey bugün benim tadımı kaçıramaz..

Tertemiz bir hava..Pırıl pırıl bir güneş..Cıvıl cıvıl kuş sesleri..

Ihlamur kokuları..Ağaçlar,çiçekler,böcekler...

Havlayan sevimli köpekler...

Haydi güzel bir kahvaltı yapalım,sonra da gün kaçmadan ben çıkıp yürüyüş yapayım...

İhsan beyin büyük kızı Nurgül gelir..

-- Nedir bu kızım?.

-- Su faturası baba.. 

-- Su faturası?...Oooo,bu ne???...

Olsun...Madem harcadık,ödeyeceğiz...

Haydi hep birlikte kahvaltı yapıp,birlikte yürüyüşe çıkalım..Bu güzel günün hakkını verelim..Kuş sesleri...

-- Kirayı hallettin mi İhsan?

-- Ne kirası Melike?...Haaa..Bugün kira günüüü...Doğru ya...Ben de diyorum niye benim cebimde bu kadar çok para var?...

Tamam..Kirayı da hallederim.Kuş sesleri..
                                                              
Allah Allah,güneş nereye gitti?

-- Güneş orda baba?..
           
-- Doğru,ordaymış...

İhsan beyin oğlu Mehmet,elini açarak gelir..

-- Ne oldu oğlum?

-- Ayakkabı parası baba..

-- Ne ayakkabısı oğlum?..

-- Spor ayakkabı baba..Dün söyledim ya sana..Bugün vereceğini söylemiştin..

-- Doğru ya..Bugün vereceğimi söylemiştim...

İhsan bey elini cebine atar,oğluna söz verdiği ayakkabı parasını çıkarır verir..

-- Bağcık almayacağım baba,ayakkabı alacağım..

-- Oğlum nasıl bir ayakkabı bu?..
Al bakalım..Hepsi bu..Daha elektrik faturası,su faturası,kira,geriye bişey kalmıyo...

Hava da bugün ne kadar sıkıntılı...

Şu köpek de sabahtan beri hav hav hav hav hav...

Yok mudur bunun bi sahibi?..

-- Bana da para ver İhsan,bugün misafir gelecek,alışverişe çıkacağım..

-- Ne kadar istiyorsun?

-- Yüz lira ver işte,anca..

-- Al bakalım...Yağmur mu başladı??

-- Ne yağmuru baba.Hava günlük güneşlik..

-- Şu şehrin gürültüsü de...

Korna sesleri bir yandan,düt düt düt düt düt..

Biyandan köpekler,hav hav hav hav hav..

Kuşlar biyandan,cik cik cik cik cik ...

Sen nereye gidiyorsun kızım?..

O kıyafet ne öyle,çıplaklar kampına mı gidiyorsun??..
Git üzerine doğru dürüst bişeyler giy,böyle çıkamazsın sokağa..

-- Ama baba?..

-- Başlatma şimdi babandan?..Hadi hadiii,git üzerini değiştir bakayım...

Hani Kahvaltı Melike?...

Bi sabah kalktığımda da kahvaltıyı hazır göreyim yahu...

İstemiyorum!..Kahvaltı yapmayacağım!..Ben gidiyorum..

-- Nereye İhsan?

-- Nereye olacak,yatmaya...Akşama kadar yatacağım,hiç kalkmayacağım...

Kalkacaksın,dışarı çıkacaksın da ne olacak?..

Ne var dışarda?..Hiçbişey yok dışarda..

Hava kirliliği,gürültü,kediler,köpekler,kuş sesleri..

Hele şu kuş seslerine sinir oluyorum..Cır cır cır cır,cik cik cik cik...Ne ötüyorsunuz?..Derdiniz ne?...

Ötmeyin kardeşim..Sizin yüzünüzden doğru dürüst uyku uyuyamıyoruz....

-- Nooldu şimdi babama?. 

-- Bilmem..Sabah kalktığında çok mutluydu..

-- Kuş sesleri yüzündendir..Kuş sesleri sinirini bozdu..Bazan gün oluyo ben de çok rahatsız oluyorum kuş seslerinden..

-- Hepsi de bizim bahçeye dadandı..Şu kuşları kovmak lazım burdan..

-- Doğru söylüyorsun,kuş sesleri yüzünden ne huzur kaldı ne bişey...Oğlum git şu kuşları kovala bahçeden..

-- Tamam anne....

FÖTÜR ŞAPKA


Şemsi bey, bir öğle üzeri, televizyonun karşısında gazete okumakta,karısı Cemile de yanında örgü örmektedir...

Televizyonun, hayatlarındaki yadsınamaz varlığını kabul ettikten sonra onunla yaşamasını öğrenmişlerdir...

Arada bir televizyona da bakarak onu da ihmal etmezler..

Şemsi bey,gazetesinden başını kaldırır,yakın gözlüğünü çıkarır, uzak gözlüğünü takıp,uzaklara dalar..

- Ben neden hiç fötür şapka takmadım Cemile?..

- Bana mı diyorsun Şemsi?.

- Evet...Gazetede bir fotoğraf gördüm de..Fötür şapkalı bir adam..Tipi de bana benziyor..Onu görünce dedim, keşke ben de fötür şapka taksaymışım, bana yakışırmış..

- Yakışırdı tabi,sen yakışıklı adamsın, sana herşey yakışırdı..

- Yakışırdı yakışırdı,benim kafam fötür kafa..

Niye aklıma gelmedi ki hiç fötür şapka takmak?..Aklıma gelse kesin takardım..

- Olsun canım, ne var bunda üzülecek?.Ben de hiç fötür başörtü takmadım.

- Sen fötür nedir bilmiyorsun..Fötür başörtü diye birşey yok.

- Yapmazsanız olmaz tabi...Herşeyi kendinize yapın..Herşey sizin için, herşey erkekler için...İstemezsiniz tabi bizim de sizinle aynı şeyleri giymemizi.İşinize gelmez,bizimle eşit olmak istemezsiniz...

- Benimle eşit olmak mı istiyorsun Cemile?.. Tamam.Eşit olalım. Benim için farketmez..

- Yooo, geçti artık..Sen onu ben söylemeden önce diyecektin...

- Ya Cemile, git Allah aşkına !

- Nereye gideceğim?..Gidecek yerim mi var?..Anam öldü,babam öldü,Elazığ'da bir kız kardeşim var, ona da gidemem kocası beni evine sokmuyor..

- Niye ?

- Anlattım ya sana, kız kardeşimle evlenmesini hiç istememiştim.Evlenmesinler diye arabasına uyuşturucu koyup polise şikayet etmiştim.

- Ben onu bilmiyorum.Hapse mi girdi adam ?

- Yok girmedi.Polis arabada arama yaptı,uyuşturucu paketlerinden karbonat çıktı.

- Adamın arabasına karbonat mı koydun ?..

- Ayy Şemsi, uyuşturucuyu nereden bulucam da koyucam Allah aşkına ?..

- Cemile sen hakkaten gerizekalısın...Ya o karbonatlar uyuşturucu çıksaydı ?..

Şemsi bey fötür şapka takamamış ama bunu fena halde kafasına takmış,fötürsüz geçen yıllarına üzülmektedir.Lavaboda,aynanın önünde,elinde macun sıkılmış diş fırşası,aynaya dalıp gitmiştir.

- Şemsi n'apıyorsun yarım saattir içerde ?..

- Ben niye hiç fötür şapka takmadım Cemile, ona üzülüyorum...

- Fötür nedir Şemsi ?

- Hani Süleyman Demirel'in şapkası vardı ya, o işte fötür şapka..

- Ama o sana olmazdı ki.Demirel'in kafası seninkinden daha büyük.

- Demirel'in şapkasını demiyorum.Alırdım başka biyerden kafama göre olanını..

- Başka yerde var mıydı ki ?

- Nasıl var mıydı ki ?

- Ne bileyim, herkes Demirel'in şapkasını kapmaya çalışıyordu ya,o şapkadan başka yerde satılmıyor, bir tek onda var sandım..

- Çok pişmanım Cemile..Hayatımın en güzel, en olgun yılları fötür şapka takmadan geçmiş farkında değilim..

- Ayy Şemsi,ne var bunda bu kadar büyütecek?..Fötür şapka istiyorsan,git al bir fötür şapka..İstiyorsan parasını ben vereyim.

- Ver.

- Vereyim,cüzdanın nerde, ceketinin cebinde mi ?

- Çok geç artık Cemile, çok geç..Fötür şapka benim ellili yaşlarımın şapkasıydı.

Elli,ellibir,elliiki, elliüç,ellidört,ellibeş, ellialtı,elliyedi, ellidokuz...

- Ellisekizi atladın.

- Olsun o sene giymezdim,kafam dinlenirdi..

Emekli Şemsi beyin fötr şapka üzüntüsü,ailece yedikleri akşam yemeğinde de devam etmektedir.

- Baba niye yemiyorsun yemeğini ?

- Hayırlı olsun çocuklar.Babanız kafaya takacak yeni birşey buldu. " Ben niye hiç fötür şapka takmadım" diye sabahtan beri dolanıp duruyor evin içinde.

- Fötür şapka değil anne "fötr şapka."

- Fötür şapka işte.

- Fötür değil anne, onun doğrusu "fötr" 

- "Fötr !"

- Evet.

- Aman !.. Ben diyemem onu.Dilim boğazıma kaçıyordu az kaldı..

- Fötür şapka yakışırmış babama..

- Oğlum,zaten sabahtan beri fötür şapka diye diye deli etti beni,bir de siz kışkırtmayın şimdi,başlamasın yine.

- Neden Cemile ?..

- Neden mi başlamayasın ?

- Yok hayır, neden aklıma gelmedi fötür şapka takmak?..

Alırdım bir fötür şapka,takardım kafama,çıkardım sokağa,gelene geçene tanıdıklara fötür şapkamı çıkarır çıkarır selam verirdim..

Fötür şapkayı takması kadar,çıkarıp selam vermesi de güzel..

Bir yandan da ona üzülüyorum,tanıdıklarıma güzel selam veremedim...

- Bir de smokin giyerdin baba,eline de bir baston alırdın. "Şarlo" gibi...

- O şekilde sokağa çıkarsan şarlo derler tabi.

- Yok anne,Şarlo dediğim " Çarli Çaplin.."

- Ben bilmem Çarli marli,ben kocama şarlo dedirtmem.

- Babacım,alayım mı sana bir fötr şapka ?

- Yok kızım, hiç hevesim yok.

- Hevesin yoksa o zaman niye kafana taktın Şemsi ?

- Şimdi hevesim yok ama kırklı ellili yaşlarda bir sürü hevesim vardı.Aklıma gelse, o heveslerden biriyle bir fötür şapka alırdım kendime.Bunun pişmanlığı içindeyim..

O yıllarda hep bi eksiklik hissederdim."Birşey eksik,birşey eksik" derdim,meğer o eksiklik fötür şapkaymış..

Şemsi bey, fötr şapka üzüntüsünden,ağzına bir lokma koymadan masadan kalkıp gider.Cemile,arkasından kızına dert yanar.

- Ama böyle de olmaz ki kızım..Hepimizin pişmanlıkları var.Oturup pişmanlıklarımıza mı üzüleceğiz, hayatımıza mı devam edeceğiz?..

Benim pişmanlıklarım yok mu?..

Mesela seni doğurduğuma çok pişman olmuştum.Çünkü doğduğunda o kadar çirkindin ki,ayı yavrusuna benziyordun.

- Ayı yavrusu??

- Evet..Büyüdükçe değiştin, güzelleştin ama ben nerden bileyim senin büyüyeceğini..

Bir hafta geçmiş,Şemsi bey hala,zamanında fötr şapka takmamış olmasının üzüntüsünü üzerinden atamamıştır.Cemile o öğleden sonra yatak odasına girdiğinde Şemsi'yi ağlarken görür.

- N'apıyorsun Şemsi ??

- İçim acıyor Cemile..Fötürsüz geçen yıllarıma ağlıyorum..

- Ayy Şemsi saçmalama..Yaşayamadığın bir bu mu var sanki de,oturmuş fötür şapka takmadım diye ağlıyorsun ?

- Bilmiyorum Cemile...Gazetede o fötürlü adamın fotoğrafını görünce...Onun yerinde ben olabilirdim..Fötürlü ortamlara girerdim.Başka bir adam olurdum.Herşey başka türlü olabilirdi,belki beni daha çok severdin...

- Yok öyle birşey Şemsi..Ben senin fötürsüz halini sevdim..Hiç bir gün "Niye bu adam fötürsüz,niye hiç fötür takmıyor ?" diye düşünmedim..Fötürün benim için hiç önemi yok.Fötür insanın içinde olmalı.

- Yok, bu öyle birşey değil,fötür içinde olmuyor, kafana takıyorsun.

- Olsun,takma kafana..

İşte tam o sırada Şemsi beyin kızı elinde bir fötr şapkayla eve gelir.

- Bakın babama ne aldım ??...

- Aaaa fötür şapkaa !..Şemsi ???

- İstemiyorum...Artık çok geç..

- Yapma Şemsi.Hadi bir tak,beğenmezsen çıkarırsın..

- Yok..Olmaz zaten. yaşlandım,kafam küçüldü.Büyük gelir o kafama..

- Baba lütfen benim hatırım için..Bir haftadır bizi çok üzüyorsun.Eminim çok yakışacak.

- Yakışır mı dersin ?

- Benim babama herşey yakışır..

- Bir takayım bakayım...Ellili yaşlarda olacaktım ki,asıl o yaşlarda iyi gider bu..

Şemsi bey,fötür şapkayı istemeye istemeye takar,aynada kendine bakar,hiç de fena durmamıştır kafasında...

Başını sağa sola,aşağı yukarı oynatıp değişik açılardan bakar.

- Vallahi süper oldun babacığım.Sanki fötr şapkayla doğmuşsun gibi..

Şemsi beyin keyfi yerine gelmiştir..

Kim ne derse desin bundan sonra fötr şapka takacak,fötrsüz geçen yılların acısını çıkaracaktır..

İlk fötür selamını karısına verir.Şapkayı çıkararak, karısının önünde eğilir.

- Hanımefendi !..

Sonra, kızının önünde eğilir.

- Küçük hanım ?..

- Keyfi yerine geldi babamın.Aslan babacığım.

- Bana bak Şemsi,o fötürden başka birşey giymek yok..Öyle sımokin mımokin, elde baston,sokağa çıkıp da Şarlo dedirtme kendine.

- Başüstüne madam !..Bonsuvar madam !..

- Ayy o ne demek Şemsi,hoşuma gitti o.Ne anlama geliyor o ?..

Şemsi bey,bir fötr şapkayla,geçmişin bütün eksikliklerini gidermiştir...

Yaşayamadığı herşeyi,bütün hayal kırıklıklarını şapkanın içine,şapkayı da kafasına koyar,dimdik yürüyerek mutlu bir şekilde odadan çıkıp gider....

SAAT SENİN NAMUSUNDUR


Randevulara zamanında gitmek,güvenilir olup olmamanın önemli ipuçlarından biridir...

Ben herkesten söz verdiği dakikada buluşmaya gelmesini beklerim.

Sözünü tutmayan insana güvenemem.Güvenmediğim insan,benim için değersizdir.Değersizliğini bana da bulaştırmasın diye,onunla ilişkimi bi çekişte koparırım...

Randevularıma hep zamanında giderim..Ne geç,ne erken..Erken de gitmem,çünkü erken gidip kendimi bekletmek de,kendime karşı saygısızlıktır.Benim kendimle aramda saygıya dayanan düzeyli bir ilişki vardır,bunu bozmak istemem...

Bir randevuya gideceksem,evden çıkmadan önce plan yaparım..

Atıyorum mesela,birisiyle sahilde bir çay bahçesinde buluşacaksam,evimle çay bahçesi arasındaki mesafeyi kabaca tahmin ederim,sonra o mesafeyi küçük mesafelere bölüp sağlamasını yaparım :

"Evle,Marketin arası yedi dakika...Marketten Postaneye on dakika...Postaneyle Cami arası yirmi dakika..Cami'den çay bahçesi altı dakika..."

Yolda karşılaşabileceğim tanıdıklara selam verip,hal hatır sorarken de on dakika harcasam,genel toplamda evden elliüç dakika önce çıkmam gerekir..

Ve ben randevularımı hep aynı yere,sahildeki çay bahçesine veririm.Çünkü çayı hem pahalı,hem de kötüdür.İkinci çayı içmemek için,randevuyu hemen bitirip kalkmak istersiniz..Ben randevunun kısa olanını severim...

Birgün yine o çay bahçesindeki randevuma gitmek üzere evden çıktım..Önemsiz bir randevuydu ama ben o randevuya hakettiğinden fazla önem veriyordum..Çünkü ben kendimi çok önemli hissettiğim için,yaptığım şeylerin de en az benim kadar önemli olmasını isterim..Eğer yaptığım birşey çok önemli değilse,ona fazladan önem veririm,daha sonra baya önemli bişey yaptığımda,baya önemli şeyin öneminin bi kısmını öbürüne sayarım...

O günkü buluşmaya giderken yine her zamanki gibi,hesaplamalarıma sadık kalarak evden elliüç dakika önce çıktım..

Ancak,Postanenin önüne geldiğimde bütün planlarım altüst oldu...Postanenin önünde karşılaştığım bir tanıdığım,yolda karşılaşabileceğim tanıdıklar için ayırdığım süreyi aşmama sebep oldu...Kısa hal-hatırın ötesine geçerek,sağlığından,geçirdiği ameliyattan sözetti.Üzgün bir yüzle anlattıklarını dinledim..Üzüntümü yeterli görmemiş olacak ki,ameliyatın safhalarını,öncesini,sonrasını,çektiği acıları uzun uzun anlatmaya başladı..Bir ara nefes almasını fırsat bilip,biyere yetişmem gerektiğini söyledim,geçmiş olsun diyerek ayrıldım..

Neden acılarımızı,üzüntülerimizi,başımıza gelen kötü şeyleri başkalarına büyük bir iştahla anlatıp,onları da üzeriz anlamıyorum..En azından anlatmadan önce "Sana seni üzecek bir halimi anlatmak istiyorum.Psikolojin nasıl?..Benim üzüntüme üzülecek durumda mısın" diye sorup,izin almak iyi olurdu..

Saat takmayı uzun zaman önce bıraktım..

Saatle,zamanla işim yok..Zaten zaman diye de bişey yok..Acıkınca yemek yerim,uykum gelince uyurum..Ancak bir randevum varsa saate ihtiyacım olur,onu da sokakta birilerine sorarım..Bundan da çekinmem.Çünkü söyleyen insan için de saati söylemek,mutluluk verici bişeydir.Saati sorarlar,söylersiniz,bedava iyilik yapmış olursunuz.Bedava iyilik,baldan tatlıdır..

Randevulaştığım arkadaşımla buluşacağım çay bahçesine yaklaşırken,birine saat sorma ihtiyacı hissettim..Çünkü,geç kalmış olabileceğimi düşünüyordum..Çarşının ortasında,yanımdan gelip geçenlerin bileklerine bakıyor,soracak saat arıyordum..

Herkesin dikkatini çekecek kadar büyük veya güzel saat takan biri,kendisine saatin sorulmasını istiyordur diye düşünerek,yanımdan geçen bir kadına saati sordum..

Sokakta kadınlara saat sormak hep yaptığım bişey değildir..Ama ne olacak ki?..Şehirde yaşıyoruz,gökdelen görmüş insanlarız,modern sayılırız,bir erkeğin sokakta tanımadığı bir kadına saat sormasında ne sakınca olabilir ki?..

Tersi olsa..Tanımadığım bir kadın bana saati sorsa,ben,memnun kalsın diye saati fazla fazla söylerim.3'se,5 derim..5'se,7 derim..

Ama o kadın öyle yapmadı..

Ne yaptı biliyor musunuz?.

Ben kadına "Pardon,saatiniz kaç" diye sordum,

Kadın,"Terbiyesiz!.." dedi,yürüdü gitti...

Olduğum yerde dondum kaldım...Hiç böyle bişey gelmemişti başıma..Ne yapacağımı,ne diyeceğimi şaşırdım..

Neden böyle yaptı?.Niye öyle dedi?..Laf attığımı mı sandı?..

Eğer öyleyse,bir kadına laf atacak olsam,saati mi sorarım?..

Bunda nasıl bir anlam olabilir ki?..

"Saat yuvarlaktır..Kadınların hatları da yuvarlaktır..."

Bu mu?...

"Saatte yelkovan vardır,akrep vardır.." Eeee?..Yoksa kadın akrep burcu mu?..Akrep burcunun özelliklerinde ayıp bişey mi var?..

Saati söylerse ne olacağını düşündü ki?.

Teşekkür edip yoluma gidecektim.Beni sapık sanmasının sebebi ne?..

Diyelim ki saati söyledi,

-- Pardon,saatiniz kaç?

-- Beş!

-- Yapma ya,beş oldu mu?..O zaman hemen bi otele gidelim de sevişelim.Oteller beşbuçukta kapanıyo...

Eviriyorum,çeviriyorum,kadının bana neden terbiyesiz dediğini anlayamıyorum...

Randevum uçtu gitti aklımdan,çok fena moralim bozuldu..Kendimi aşağılanmış hissettim..

Bir kadının,erkeği aşağılaması,erkeğin sadece kişiliğini değil,cinsel kimliğini de bozar..Kadın tarafından aşağılanan erkeğin cinsel fonksiyonları azalır..Erkeklik hormonu üreten bezler,üretimi durdurur..Bezler,"Niye üreteyim ki?..Alıcı yoksa,üretim yapmanın ne manası var?.." diyerek küsebilir..

Peki ama o kadının,kendisine kibarca saati soran birini "Terbiyesiz!." diyerek terslemesinin sebebi ne?..

Evden çıkarken annesi tembih mi etti?

-- Kızım bugün sana sokakta saat soran olursa unutma sakın, "Terbiyesiz!." diye cevap vereceksin,tamam mı?

-- Tamam anne..

-- Ne diyecek mişsin?

-- "Terbiyesiz"

-- Söylerken yüzüne bile bakma ki,kendisini daha da aşağılanmış hissetsin..

-- Tamam anne..

-- Haydi göreyim seni kızım..Bugün senden en az beş erkeği aşağılamanı bekliyorum..Saatini göstere göstere yürü,bırak sorsunlar,sonra da dilinin tersiyle çak bi tane,neye uğradıklarını şaşırsınlar..

-- Olur anne...

Veya babası tehdit mi etti?.

-- Kız sen önüne gelene saatini mi söylüyorsun?!.

-- Yok baba valla,kim dedi?.Yok öyle bişey...

-- Bana bak,saatlerini kırarım senin!..Çek o kazağının kolunu aşağıya,kapat saatini!..

-- Tamam baba...

-- Saat senin namusundur.Bu yaştan sonra beni katil etme!..

Belki de hata bendeydi..Kadının kafasında kimbilir neler vardı?..Neler düşünüyordu?..O sırada yanımdan geçerken,pat diye saati sorunca,ne dediğimi anlamadı,taciz ettiğimi sandı..

Önce kendimi tanıtıp daha yumuşak bir giriş yapabilirdim...

-- Çok özür dilerim hanımefendi,bir dakikanızı alabilir miyim lütfen?.

-- Buyrun?..

-- Benim adım Ekrem..Ekrem mobilya'nın sahibiyim..Evliyim,biri askerde,biri üniversitede iki oğlum var..

-- Evet?..

-- Şu an bir randevuya yetişme telaşı içindeyim..Sizi rahatsız etmek,inanın şu hayatta arzulayacağım en son şey..Lakin,mecburum..Kimbilir belki siz de şu an önemli bir randevuya gidiyorsunuz,belki de mutlu yuvanıza bir an önce varabilmenin günlük tatlı özlemi içindesiniz..Mahcubiyetim sonsuzdur..Eğer bir sakıncası yoksa,saatinize de bir zararı olmayacaksa,bana saatin kaç olduğunu söyleyebilir misiniz acaba?...Ama eğer saati söylemek sizi üzecek,olmadık kederlere sürükleyecekse,yapmayın!..Ben saati öğrenmesem de olur..

-- Hayır hayır,söyleyebilirim!

-- Lütfen!..Duymayı çok isterim...

Böylesi de acayip olur ama öyle acayip olacağına,böyle acayip olsun daha iyi...

O kadını yeniden bulup,benim ne kadar namuslu,ahlaklı,terbiyeli ve de kibar biri olduğumu anlatabilmek için,yanımda şahitlerle,aşağılandığım o caddenin kenarında günlerce bekledim.Ama o kadın bir daha oradan geçmedi..

Hanımlar lütfen!..

Bizi olur olmaz,ikide bir de aşağılamayın..

Ben kadınla erkeğin eşit olmasını istiyorum.Bıktım artık kadınların üstünlüğünden.....

(Bunu bizzat yaşamadım ama yakından şahit oldum..Adamın biri,bir kadına saati sordu,kadın,adamın yüzüne bakmadan "Terbiyesiz!.." dedi,yürüdü gitti..

Adam dondu kaldı.Bi kadına baktı,bi bana baktı,sonra ellerini açtı, "Allahım sen bana sabır ver" dedi,yürüyüp gitti....)


FAL

Fala inanır mısınız?..

Ben fala çok inanırım..

Sabah gazeteyi elime alınca ilkönce falımı okurum,o gün başıma neler geleceğini bilmeden sokağa çıkmam..

O gün başıma neler gelecek?.Başıma gelenler,başımda kalacak mı?.Kapıda yeni bir aşk var mı?.Varsa,gidip kapıyı açayım mı?.

Mesela falımda,"Bugün sevdiklerinizle aranızda bazı sorunlar yaşayabilirsiniz,alttan alın." diyorsa,alttan alırım.Üstten alın diyorsa,üstten alırım,yanlardan alın diyorsa,yanlardan alırım.

Fallar zaten dört ana konudan oluşur.İş hayatı,aşk hayatı,aile ve arkadaşlar..

Çünkü sağlıklı bir toplum,iş hayatı,aşk hayatı,ailesi ve arkadaşları olan insanlardan oluşur.Bunlar yoksa veya bir tanesi eksikse,siz sağlıklı bir toplum değilsinizdir,hiç boşuna zorlamayın..

Geçen gün falımda,"Çok sevdiğiniz eski bir arkadaşınız bugün sizi ziyarete gelecek." yazıyordu.Nasıl sevindim anlatamam.

Anlatırım da,gerek yok..

O gün bir sürü işim vardı,hepsini iptal ettim,oturdum evde,"O gün beni ziyarete gelecek çok sevdiğim eski bir arkadaşımı beklemeye başladım.

Çünkü fala çok inanıyorum.

Aslında falım hiç çıkmıyor ama çıkmayan faldan ümit kesilmez.

Falım çıkacak belki ama ben falımın çıkacağı yerde değilimdir..

Eğer falında "Sevdiğiniz bir arkadaşınız bugün sizi ziyarete gelecek" yazıyorsa,otur evde,bekle!.Ne işin var dışarıda?..

Evde değilsen arkadaşın niye gelsin?..

Senin evde olmadığını nereden biliyor diyemezsin.Belki de falı yazan arkadaş söylemiştir,"Evde değil,gitme boşuna." diye..

Bu sefer önlemimi aldım,oturdum evde,beni ziyarete gelecek çok sevdiğim eski bir arkadaşımı beklemeye başladım.

Üç saat oldu gelen yok..Dört saat oldu yok..Beş saat oldu yok..Madem geleceği görüyor bu falı yazan arkadaş,arkadaşımın o gün geleceğini biliyor da,saatini bilmiyor mu?..

Bari yaklaşık bir zaman söyle.Öğlene doğru,de!.Akşamüstü,de!.Şafak vakti,de..Bişey de..

Baktım olacak gibi değil,falın bitmesine az kaldı,bütün eski arkadaşlarımın telefon numaralarını buldum,hiç sevmediklerimle,az sevdiklerimi ayırdım,geriye kalan beş tane çok sevdiğim eski arkadaşımı tek tek aradım,hepsine tek tek,"Sen bugün beni ziyarete gelecek miydin?" diye sordum,dört tanesi "Yooo.." dedi,bir tanesi "İstersen geleyim." dedi.

-- "Geleceksen gel arkadaş!.İşimi gücümü bıraktım,sabahtan beri seni bekliyorum..."

Adresi verdim,çıktı geldi.Böylece falım çıkmış oldu..

Diyeceksiniz ki,"Arkadaşın geldi ama sen aradın da geldi.."

Ne farkeder ki?..

Falım çıktı mı?.Çıktı...Arkadaşım geldi mi?.Geldi..Herşeyi faldan beklememek lazım.Sen çıkartmazsan,nasıl çıkacak falın?..

Tamam,biliyorum,fal yazan arkadaşlar geleceği görebilselerdi,ona göre yatırım yapar,fal yazdıkları gazeteleri satın alırlardı...

Böyle şeylere çok fazla inanmamak lazım,biliyorum ama bişeylere de inanmak lazım.Çünkü gerçeklere olan inancımızı yitirdik.Gerçekler artık doğru çıkmıyor..

Bugünkü falımda "Bugün elinize para geçecek." yazıyordu,akşama kadar geçmeyince,falım çıksın diye,gittim birinden borç aldım,yarın geri vereceğim...


BEN SANA ZENGİN OLAMAZSIN DEMEDİM Kİ


-- Selamün aleyküm!.

-- Aleyküm selam...

-- Nasılsın baba?

-- İyiyim...Nerdesin sabahtan beri?.Seni arayıp duruyorum..

-- Neden?.Bişey mi oldu?

-- Yooo..Sadece arıyorum..

-- Baba,ben Mitat...

-- Eee?.

-- Bi hoşgeldin demek yok mu baba?..Yirmibeş senedir burda değilim unuttun mu?.İstanbula çalışmaya gittim ya?

-- Şimdi de geldin mi?

-- Geldim.

-- Çok para kazandın mı?

-- Kazandım baba..Çok çalıştım,çok kazandım,çok zengin oldum..

-- Çalıştın da zengin oldun?

-- Evet..

-- Yalan söyleme,ben bu yaşıma geldim çalışarak zengin olan kimseyi görmedim...Kapıdaki araba senin mi?

-- Benim..Dikkat ettiysen plakada adım yazılı : " 34 Mitat 1342 "

-- Ne kadar zengin oldun,ne kadar paran var?

-- Bilmiyorum baba..Ne kadar param var diye merak ettim,geçen Ocak ayında saymaya başladım,Hazirana gelince yoruldum,bıraktım.Acayip zengininim.Forbes dergisi beni kapak yaptı.

-- Niye?.Kapak yapacak kağıt bulamadılar mı?

-- Öyle değil baba,en başarılı, en zengin işadamlarından bahseden ekonomi dergisi.Kapağa benim fotoğrafımı bastılar,bir de röportaş verdim.

-- Kime verdin?

-- Dergiye verdim.

-- Kaça verdin?

-- Neyi?

-- Löportajı.

-- Löportaj değil,röportaş..Anlayacağın,öyle böyle değil,çok zenginim.

-- İyi de oğul,ben sana zengin olamazsın demedim ki,adam olamazsın dedim..Gelmiş burda babana hava atıyorsun.Zengin olmuşsun ama adam olamamışsın..

-- Adam da oldum baba..200 öğrenciye burs veriyorum.İki tane Üniversite,üç tane hastane yaptırdım,fakirler için barınaklar,aşevleri kurdum."Haybes" dergisi beni kapak yaptı.

-- Haybes ne?

-- En zengin ve en başarılı hayırsever işadamlarından bahseden bir dergi..

-- Oraya da löportaj verdin mi?

-- Löportaj değil baba,röportaş..Bi doğrusunu söyleyemedin şunun.

-- İyi de oğul,zengin olmuşsun tamam,adam da olmuş sayılırsın,ona da tamam ama iyi bir evlat olamamışsın.İnsan yirmibeş senedir anasını,babasını,kardeşlerini ziyarete gelmez mi,arayıp sormaz mı?..Ben sana zengin olamazsın,adam olamazsın demedim ki,hayırlı bir evlat olamazsın dedim.Yani,onu kastettim..

-- Aşkolsun baba!

-- Ne oldu?

-- Senin kafa gitmiş valla..Her ay iki sefer geliyorum ya?...Sadece bu son altı ayda işlerim yoğundu,gelemedim.Her ay senin hesabına yirmi bin lira para yatırıyorum.İstersen daha fazla yatırayım dedim sana,sen,istemem içimiz dışımız para oldu dedin.Annemle senin sağlıklarınızla yakından ilgileniyorum.Eve her üç ayda bir özel doktor gönderip düzenli olarak kontrollerinizi yaptırıyorum.Kardeşlerimin her birini bir şirketimin başına geçirdim..Yardım etmediğim akrabam kalmadı..Oturduğunuz bu köyün yollarını ben yaptırdım,suyunu ben getirdim,köye ayran bağlattım..

-- Ayranı sen mi bağlattın?

-- Ben bağlattım tabi..Köyün çeşmelerinde ikişer tane musluk var,birinden su akıyor,öbüründen de yaz gelince buz gibi ayran akıyor.Yazın sıcağında köylüm içsin de serinlesin diye yaptım.."Köybes" dergisi beni kapak yaptı..Köyüne,köylüsüne yardım eden işadamlarından bahseden dergi..

-- İyi de oğul...Zengin olmuşsun,adam olmuşsun,hayırlı evlat olmuşsun ama şey olamamışsın..

-- Ney olamamışım?

-- Sanatçı olamamışsın...Bu hayatta herşey olabilirsin.Bakan,başbakan hatta Cumhurbaşkanı bile olabilirsin ama sanatçı olamazsın.

-- Oldum baba..Sanatçı da oldum..Ressam oldum..Dünyanın parasını verip özel hocalar tuttum.Zaten resim yapmayı severdim,biraz yeteneğim vardı,o yeteneğimi geliştirdim,on senelik bir çabanın sonunda resim piyasasında tanınan bilinen bir ressam oldum.."Sanbes" dergisi beni kapak yaptı..En zengin,en başarılı,aynı zamanda sanatla uğraşan işadamlarından bahseden dergi..Çok yakında da kişisel sergimi açacağım.

-- Niye kişisel?..Niye bencillik yapıyorsun?..Sergi herkese açık olsa,herkes gelip görse?..

-- Öyle olacak baba.Herkes gelip görecek...Eee,ne diyorsun?.

-- Valla oğul,zengin olmuşsun,adam olmuşsun,hayırlı evlat olmuşsun,sanatçı olmuşsun ama..

-- Ama ne?

-- Şey olamamışsın..

-- Ne olamamışım?

-- Bilim adamı olamamışsın.

-- Bilim adamı?

-- Evet.

-- Oldum baba..Bilim adamı da oldum..Onca işimin arasında bir de Üniversiteye girdim,Arkeoloji okudum,Arkeolog oldum.Geçen ay bir kazı yaptım,Roma dönemine ait çok değerli eserler buldum.."Bilbes" dergisi beni kapak yaptı.

-- Aynı zamanda bilimle uğraşan işadamlarından bahseden dergi mi o?

-- Evet..

-- İyi de oğul,ben sana Roma dönemine ait eser bulamazsın demedim ki,Hitit dönemine ait eser bulamazsın dedim.

-- Saçmalama baba,öyle bişey demedin.

-- Olabilir ama deseydim öyle derdim..Zengin olmuşsun,adam olmuşsun,hayırlı evlat olmuşsun,sanatçı olmuşsun,bilim adamı olmuşsun ama şey olamamışsın..

-- Ney?

-- Dur bi dakka,acele ettirme!.

-- Ney olamamışım baba?.Söyle,ne olamamışım??

-- Çevreci olamamışsın!..

-- Çevreci?

-- Evet..Ben sana zengin olamazsın demedim,çevreci olamazsın dedim..

-- Oldum baba..Onu da oldum..Böyle yapacağını bildiğim için her ihtimale karşı onu da oldum..Çevre için araştırmalar yapan uluslararası bir şirketi bizzat yönetiyorum.

-- Bunun dergisi yok mu?

-- Yok.

-- İyi de oğul...Zengin olmuşsun,adam olmuşsun,hayırlı evlat olmuşsun,sanatçı olmuşsun,bilim adamı olmuşsun,çevreci olmuşsun ama..

-- Evet?

-- Amaaa..

-- Evet??

-- Dur biraz düşüneyim...

-- Düşünme baba,söyle hadi ne olamamışım?.Niye havaya bakıyorsun?.Söylesene ne olamamışım?.

-- ASTRONOT!...Astronot olamamışsın...Ben sana zengin olamazsın demedim,astronot olamazsın dedim..

-- Baba?

-- Efendim?

-- Senin derdin ne?

-- Ne derdi?

-- Sen niye benim yaptığım hiçbişeyi beğenmiyorsun??..Ben sana yaptığım hiçbişeyi beğendiremeyecek miyim?.Niye böyle kıllık yapıyorsun?.Niye böyle gıcıklık yapıyorsun?..

-- Valla bilmem..Ben sana zengin olamazsın demedim,astronot olamazsın dedim..

-- Astronot olamazsın dedin??

-- Evet.

-- Tamam baba..Öyle olsun..Burda beni bekle..Gerekirse bütün servetimi bunun için harcayacağım...Gerekirse kendi füzemi,kendi uzay aracımı yapacağım,kendimi uzaya fırlatacağım..Bekle burda..Sana Mars'tan selfi çekip göndermezsem,Jüpiterden taş toprak,Neptünden su bulup getirmezsem adiyim..

-- Ben sana Neptünden su bulup getiremezsin demedim ki,ben sana...

-- Baba sus!.

-- Tamam...Ama ben sana beni susturamazsın demedim ki,ben sana..

-- Babaaa!...

-- .............

--. Ben senin derdini biliyorum..Senin derdin,ne olursa olsun hep haklı çıkmak..Hayatım boyunca ne yaptımsa hepsini kendimi sana beğendirebilmek için yaptım..Ne olur bir kere de aferim desen?...

-- Ben sana kendini bana beğendiremezsin demedim ki,ben sana..

-- Baba!..Bak babam demem çakarım bi tane!.Delirtme adamı..

Bekle burda..Ben şimdi astronot olmaya gidiyorum.Bakalım astronot olup gelince ne diyeceksin?...

Bigün beni beğeneceksin!...Bigün bana aferim diyeceksin!.Dedirteceğim sana o aferimi..Ayrılma biyere..Astronot olup geldiğimde görüşeceğiz seninle!....


MUSTAFA DE BANA

-- Ne bakıyorsun bana öyle yiyecekmiş gibi Mustafa?..Hiç bakma öyle,çok yorgunum,uğraşamam senle şimdi..

-- Olmuyor ama böyle Aysel..Ne zamandır "görüşemedik" seninle..Karı-koca mıyız,kardeş miyiz anlamadım..Eğer kardeş gibi olduysak,aynı yatağa girmeyelim,ayıp olmasın..

-- Mustafa git Allahaşkına,dön öbür tarafa,uyu hadi..

-- Gel kız,bişey yapmayacağım..

-- Olmaz..Sen uyumadan girmem o yatağa..Bugün emekli maaşını da aldın,rahat durmazsın sen şimdi.Başım da ağrıyo zaten..

-- Tabi tabi..Ben zaten ne zaman maaş alsam senin başın ağrır..Gel buraya!.Yatağa gel..

-- Mustafa ayıp artık,yeter!..Torun torba sahibi olduk,torunlar bile büyüdü,yakında evlenecekler,ne azgın adamsın sen?..

--Ne yapayım,benim elimde mi?.Tabiatım böyle..Tabiata karşı gelmeyeceksin!.

-- Hay senin tabiatın kurusun.Ne bitmez tabiatın varmış..Ben öbür odada yatacağım..(Battaniyeyi almak ister)

-- Tamam tamam...(Battaniyeyi almasına engel olur) Sen istemiyorsan,ben de istemiyorum..Beni istemeyeni,ben de istemem..

(Aysel yatağa girer,kocasına arkasını döner ama tetiktedir)

-- İyi geceler..

-- Ama böyle de olmaz ki Aysel..Sen böyle yaparsan,ben de başka kadınlara giderim.

-- İyi..Giderken ilaçlarını yanına almayı unutma..

(Mustafa usulca karısına sokulur,çıplak omuzuna dokunur,Aysel,hormonlarına soğuk su dökülmüş gibi aniden fırlar,yataktan çıkar.)

-- İstemiyorum diyorum Mustafa anlamıyor musun?.Rahat bırak beni!..

-- Tamam tamam,gel bişey yapmayacağım..

-- Dön arkanı!.

-- Tamam,döndüm..

-- Kapat gözlerini!.

-- Kapattım..

-- Uyu şimdi!.

-- Kızım,uyu deyince uyunur mu?..Tamam,bişey yapmayacağım,gel yatağa,yatakta ol bari..

-- Azgın şey...

(Aysel yatağa girer,başucundaki gece lambasını söndürür,gözlerini kapatır.Aradan bir dakika geçer..)

-- Mustafa çek elini!.

-- O benim elim değil.

-- Ya kimin eli?.

-- Senin elindir,uyuşmuştur,hissetmiyorsundur.

(Aysel,ışığı yakar,yataktan çıkar.)

-- Senin rahat duracağın yok,ben öbür odaya gidiyorum..

-- Aysel bak boşarım seni!..Çıkarız mahkemeye,derim ki, "Hakim bey,karım vazifesini yerine getirmiyor." derim..

-- O zaman ben de derim ki, "Hakim bey,kocam orantısız güç kullanıyor" derim!.

-- O ne demek Aysel?..Orantısız güç ne demek?.

-- Ne demekse demek işte..Ben,vazifemi yerine getireyim diyorum,sen beni vazifemi yerine getiremeyecek hale getiriyorsun.Sabah bi kalkıyorum,bütün kemiklerim ağrıyo...

-- Ne diyorsun sen Aysel?..

-- İşte bunu diyorum!...(Çekmeceden bir kağıt çıkarır)

-- Nedir bu?

-- Doktor raporu...Bak ne yazıyo..."Kaburgalarda ezilme...Bacakta kalça çıkığı...Sol kolda deformasyon...Belde disk kayması...Omurgada kemik eğriliği..Boyunda ve vücudun muhtelif yerlerinde kızarıklıklar..." daha devam edeyim mi?..

-- Ne bu Aysel??

-- Ne demek ne bu?..En sonki şeyden sonra hastaneye gittim..

-- Neyden sonra?.Seviştikten sonra mı?.

-- Evet..Sabah sen işe gittikten sonra yataktan kalkamadım,ambulans çağırdım,komşular yardım etti,hastaneye gittim,dayak yedim sandılar,polise haber vereceklerdi,ben istemedim..

-- O doktor raporunda yazanlar...Onlar sevişirken mi oldu??

-- Evet..

-- Onları ben mi yaptım??

-- Evet..

-- Niye söylemiyorsun bana Aysel?..Söylesene!..Biraz yavaş ol desene!.

-- Ne bileyim..diyemedim işte..

-- Yahu Aysel,sen manyak mısın?..Seveyim derken,kaburgalarını eziyorum,diskini kaydırıyorum,nerdeyse kemiklerini kırıyorum,sen sesini çıkarmıyorsun.Hoşuna mı gidiyo?.

-- İşte...

-- Tövbe yarabbim...Ufak tefek olduğun için sevimli görünmüştün gözüme,o yüzden evlendim seninle.Demek ki aradaki siklet farkına dikkat etmek lazımmış...İyileştin mi biraz?

-- İyileşiyo..

-- Gel o ezilen yerlerini öpeyim de geçsin..

-- Mustafa,yapma..

-- Tamam kız,daha dikkatli olurum merak etme..

-- Bir de boğazımı sıkma!

-- Sıkmam.

-- Saçımı da çekme!.

-- Çekmem...Dudağına ne oldu senin?

-- Sen ısırdın ya?..Dikiş attırdım..

-- Tamam,daha yumuşak olurum.Işığı kapatayım mı?

-- Kapat..

(Mustafa ışığı kapatır,karanlıkta sesleri duyulur..)

-- Böyle iyi mi?

-- iyi..

-- Böyle?

-- İyi..

-- Şu şekil?

-- İyi.

-- Bu senin bacağın mı?

-- Benim.

-- Benimki nerde?.Burdaymış..Şurdan şöyle şey yapayım mı?

-- Yap.

-- İyi mi böyle?

-- İyi.

-- Mustafa de bana!

-- Mustafa diycem tabi,başka ne diycem?

-- İşte onu de bana!.

-- Mustafa!.

-- Efendim?

-- Yok sen Mustafa de dedin ya?..

-- Erkeğim de bana!

-- Erkek değilim ki ben?

-- Hayır yani,kendin için değil...Bana.....Hadi iyi geceler!..

-- Nasıl iyi geceler??

-- Benim işim bitti,ben uyuyorum.

-- Ben ne olacağım peki?..Sen bitirdin,ben daha başlamadım bile!..Beni böyle azdırıp bırakma Mustafa!..Sabaha kadar uyuyamam ben böyle Mustafaa!..

-- Horrrr.....


KIZIN ADI DEMOKRASİ


"Karım üçüncü çocuğumuza hamile... 

Nur topu gibi bir kız çocuğumuz olacak inşallah. 

Çok sevinçliyiz ama hala ne isim koyacağımıza karar veremedik..

Ben canlı bir isim olsun istiyorum.

Yani sonunda "can" olsun.

Ahmet, Mehmet gibi normal isimleri alıyorsun, sonuna "can" ilave edip kısık ateşte bir süre karıştırıyorsun, "Ahmetcan...Mehmetcan" yaparak sevilmeye hazır hale getiriyorsun...

Şimdi böyle bir moda var. Aileler çocuklarının isimlerini "Alican, Velican, Kerimcan, Muratcan, Selimcan, Berkecan" falan koyuyorlar..Çocuklara bakıyorsun, gözlerinin feri gitmiş ama isimleri canlı.

Kızlara bakıyorsun "Ayşecan, Fatmacan, Gönülcan, Bircan, Nurcan." Samimi,içten, candan kızlar sanıyorsun, hepsi buz gibi...

İsimlerin "can"lı olması duygusal açıdan iyi.Mehmet dediğin zaman hiç bir şey hissetmeyebiliyorsun ama "Mehmetcan" deyince insanın içinde durup dururken bir sevgi uyanıyor..

İsimlerinin sonunda "can" olan çocukları babaları kolay kolay dövemiyor. Çünkü dövmek için yanına çağırdığın çocuğuna "Mehmetcan" diye seslendiğin zaman için yumuşuyor, elin kalkmıyor...

İlk çocuğumuzun adını Özgür, ikinci çocuğumuzun adını Barış koydum. 

Barış ve Özgürlük içinde yaşasınlar diye..

Ama yeni doğacak kız çocuğumuza ne isim koyacağımı bilemiyorum..

Sonunda aradığım ismi buldum ama karıma beğendiremiyorum.

Bulduğum isim size tuhaf gelebilir 
ama benim için gayet doğal ve son derece de güzel bir isim.

Kızım için bulduğum isim : "DEMOKRASİ"

Evde bir tane Özgür, bir tane Barış var, bir de eve Demokrasi gelsin, takım tamamlansın istiyorum..

Üstelik Demokrasi hepsinden önemli ve anlamlı. 

Demokrasi olmazsa, barış da, özgürlük de olmaz. 

Ayrıca, isimleri bilinçaltlarına etki etsin, isimleri gibi yaşasınlar istiyorum çocuklarımın...

Demokrasi ismi nereden aklıma geldi?... 

Bir arkadaşımla bu konuyu konuşuyorduk,ben kızım için bir sürü, ilginç, duyulmamış isim söyledim, arkadaşım "Öyle her istediğin ismi koyamazsın çocuğuna" dedi. Ben "Niye çocuğuma istediğim ismi koyamıyorum, memlekette Demokrasi yok mu ?" dedim, arkadaşım da "hangi memlekette ?" diye sordu, cevap veremedim...

Bu yüzden inadına yeni doğacak çocuğuma "Demokrasi" ismini koymak istedim. 

İstedim ki, Demokrasi hep gözümüzün önünde olsun. Çocuğumuzun adını söylerken, bir yandan da Demokrasiyi hatırlayalım. Acaba ne durumda?.. Var mı? Gitmiş mi?...

Çünkü bazen sen farkında olmadan alıp götürüyorlar,var sanıyorsun, ihtiyacın olduğu zaman bir bakıyorsun,kalmamış...

Ama karım bir türlü kabul etmiyor kızımıza Demokrasi ismini koymamı.

Diyor ki karım : " Tamam, Demokrasi güzel bir isim. Kızımıza Demokrasi ismini koyalım.Ama bu kız hiç büyümeyecek mi?"

- Büyüyeceek...

- Ya büyüyünce güzel bir kız olursa ?..

- Olsun.. Ne sakıncası var?

- Olmaz..Güzel bir kız olursa, bütün erkeklerin gözü üzerinde olur..

- Doğru..

- Biz de kızımızı kötü niyetli insanlardan korumak için onu eve kapatırız, baskı uygularız.

- Uygularız..

- Uygulayamayız işte.. " Demokrasi baskıya gelmez..."

Allah göstermesin evden kaçar gider. Ne yapacağız kızımız evden kaçınca?

- Üzülürüz...

- Üzül üzül, ne kadar üzülücez ?

- Bilmem. İki saat üzülür, sonra polise haber veririz.

 - Ne olacak polise haber verince ?.. 

Polis muhabirleri olayı hemen gazetelere bildirecekler,bütün gazeteler manşet atacaklar : 

" DEMOKRASİ EVDEN KAÇTI !!..

BASKILARA DAYANAMAYAN DEMOKRASİ EVİ TERKETTİ !!.. "

Televizyonlar her gün kızımızdan bahsedecekler. 

Çünkü hem güzel, hem adı Demokrasi.. 

Çok büyük olay olur. Hükümet bile işe karışır. Başbakan çıkar demeç verir : "Kimse merak etmesin, Demokrasiyi sağ salim bulup evine getireceğiz. O hepimizin kızıdır, hepimizin namusudur, kimse bizi bu olayla test etmeye kalkmasın.." diye. 

Polis, Jandarma, Akut - makut, vatandaşlar, herkes kızımızı aramaya başlarlar.

-Bulurlar mı ?

-Bulamazlar.. Memleketin her köşesini didik didik ararlar, hiç bir yerde bulamazlar..

Ara ara yok... Ara ara yok...

Memleketin hiç bir yerinde Demokrasi yok... 

Yanlış anlama, kızın adını demokrasi koyduk ya onu kastediyorum.

-Anlıyorum..

-Haber dış basına da yansır,yabancı gazeteler, televizyonlar, her gün dünyaya yayın yaparlar : 

"Türkiye Demokrasiyi kaybetti.."

"Türkiye Demokrasisine sahip çıkamadı..."

Kızın adı demokrasi ya onu kastediyorum..

-Anlıyorum..Peki buluyorlar mı sonunda?

-Buluyorlar ama nerede?

-Nerede?

-Derede...Ormanlık bir bölgede dere yatağında...Kızımızı götürmüşler ormana,yatırmışlar bir çınar ağacının altına, gül gibi kızımıza,gül gibi demokrasimize tecavüz etmişler...

-- Allah belalarını versin!.

- Amin...Ben kıza acımıyorum da, kızın adını Demokrasi koyarsak, bütün dünya ayağa kalkacak, diyecekler ki,

"TÜRKİYE'DE DEMOKRASİNİN IRZINA GEÇTİLER!.."

Ülkemizin itibarı söz konusu.. Yoksa yaparız yenisini, Ne işimiz var başka ?..

Ben hiç böyle düşünmemiştim..Karım böyle anlatınca hak verdim. Dedim ki ;

- Kızımızın adını Demokrasi koymayalım...Hatta,büyüyünce güzel bir kız olursa, yüzüne kezzap atıp güzelliğini de bozalım..Biz Demokrasinin de, güzelliğin de değerini bilmiyoruz....

Kızımız doğdu,adını "Hasan" koyduk..

Erkek gibi yetiştiriyoruz..

Büyüyünce de ameliyatla erkek yapacağız..

Çünkü bu memlekette kadın olmak da çok tehlikeli.....

 .                                                  

SÜTÜMÜ HELAL ETMEM


Ana - baba baskısından, evdeki kalabalıktan sıkılan,bunalan her gencin hayalidir, evden ayrılıp bir bekar evine taşınmak...

Çünkü eve kız getiremezsin, getirip birlikte odana çıksan evdekilerin varlığı yüzünden kızı rahat rahat sıkıştıramazsın,öpemezsin,en önce baban karşı çıkar :

- "N'oluyo oğlum ? Kerane mi burası ?!!."

En iyisi, bir imkan yaratıp, tek başına veya kafa dengi bir arkadaşınla bekar evine çıkmak..

Bunu yapabilenler için iyi bir tecrübedir o yaşlarda kendine ait bir yaşam alanı oluşturabilmek...

Ama öyle ceketini alıp "Eyvallah" diyerek gidemezsin baba evinden.Ananın - babanın üzerinde hakları vardır, onların gönüllerini almadan gidersen hem onları üzersin, hem sen rahat edemezsin.

Kaç yaşına gelmiş olursan ol ,onların gözünde her zaman çocuksundur, senin için endişe ederler...

Ben de gençliğimde böyle bir tecrübe yaşadım ama giderken annemi razı etmem kolay olmadı.Babamın zaten umurunda değilim.Duyunca, sevindi bile. "Gitsin p...venk !. Bizi beğenmiyorsa s...tirsin gitsin, bir boğaz eksilmiş olur..." dedi..

Önce hiç birşey söylemeden bir mektup yazıp bırakayım da gideyim diye düşündüm :

-- "Siz bu satırları okurken ben çoktan evden ayrılmış,bir bekar evine yerleşmiş olacağım.Gidişimden kimse sorumlu değildir.Hakkınızı helal edin..."

Ama sonra nereden geldi bilmiyorum, bir cesaret geldi, yüz yüze konuşmaya karar verdim.

Annemi aldım karşıma, evden ayrılmak istediğimi söyledim.

Başladı ağlamaya..

Gitmemi istemiyordu.Evde, bir ben kalmıştım.Öteki çocukları evlenip gitmişti,ancak bayramdan bayrama ziyarete geliyorlardı, önümüzde de epeyce bir süre bayram yoktu.Tamamen yalnız kalmaktan korkuyordu.

Evde babam da vardı ama babamla yalnız kalmak, tek başına yalnız kalmaktan daha zordu onun için.Çünkü,bir yuva kurmak ve çocuk yapmak için evlenmişlerdi, o görevi de yerine getirdikleri için, yalnız kalırlarsa yapacak başka bir şey yoktu..

- Anne, lütfen ağlama.Sadece şekerle,kurban bayramlarına bırakmam, 30 Ağustos'ta 29 Ekim'de de gelirim ziyaretine..

- Niye gidiyorsun ?..

- Yalnız kalmak istiyorum..Yazılar yazacağım,kitaplar okuyacağım,edebiyat beni çağırıyor,gitmem lazım.

- Yalnız kalmak için mi gidiyorsun ?

- Evet.. Sanatçı, yalnız olmalı.

- Burda yalnız kal ?

- Burda yalnız kalamıyorum anne,babam var, sen varsın..

- Bizimle birlikte yalnız kal ?

- Anne, saçmalama.

- " Gidersen, sütümü helal etmem !.."

- Ne yapmazsın ??

- Sütümü helal etmem.

- Sütünü ?

- Evet.

- Anne sen ciddi misin ?

- Ciddiyim..

Sütümü helal etmem lafını televizyon komedilerinde duyar, güler geçerdim.Ama annem karşımda gözleri yaşlı bir halde, ısrarla,bir kaç kez daha "Sütümü helal etmem" deyince süt konusunun ne kadar önemli ve anlamlı birşey olduğunun farkına vardım...

Süt ne demek ?..Hayata onunla başlıyorsun.Midene ilk giren besin,süt.Annen süt vermese, dişlerin çıkmamış, başka birşey de yiyemezsin, açlıktan ölürsün.Anneme hayatımı borçluyum..

- Anne yapma, sık sık ziyaretine gelirim..

- Gelmezsin.

- Vallahi gelirim.

- Vallahi gelmezsin.

- N'olucak şimdi ?

- Sütümü helal etmem..

Kilitlendim kaldım..

Vicdanım engel oluyor, gidemiyorum.Vicdanıma,"boşver, gidelim" diyorum, vicdanım "Ben gelemem,sen git istiyorsan" diyor. Vicdan olmadan da gidemem ki.Vicdan olmadan olmaz,vicdansız yaşayamaz insan.

Nasıl aklıma geldi bilmiyorum, dedim ki anneme, 

- Eğer sen sütünü helal etmezsen, o zaman ben de şeyi helal etmem...

- Neyi helal etmezsin ?

- Ben doğduğumda nasıl bir bebektim anne ? 

- Nasıl, nasıl bir bebektin ?

- Yani, ben doğduğumda neler hissettiniz ?..Sevindiniz mi ?..Mutlu oldunuz mu ?..

- Olduk tabi, niye olmayalım ?

- Ben doğunca birdenbire eve neşe geldi di mi ?..Sıradan, sıkıcı, tek düze hayatınıza bir güneş gibi doğdum...

- O kadar da değil.

- Haydi, güneş gibi olmasın da, ay gibi olsun.Ama benim o minicik varlığım sizi mutlu etmedi mi ?

- Etmiştir.

- Beni severken, benimle oynarken, ilk adımlarım, ilk kez "Anne " deyişim,seni heyecanlandırmadı mı ?

- Heyecanlandırmıştır.

- Seni "Anne" yapan benim.Sana anne rütbesini ben verdim.Sen, benim sayemde anne oldun.

- Abartma !..

- Benim sıcaklığımla ısındı yürekleriniz.Gülüşümle güldünüz, mutlu oldunuz.Bana sevginizi verdiniz.Ben, sizin verdiğiniz sevgiyi, aldım.Ben almasam, kim alacaktı sevginizi ?..Git ver bakalım rastgele birine sevgini, alıyor mu ?..

- Saçmalama...

- Neticede bir dönem benim sayemde sıcak bir mutluluk yaşadınız.Elalem soğuğunu bile bulamazken,ben size sıcak mutluluk yaşattım, sizi sevgiye garkettim.

- Ne ettin ?

- "Gark."

- Eee noolmuş ?

- Eğer sen sütünü helal etmezsen, ben de işte onu helal etmem.Size yaşattığım o güzel günleri,yılları helal etmem.

- Peki n'olucak şimdi ?

- Olacak bişey yok, onu süte sayalım, ödeşmiş olalım.

- Peki "dokuz ay" n'olucak ?..Ben seni dokuz ay da karnımda taşıdım..Dokuz ay on gün ama hadi on gün de benden olsun.

Başladık annemle pazarlık yapmaya,

- Benim bebekken size yaşattığım mutluluğa karşılık, senin sütün artı karnındaki beş ayın !. Kalanı da yaşlanınca size bakar, öderim.

- Olmaz, kurtarmaz. Süt artı sekiz ay.

- Yedi ay!.

- Altı artı süt!.

- Beş artı süt!.

- Ben senin kahrını da çektim.Sabahlara kadar uyutmadın beni.Altını temizledim, yedirdim içirdim, çamaşırını, bulaşığını yıkadım.

- Ama arada bir de dövdünüz beni ? O dayaklar n'olucak ?

- Ben seni hiç dövmedim,baban dövdü,onu babandan iste.

- Ama sen de,babam beni döverken karşımıza geçip çekirdek yiyerek bizi seyrettin çoğu zaman ?..

- Tamam, o dayakları düşelim, ne yaptı en son ?

- Dur hesaplayayım...Süt artı dokuz ay artı kahır... Size yaşattığım mutluluğu ve dayakları düşersek...

Amacım annemi güldürüp, ortamı yumuşatmaktı.Yumuşadı da.Uzak biryer değildi gittiğim yer.Sık sık arayacağıma söz verdim,onun rızasını babamın da parasını aldıktan sonra evden ayrıldım.

Gittim ama gittiğim evde de üç aydan fazla kalamadım.

Tek kalmak, yalnız kalmak değilmiş.

Sevdiğin insanlarla birlikteysen,ihtiyacın olduğunda onların yanında da yalnız kalabiliyormuşsun...


FAKİR AMA GURURSUZ


-- Merhaba?..

-- Evet?..

-- Nasılsınız?

-- Sağol?..

-- Beni tanımadınız herhalde?..

-- Tanımadım?.

-- Dikkatli bakın!.

-- Baktım.

-- Tanıdınız mı?

-- Hayır.

-- O zaman hatırlatayım size...Bir zamanlar fakir ama gururlu bir genç vardı..

-- Nerde?

-- Burda.

-- Burda derken?

-- Burda...Bu şirkette.

-- Ne zaman?

-- Bundan yıllar önce.

-- Kimden yıllar önce?

-- Bundan işte..Bu tarihten yıllar önce.

-- Tam bir tarih verebilir misiniz?

-- Veremem.Yaklaşık versem olur mu?

-- Olur.

-- Yaklaşık yirmi yıl önce..

-- Tamam...Bizimle ilgisi nedir?

-- Sabırlı olun,oraya geliyorum ben de..

-- Nereye,yanıma mı?

-- Hayır,konuyu oraya getiriyorum..

-- Konu nedir?

-- Konu benimle ilgili..Bir gencin hayalleriyle,umutlarıyla ilgili.

-- "Birgenç" kim?

-- Birgenç değil,bir genç..

-- Anladım...Şimdi çocuklara o kadar tuhaf isimler veriyorlar ki, ben de "Birgenç" isminde birinden bahsediyorsunuz sandım.

-- Hayır,Birgenç isminde birinden bahsetmiyorum.

-- Kimden bahsediyorsunuz?

-- Benden..

-- "Benden" kim?

-- Benden diye biri yok..Ben,ben..Kendimden sözediyorum..

-- Kusura bakmayın,dedim ya,artık Hasan,Hüseyin,Ayşe,Fatma isimleri tarihe karıştı.Ebeveynler artık çocuklarına tuhaf isimler verme konusunda birbirleriyle yarışıyorlar.Benim üç çocuğum var üçünün de isimleri birbirinden tuhaf..

-- Nedir isimleri?

-- En büyüklerinin ismi "Emsan"

-- Tencere markası değil miydi o?

-- Ben de öyle olduğunu sonradan öğrendim..

Onun küçüğünün adı:"Vurhan"

En küçükleri,kız,onun adı "Morcan"

-- Kim taktı onlara o isimleri,siz takmadınız mı?

-- Yoo,ben takmadım.

-- Anneleri mi taktı?

-- Annelerine sordum,o da takmamış?..

-- O zaman,siz evde yokken eve biri girdi,o taktı.

-- Belki de...

-- Sizin adınız ne?

-- "Efkar..."

-- Çok da tuhaf değil,kulağa iyi geliyor.

-- Ama ismimden çok etkileniyorum..Sürekli bir melankoli,mütemadiyen üzüntü,yorgunluk,bıkkınlık,tükenmişlik hali..Durmadan hayatı sorguluyorum,doğru dürüst bir cevap vermiyor..

-- Kim?

-- Hayat...Bıktım yani.İntihar edeceğim,ölürüm diye korkuyorum.

Bir de işin dalga geçilme kısmı var.

-- Ne gibi?

-- İsmimle dalga geçiyor arkadaşlarım..Karım bile..Karımın beni aldattığından şüpheleniyordum,şüphelerim doğru çıktı,karımı bir otel odasında beni aldatırken bastım,hiç umurunda olmadı,"Efkar bastı" deyip,çıkardı sigara yaktı..

Kusura bakmayın,kendi sorunlarımla sizi üzdüm.

-- Yok üzülmedim.

-- Peki o zaman,neydi sizin meseleniz?.."Bir zamanlar fakir ama gururlu bir genç vardı" demiştiniz?.

-- Evet...Bir zamanlar kapıdan kovduğunuz fakir ama gururlu bir genç vardı.

-- Hangi kapıdan?

-- Bu kapıdan...Yok,bu kapıdan değil,kapıyı değiştirmişsiniz.Çelik kapıydı..

-- Evet hatırlıyorum.O zaman İzel-Çelik-Ercan çok meşhurdu,ben Çelik hayranıydım,o yüzden çelik kapı yaptırmıştım.Gurup dağılınca,bir de Çelik çıplak resimler çektirince canım sıkıldı
çelik kapıyı söktürdüm,ahşap kapı taktırdım.Eee?.Devam edin..

-- Kapının önemi yok zaten..Kapı mecazi..Şirketten kovmuştunuz...Fakir ama gururlu bir gençti...

-- Kim?

-- O.

-- O kim?

-- Bakın,siz beni iyi dinlemiyorsunuz...Baştan alıyorum,bundan yıllar önce fakir ama gururlu bir genç vardı...

-- Bişey sorabilir miyim?

-- Buyrun?..

-- Fakir olduğu için mi gururluydu yoksa gururlu olduğu için mi fakirdi?..

-- Kim?

-- O.

-- O kim?

-- O işte..Sözünü ettiğin genç.

-- Yahu,o genç benim!...Bundan yıllar önce kapınızdan kovduğunuz fakir ama gururlu genç,benim!...

-- Yapma ya?

-- Evet.

-- Yemin et!

-- Kuran çarpsın.

-- Hadi len?..

-- Vallahi benim!..

-- Biz seni mi kovmuşuz?

-- Evet.

-- Niye kovmuşuz?

-- Ekonomik krizi bahane etmiştiniz.

-- Tabi yaa,şimdi hatırladım..Başka bahane bulamamıştık,ülkedeki genel ekonomik krizi bahane etmiştik,fakir ama gururlu bir kişi çıkarıp,aynı paraya fakir ama gurursuz iki kişi almıştık..

Yoksa sen??...

Aman Allahım,şimdi anladım...Kovulmayı gururuna yediremedin,hırs yaptın,çok zengin oldun,hisselerimizi satın aldın,şimdi de sen bizi kovacaksın!?...

-- Estağfurullah...

-- Estağfurullah mı?..Öyle değil mi yani?

-- Yok,değil...Siz beni yanlış anladınız...Ben işte bu sözünü ettiğim gurur yüzünden,sizden sonra hiçbir işte uzun süre tutunamadım..Çok kötü durumdayım.Gurur yaptığım için çok pişmanım..Acaba beni yeniden işe alabilir misiniz?..Söz veriyorum,bir daha gurur yapmayacağım...

-- Hımmmm....

-- Hım mı?

-- Yani,düşünüyorum manasına...Gurur yapmayacaksın değil mi?

-- Yok,yapmayacağım..

-- Peki ne kadar maaş istiyorsun?

-- Siz ne kadar uygun görürseniz..Karın tokluğuna bile çalışabilirim.

-- Karın tokluğu mu???...Sen beni batırmak mı istiyorsun??..

Karın tokluğu olmaz.Karın tokluğu çok.

-- Tamam o zaman,siz ne kadar uygun görürseniz..

-- Sigorta yapmam,yol parası,yemek parası vermem,günde oniki saat çalıştırırım,hafta tatili,bayram tatili vermem,bir de,her ayın ikinci pazartesi günü tekme tokat döverim.

-- O kadar şeye razı olduktan sonra o da olur..Anlaştık....


ŞEYİMİ ŞEY YAP


Küçük yerlerde birlikte yaşayan insanların yaşadıkları şeyler o kadar sınırlı ve sayılıdır ki,bir süre sonra herkes birbirini ezberler,leb demeden leblebinin tuzlu mu tuzsuz mu olduğunu bile anlarlar...

Basit hayatlar,o hayatlara uygun basit cümlelerle akıp gider..

Zaman geçtikçe cümle kurmaya bile üşeniriz.Gerek olmaz.Çünkü anlarız birbirimizi.Yaşadıklarımız birbirinin aynısı veya tekrarıdır.Bu yüzden konuşmadan bile anlaşırız...

Mesela,sabah işe giderim,akşam işten gelirim,yemek yer,biraz televizyon seyreder yatarım.Benim muhteşem hayatım bundan ibarettir..

Karım da bütün gün evde,çamaşır bulaşık yıkar,ortalığı temizler,alışverişe gider,yemek yapar,beni bekler...

Cicim ayları,canım yılları çoktan geride kalmış,"Günün nasıl geçti?" "Sen evde neler yaptın?" gibi sorular inandırıcılığını yitirmiştir..

Konuşmalar azalmış,dimağlar küçülmüş,yeni kelimeler,cümleler edinilmemiş,eskiler de yer yer dökülmeye başlamıştır.

Eskiden,akşam eve geldiğimde karıma "Yemek hazır mı?" diye sorardım,sonra,bu kadar uzun konuşmak sıkıcı geldi,sadece "Hazır mı?" diye sormaya başladım.

Karım,daha önce aynı yerde,aynı saatlerde onbin sefer aynı soruya maruz kaldığı için,benim neyin hazır olup olmadığını sorduğumu anlayıp "Hazır" diye cevap verdi.

Şimdi soruyu daha da kısalttım, "Zır mı?" diye soruyorum,karım onu da anlıyor.Çünkü "Zır mı?" kulağa "Hazır mı?" gibi geliyor,karım da "Hazır hazır,sen şey yap,şey yapıyorum şimdi." diye cevap veriyor..

Yani,"Sen ellerini yıka,yemeği hazırlıyorum şimdi..."

Sonra yemeğe otururuz,yemek yerken karım bana "şeyi şey yaptın mı?" diye sorar..

Kastettiği şey,elektrik faturasıdır..Yani "Elektrik faturasını yatırdın mı?" demek ister...

Sabah evden çıkarken elektrik faturasını elime tutuşturmuş,"Şey yapmayı unutma,bugün şey günü,şey yapmadın mı,şeye giriyor"demişti..Yani,"Yatırmayı unutma,bugün son günü,yatırmadın mı cezaya giriyor..."

Ben de,"Yatırdım" diye cevap veririm.Karımın,elektrik faturasını sorduğunu,soruşundan,sesinin renginden,tonundan anlarım..

Sonra o konu üzerine kelimesiz cümlelerle konuşuruz biraz..

-- Çok şey gelmiş şey..Şey mi yaptılar acaba şeyde?..

( Yani: Çok gelmiş fatura.Yanlışlık mı yaptılar acaba faturada?..)

-- Yok,şeydendir o...Şeye şey geldi ya..Ayrıca,şeyleri de bize şey yapıyorlar..

 ( Yani: Zam'dandır o..Elektriğe zam geldi ya..Ayrıca,başkalarının kullandığı kaçak elektriği de bizim faturalara ilave ediyorlar..)

-- Ulan ben başkasının şeyini şey yapmaya mecbur muyum?..Niye başkasının şeyini bizim şeyimize sokuyorlar?

 ( Yani: Ben başkasının yaktığı kaçak elektriği ödemeye mecbur muyum?..Niye başkasının yaktığını bizim faturamıza ilave ediyorlar? )

Sonra karım bana "Yemekten sonra unutma da,şeyimi şey yap" derdi..

Yeni ayakkabı almıştı,ayaklarını sıkıyordu,benden,ayakkabılarını tamirciye götürüp,kalıba koydurtmamı istiyordu.

Bir gün önce konuşmuştuk bunu.Neyi kastettiğini anlayacağımı bildiği için,zihnini yormadan bu şekilde söylüyordu.Ama çok yorgundum,yemekten sonra hemen yatacaktım.

-- Çok yorgunum Süheyla,yarın sabah işe giderken şey yaparım senin şeyini..

-- Ama kaç gündür söylüyorum,şey yapmıyorsun Rıfkı?..

Çok rahatsız ediyor beni..Yemekten sonra bi beş

dakka gidip geliver,genişlesin de rahat edeyim..

( Yani:Ayakkabıcı beş dakkalık mesafede.Ayakkabılar ayaklarımı çok sıkıyor,rahatsız oluyorum,bi gidip geliver ayakkabıcıya,kalıba koydur da genişlesin,rahat rahat giyeyim.)

-- Tamam,sen hazırla şeyini,yemekten sonra gidip gelirim.. 

(Tamam,sen hazırla ayakkabılarını,bi poşete falan koy,yemekten sonra ayakkabıcıya gider gelirim )

Mahallede arkadaşlarla da böyleydi konuşmalarımız..

-- Şey kaçta?

-- Sekizde.

-- Şeyde mi şey yapalım,şeye mi gidelim?

-- Şeye gidelim,daha şey olur.

Yani...

-- Maç kaçta?

-- Sekizde.

-- Kahvede mi seyredelim,birahaneye mi gidelim?

-- Birahaneye gidelim,daha iyi olur.Maçı seyrederken bira içer sarhoş oluruz,yenilirsek umurumuzda olmaz,yenersek sokağa çıkar,bağıra bağıra galibiyeti kutlarız,sarhoşuz diye kimse bize bulaşamaz...

Hayatımızdaki rutin heyecandı futbol maçları.O yüzden bilirdik neyi sorduğumuzu ve cevaplar da sınırlıydı zaten..

Sonra o yarım yamalak konuşmaları da bıraktık,yüz ifadeleriyle,yüzümüze vuran ruh belirtileriyle anlaşmaya başladık...

Eve gelince karıma yemeğin hazır olup olmadığıyla ilgili hiç birşey sormamaya başladım..Akşam eve geliyorum,kapıyı açıp eve giriyorum,karıma bakıp kaşlarımı çatıyorum,bu,"Yemek hazır mı?" demek..Karım da başını eğip,gözlerini kırpıyor,bu da,"Hazır" demek...

Yemek yerken konuşmayı da bıraktık.Eğer yemeği beğendiysem,yumuşak bir mırıldanmayla başımı sallıyorum,karım da bundan memnun olup,cevaben saçıyla oynuyor..

Sevişeceğimiz zaman da,ben dişlerimi fırçalıyorum,bunu gören karım,soyunup giriyor yatağa...

Konuşmuyoruz artık...

Benim kapasitem otuz kelimeye düştü..O kelimeleri bile birbirine bağlayıp cümle yapmaya üşeniyorum.

Bu hale gelmemizin elbette var bir sürü sebebi ama şey olmasın diye şey yapmak istemiyorum..

Hani şey olur da şey yaparlar diye şey yapıyorum......,

.
DOĞUM GÜNÜN GEÇMİŞ OLSUN


Dün benim doğum günümdü...

Altmış beş yaşıma girdim...

Hanım,Hicran pastanesinden pasta almış benim için doğum günü partisi düzenlemiş...

Parti dediğime bakmayın evde küçük bir kutlama işte..

Bu yaşlardaki doğum günlerim,o yaşı kutlama değil de ,geçip giden bir önceki yaşımı anma töreni gibi benim için...

Altmış beş yaşın neresini kutlayacaksın ?..Bunun kutlayacak, sevinecek bir yanı yok ki..

Altmıştan sonraki doğum günlerimde evde sevinmeyi de yasakladım zaten.Sevinmiyoruz,üzülüyoruz.Aile içinde toplanıyoruz,hanım,pastayı getiriyor,ben pastanın üzerindeki mumu üflüyorum,hep birlikte üzülüyoruz...

Hanımın adı Muzaffer.Benim ki de Muzaffer. Öyle denk geldi, bunu hiç sorun etmedim.İlk zamanlar yatakta sorun oluyordu.Ayıptır sevişmesi, karımla sevişirken,karım,fazla heyecanlanınca "Muzaffer !. Muzaffer!.." diye adımı haykırırdı,ne yalan söyleyeyim hoşuma da giderdi ama sonra benim adımı değil,kendi adını haykırdığını söyledi..Bir seferinde "Muzaffer !" diye haykırınca "Efendim ?" dedim "Yok,sana demedim,kendi adımı söylüyorum" dedi. "Niye ?" dedim, "Bana kendimi hissettiriyorsun,adımı haykırmak geliyor içimden" dedi...

Bir de bazan,arkadaşlarım akşam yemeğinden sonra benim evin önüne gelir,pencerenin altından "Muzaffer !" diye bana seslenirler,ben de çıkarım,nereye gideceksek gideriz.Birgün bir arkadaşım dışardan "Muzaffer !" diye seslenince karım, kendisine sesleniyorlar sanıp dışarı çıkmış,birlikte nereye gittiler bilmiyorum.Bir hafta sonra döndü eve.Sormadım da.Çünkü ben de bir ara yanlışlıkla onun arkadaşlarından biriyle on gün tatile çıkmıştım..

Sonra bu sorunu çözdük.Karışıklık olmasın diye o bana "Muzo" dedi,ben de ona "Muzi" dedim...

Çocuklarla salonda masanın etrafında toplandık,karım,elinde doğum günü pastası ve altmış beş yaşıma uygun üzgün bir surat ifadesiyle içeri girdi...

- Doğum günün geçmiş olsun Muzaffer.

- Sağol Muzaffer.

Bu yaşlar benim için çok üzücü yaşlar.Bunu bilen ailem de,altmıştan sonraki doğum günlerimde bana "Doğum günün kutlu olsun" demiyorlar, "Doğum günün geçmiş olsun" diyorlar.

Karım,pastayı önüme koydu,kızım, "hadi üfle babacığım" dedi.

- Neyi üfleyeyim kızım ?

- Mumu üfle babacığım...

- Üflersem söner ama ?..

- Amaç da o zaten babacığım.Bugün senin doğum günün,bu pasta doğum pastan,bu mum da doğum mumun.

- Doğum mumum ?

- Evet.Ama üflemek istemiyorsan, bırak yansın.Zaten mumun kaderidir yanmak.

- Çok doğru söylüyorsun kızım.Gel bir öpeyim seni,seninle gurur duyuyorum.

- Ben de senin, benimle gurur duymandan gurur duyuyorum babacığım.Şu an çok şey oldum.

- Ney oldun ?

- Bilmiyorum..Cümleye girerken oraya güzel bişey bulurum diye düşündüm ama bulamadım.Keşke cümleye girmeden biraz düşünseydim.

- Olsun kızım.Sen yine risk almışsın,girmişsin cümleye.Çoğu insan yanlış anlaşılırım diye,sıradan cümlelere bile girmeye korkuyor.

- Doğum günün geçmiş olsun baba.

- Sağol oğlum.

- Doğum günün geçmiş olsun Muzaffer.

- Sağol Muzaffer.

- Hadi üfle babacığım.

- Üfleyeyim kızım.Üfleyeyim de bitsin bu acı.Dilek tutayım mı ?..

- Tut istersen Muzaffer.

- Canım ne isterse tutabiliyor muyum ?

- Tut tut,ne istersen tut,gerçekleşmiyor nasıl olsa.

- Tuttum.

- Ne tuttun ?

- Herkes için sevgi diledim.Barış,dostluk,kardeşlik diledim.Savaşlar olmasın,herkes barış içinde yaşasın,adalet olsun,insan haklarına saygı gösterilsin,evrensel hukuk çerçevesi içerisinde ve anayasanın yüz yirmi dördüncü maddesiyle Birleşmiş Milletler'in...

- Uzatma Muzaffer.

- Tamam Muzaffer.

- Baba, tuttuğun bu dilek var ya ?

- Evet ?

- Sakın kimseye söyleme,söyleyince gerçekleşmiyormuş.

- Tamam, söylemem.

Oğlum biraz aptaldır,anlamışsınızdır..

Ama bunu düzeltmek için hiçbir şey yapmıyoruz, öyle daha mutlu olacağına inanıyoruz..

Mumu üfledim,ailem yeniden "Doğum günün geçmiş olsun" diyerek, tek tek bana sarıldılar,tek tek üzüldüler..

Pastayı kestik, ben " Bu son fasıldır ey ömrüm,nasıl geçersen geç" şarkısını söylerken bana eşlik ettiler,böylece,yeni bir üzücü yaşa daha girdim...

Umarım çok acıtmaz.....



AŞK BİTİNCE


-- Hoşgeldin Suat..

-- Hoşbulduk.

-- Otursana..

-- Oturdum zaten.

-- Ne içersin?

-- Sen ne içiyorsun?

-- Meyve suyu.

-- Hangi meyvenin suyu?

-- Kayısı.

-- Kayısı mı,şeftali mi?

-- Kayısı.

-- Şeftaliye benziyor..

-- Kayısı.

-- Emin misin?

-- Kayısı.

-- Kayısıymış..Malatya kayısı tesislerinde üretilmiş.

-- Bırak şişeyi Suat..Konuşmamız gerekiyor.

-- Konu nedir?

-- Bu iş yürümüyor Suat..

-- Hangi iş?

-- İlişkimiz..Ben bu ilişkiyi bitirmek istiyorum.

-- Aramızdaki ilişkiyi?

-- Evet.

-- Neden?..Nedir problem?

-- Artık konuşamıyoruz seninle..

-- Konuşuyoruz ya işte?

-- Hayır,bunu demiyorum..Eskiden her konuda konuşurduk seninle ama artık konuşamıyoruz.

-- Konular bitmiştir..

-- Yok Suat,konular bitmedi,biz bittik..Eskiden burada oturur,yoldan gelip geçen insanlarla ilgili hikayeler uydurur,gülerdik..

-- Uyduralım yine..Bak mesela,şu geçen sarı kazaklı adamı görüyor musun?

-- Görüyorum.

-- Bak şimdi,onla ilgili bi hikaye uyduracağım sana,dinliyor musun?

-- Dinliyorum.

-- Bence bu adam Rus istihbaratından gizli bir ajan.Adı Boris..

-- Boris'ten başka Rus ismi bilmiyorsun değil mi?

-- Bilmiyorum.

-- Hiç öğrenmeye de çalışmadın?

-- Çalışmadım..Dinle şimdi..Bu adam aslında ikili ajan..Hatta üçlü ajan...Daha heyecanlı olur diyosan dörtlü ajan yapayım.Yapayım mı,ister misin?

-- Zorlama Suat,bitti artık,kabul et...Aramızdaki heyecan bitti..Son altı aydır hep buraya geliyoruz..Eskiden,gittiğimiz yere bir daha gitmezdik.Rastgele otobüslere biner şehri karış karış dolaşırdık..

-- Binelim yine..E-25 burdan geçiyo.Kalk,otobüs durağına gidelim!

-- Nereye gideceğiz?

-- Hayvanat bahçesine..Belki yeni hayvanlar gelmiştir,hadi kalk!

-- Suat lütfen!..Daha fazla uzatmanın manası yok..Tadında bırakalım,güzel hatırlayalım yaşadıklarımızı..

-- Yani,aramızdaki aşk bitti mi?

-- Bitti.

-- Emin misin?

-- Eminim.

-- Ne yapacağız peki?

-- Evlenelim...Bütün işaretler onu gösteriyor,heyecan bitti,aşk bitti,evlenmemizin zamanı geldi..

-- Yapma Aynur..Ben sana hala aşığım,biraz daha sürdürelim..

-- Yok Suat..Üç sene oldu.Sıksan,artık benden bir gram daha aşk çıkmaz..Evlenelim,bitsin bu iş.

-- Doğru söylüyorsun..Bende de sana karşı bikaç aylık aşk kaldı zaten..Evlenelim..

-- Tamam o zaman..Sen Belediye'den nikah tarihi al,ben de davetiye işini halledeyim.

-- Güzel günlerdi ama değil mi?

-- Evet.Çok güzeldi.Moralini bozma,belki evlenince de mutlu oluruz...



AKŞAMA GELİRKEN KASABA UĞRA DA YARIM KİLO KIYMA AL


-- Ben çıkıyorum Gülizar..

-- Cehenneme kadar yolun var!.

-- Ne dedin,duyamadım?..

-- Güle güle dedim.Akşama geç kalma..

-- Olur kalmam.Hoşçakal!

-- Nazmi dur bi dakka,bekle biraz..

-- Ne var?

-- Kahveye mi gidiyorsun?

-- Evet..

-- Unutmazsan akşama gelirken kasaba uğra da yarım kilo kıyma al.

-- Ne kıyması?

-- Kıyma işte.Akşama gelirken yarım kilo kıyma al.

-- Dana kıyma mı,kuzu kıyma mı?

-- Bilmiyorum,kıyma işte..

-- Ne yapacaksın kıymayı?

-- Yemeğe koyacağım.

-- Yemeği ne yapacaksın?

-- Ne demek yemeği ne yapacaksın?.Yiyeceğiz?..

-- Anladım..Ne yemeği yapacaksın?

-- Patlıcan.

-- Patlasın senin kocan!

-- Ne diyorsun Nazmi?

-- Durmadan patlıcan yapıyorsun,patlıcan yemekten patlayacağım,onu demek istedim.

-- Tamam o zaman.Sen yine de kıyma al.Dolma yaparım.

-- Emin misin?

-- Neye emin miyim?

-- Dolma yapacağına emin misin?

-- Yaparım Nazmi,niye soruyorsun?

-- Ya dolma yapmaktan vazgeçip başka bişey yaparsan?..Dolma elimizde kalmasın?

-- Niye vazgeçeceğim Nazmi?.Başka bişey yaparsam kıymayı buz dolabına koyarız.

-- Peki ya elektrikler bozulur,dolap kesilir,kıyma çalışmazsa??

-- Ne diyorsun Nazmi?

-- Yani,elektrikler kesilir,dolap çalışmaz,kıyma bozulursa demek istedim..

-- Kesilmez kesilmez,sen benim dediğimi yap.

-- Senin dediğini yapınca elektrikler kesilmiyor mu?

-- Nazmi oyalama beni,işim var.Ekmek de al.

-- Ne ekmeği?

-- Trabzon ekmeği.

-- Gidemem şimdi Trabzona.

-- Ay şaka yapıyorum Nazmi?..Her zaman aldığın ekmekten al.

-- Tuzlu mu,tuzsuz mu?

-- Ne?

-- Ekmek.

-- Hangi ekmek?

-- Bana,al dediğin ekmek.

-- Bilmiyorum ki.Alınca bakar söylerim.

-- Hayır,onu demek istemedim.Tuzlu ekmek mi alayım,tuzsuz ekmek mi?.Hükümet,vatandaşın sağlığını düşündüğü için ekmekteki tuz oranını düşürdü.İstersen alayım,bakarız,tuzu azsa hükümete göstermeden tuz ilave ederiz.

-- Nazmi ne diyorsun sen Allahaşkına?..Ben sana yarım kilo kıyma,bi tane ekmek al diyorum,sen hükümeti ne karıştırıyorsun?

-- Ben karıştırmıyorum,onlar karışıyor..Gazımıza-tuzumuza,sazımıza-sözümüze,herşeye karışıyorlar.Dün kahvede okey oynuyorum,elimde iki tane okey var,iki el döndüm,açacağım,  

hükümetten biri geldi,"Açma,iki el daha dön" dedi,iki el daha döndüm,karşımdaki bitti,parti bana kaldı..Bu kadar da herşeye karışılmaz ki.Bir daha onlara oy vermeyeceğim.

-- Vermiyorsun zaten..

-- Tamam işte,bir daha vermeyeceğim.

-- Nazmi oyalama beni,işim var,ütü yapıyorum.

-- Ütü mü yapıyorsun?.Ütümüz yok mu bizim?

-- Nazmi,ütü imal etmiyorum,elbiseleri ütülüyorum.Allahını seversen,yarım kilo kıyma,bir tane ekmek.

-- Kepekli mi kepeksiz mi?

-- Ananın!...Tövbe tövbee...

-- Ağzını bozma Gülizar..Yanlış bişey almayayım diye iyice anlamaya çalışıyoruz şurda.. 

-- Normal ekmek Nazmi,normal ekmek!..

-- Bakkaldan mı alayım,fırından mı?

-- Ebenin!...Nazmi sen beni delirtmeye mi çalışıyorsun?

-- Hayır,fırında daha taze olur,o bakımdan dedim..

-- Tamam,fırından al.

-- İstersen marketten alayım,markette daha ucuz.

-- MARKETTEN AL!!

-- Bağırma!..Bizim için neresi uygunsa,oradan alayım.İstersen Halk Ekmekten alayım,neticede halkız biyerde.

-- İstediğin yerden al Nazmi!..Ay bayılacağım şimdi..

-- Eğer köfte yapacaksan,bayat ekmek alayım.Bayat ekmeğin içiyle yoğurup yapınca,köfte daha güzel oluyor.

-- Köfte yapmayacağım Nazmi!

-- Niye?.Köfte sevmiyor musun?

-- Sevmiyorum!!

-- Ne zamandan beri?

-- Şu andan beri!..Şu andan itibaren köfteden nefret ediyorum.

-- Yoğurt da alayım mı?

-- AL!..

-- Küçük mü,büyük mü?..İstersen büyük alayım,kalanı dolaba koyarsın,yazın ayran yapıp içeriz.

-- Yaza daha çok var Nazmi...

-- O zaman yoğurt almayayım..

-- ALMAAA!...Ben zaten senden yoğurt istemedim.

-- Ne istedin?

-- Kıyma istedim.

-- Ben kasap mıyım Gülizar,bende kıyma ne arar?

-- Kıymayı senden istemedim Nazmi,kasaptan istedim!.

-- Ne dedi kasap?.Yok mu dedi?

-- Nazmi?...Kasaptan kıyma istemedim...

-- Kimden istedin peki?.Kıyma kasaptan istenir Gülizar,manavdan isteyecek halin yok ya?

-- Nazmi karnıma ağrılar girdi,n'olursun yarım kilo ekmek,bir tane kıyma!..

-- Yarım kilo ekmek,bir tane kıyma mı??

-- Hayır Nazmi,yarım kilo kıyma,bir tane ekmek.Lafa tutma beni,sütüm taşacak Nazmii!..

-- Sütün mü taşacak?.Hamile misin?

-- Hamile değilim Nazmi,ocakta süt var,o taşacak..

-- İstersen erik de alayım,hamileysen canın çeker.

-- Hamile değilim Nazmii!..

-- O zaman niye erik istiyorsun?

-- Yahu senden erik istediğim yok!..Hay Allah belanı vermesin senin!...

-- "Vermesin" deyince bela okumuş olmuyorsun,versin demen lazım.

-- Versin o zaman!!!

-- Sen şimdi benden ne istiyorsun?

-- Yarım kilo kıyma,bir tane.....Boşver Nazmi,bişey istemiyorum..Delirteceksin beni..Sen git ne cehenneme gideceksen,ben gider alırım ne lazımsa..Hadi defol,defol,işim gücüm var benim!...

 O günden sonra Gülizar,Nazmi'ye bir daha "Bakkala git-kasaba git!..Manava git-pazara git!..Oraya git-buraya git!." demedi..

İçgüveysi diye kocasına uşağı gibi davranmaktan vazgeçti..

Birkaç kez daha denedi ama Nazmi onu öyle bir çileden çıkardı,öyle bir kırıp döktü ki,sonunda pes etti,bir daha denemedi,Nazmi'nin yaşlılıktan kaynaklandığını düşündüğü bu yeni halini kabullenmek zorunda kaldı..

Nazmi de yıllar sonra nihayet biraz nefes aldı, rahat etti.....


NOEL BABA'YA MEKTUPLAR...


Sevgili Noel amca...

Benim adım Cemil 11 yaşındayım...

Siz beni tanımazsınız ama ben sizi tanıyorum..

Siz kır saçlı, uzun beyaz sakallı, koca göbekli, sevimli, tonton bir amcasınız.Kuzey kutbunda yaşıyorsunuz...

Yılbaşı yaklaşırken bütün çocuklar size mektupla istedikleri hediyeleri bildiriyorlar,siz de geyiklerin çektiği kızağınıza hediyeleri doldurup evlere bacalardan girerek herkesin istediği hediyeyi evine bırakıyorsunuz..

Ben size Türkiye'den yazıyorum..

Benim de sizden bir ricam var..

Ben sizden cep telefonu istiyorum....

Babamdan istedim ama babamın durumu yok...

Okulda bütün arkadaşlarımın cep telefonu var,bir tek benim yok...

Arkadaşlarımın yanında kendimi çok kötü hissediyorum,kendimi derslere veremiyorum,öğretmen sınıfta bir soru soruyor,utancımdan parmak kaldıramıyorum...

Babama bu durumu anlattım, babam bana bir telefon aldı..

Ama babamın bana aldığı telefonda internet yok, ön kamerası yok,selfi çekemiyorum,müzik çalmıyor,küçücük ekranı var,dokunmatik değil,ben ne yapayım o telefonu?...

Gitmiş işportadan 150 liraya ikinci el telefon almış..

Ben o telefonla okula gidemem ki..Arkadaşlarıma rezil olurum...

Ben 2500 liralık akıllı telefon istiyorum...

Babama 2500 liralık telefon istediğimi söyledim, babamın gözleri fal taşı gibi açıldı,göz kapakları kasıldı öyle kaldı..Hala öyle, kapatamıyor..

Eğer elinizde varsa arka-ön kameralı,dokunmatik,HD video çeken,görüntülü aramalı,müzikli,oyunlu bir akıllı telefon istiyorum..Bizim bacadan aşağıya atarsanız çok sevinirim..Şimdiden çok teşekkür ederim...

Sizi çok seviyorum..

Beni kendi oğlunuz gibi görebilirsiniz,ellerinizden öpüyorum,sevgiler...

(Cemil Buruk)

Sayın Noel bey...

Benim adım Nizamettin..

38 yaşındayım,size Türkiye'den yazıyorum...

Günde 40 lira yevmiyeyle bir kahvehanede garson olarak çalışıyorum..

Bir eşim,Cemil isminde 11 yaşında bir oğlum var..

Oğlum benden bir cep telefonu istedi..

"Okulda herkesin telefonu var,bir benim yok" dedi..

Ben de sandım ki,Okul idaresi herkese telefonu şart koşmuş..

Sınıflar çok kalabalık,öğretmen ders anlatırken sesini arka sıralarda oturanlara duyuramıyor,onlara telefon açıp dersi anlatıyor..

-- Alo ?..Cemil,sen misin?..Dinle oğlum..Şimdi Alparslan 1071'de Malazgirt zaferini kazanınca Türklerin Anadolu'ya girişleri....falan diyerekten...

Meğer öyle değilmiş..

Cep telefonunun dersle ilgisi yokmuş..

Öğretmenler bile cep telefonlarından bıkmışlar,nefret eder hale gelmişler..

Derse girerken cep telefonlarını kapattırıyorlarmış ama inadına kapatmayanlar ve unutanlar yüzünden sık sık dersler bölünüyormuş..

Dersin tam ortasında öğretmen ders anlatıyor,Alparslan tam Malazgirt'e girecek,arka sıralardan bir cep telefonu çalıyor,ders bölünüyormuş...

Önce oğluma yaşı küçük diye telefon almak istemedim..

Ama ağladı zırladı,dayanamadım,gittim işportadan 150 liraya ikinci el telefon aldım..

Afedersiniz it oğlu it,aldığım telefonu beğenmedi...

Hanım ısrar etti "Biraz daha üstüne koyalım,daha iyisini alalım,çocuk arkadaşlarının yanında mahcup olmasın..Ben bu ay mutfağı idare ederim,çayırdan ot toplar yemek yaparım." dedi...

Biraz daha üstüne koyduk 500 liralık telefon aldık..

Oğlan sevinçten havalara uçacak diye beklerken,telefonu görür görmez ağlamaya başladı..

- Bana bunu mu aldınız?...Bana bu telefonu mu layık gördünüz?...diyerekten,bir hafta boyunca hiç durmadan ağladı..

Ulan şerefsiz pezemenk!..Çok afedersiniz...Ben babanım,on senedir 150 liralık telefon kullanıyorum...

Tek oğlumuz da, kıyamıyoruz...

Ne yaparız,ne ederiz,oğlumuzu akıllı telefonu olmadığı için okulda arkadaşlarının yanında rezil olmaktan nasıl kurtarırız diye hanımla oturup konuştuk..

Hanım "Benim kefen parası diye biriktirdiğim biraz param var..Beni artık masa örtüsüne sarar gömersiniz." dedi..

Ben de arkadaşlardan borç topladım 800 lirayı denk getirdik oğlana müjdeyi verdik..

Bu sefer,

-- Bana 800 liralık telefon alacaksanız,hiç almayın!... dedi..

-- Ne istiyorsun oğlum?.. dedim,

-- Ben 2500 liralık akıllı telefon istiyorum...dedi.

Yahu Noel Bey,inanın,evdeki eşyaları satsam hepsi 2500 lira etmez...

Noel Bey...

Sizden ricam,elinizde varsa,bizim oğlanın istediği o telefondan,bir tane getirebilir misiniz acaba?...

Yalnız telefonu bacadan atmayın..Kırılır mırılır... Siz bu tarafa geldiğinizde merkezi biyerden beni arayın,ben gelir elden alırım...

Şimdiden çok teşekkür eder,saygı,selam ve hürmetlerimi sunarım...

(Nizamettin Buruk)

Pek değerli Noel ağabey...

Benim adım Neriman...35 yaşındayım..Nizamettin adında bir kocam,Cemil isminde 11 yaşında bir oğlum var...

Oğlum geçen hafta babasından 2500 liralık akıllı telefon istedi,babasının aklı gitti...

Hiç durumu yok...

Size mektup yazıp,sizden istedi..

Sizin,telefonu oğluma getireceğinize yürekten inanıyorum,şimdiden çok teşekkür ediyorum,Allah sizden razı olsun,Allah sizi başımızdan eksik etmesin,tek umudumuz,tek çaremiz sizsiniz...

Ben size bu mektubu başka bişey için yazıyorum...

Siz sadece çocuklara değil, fakirlere de hediyeler dağıtıyor muşsunuz...

Önümüz kış,benim de bir mantoya,bir de 37 numara bir çift çizmeye ihtiyacım var..

Rengi hiç önemli değil..

Elinizde ne kaldıysa..

Buralarda kış çok sert geçiyor..

Hele bizler için daha sert geçiyor..

Diyelim,hava soğukluğu eksi beş..

Biz fakir olduğumuz için,bizim için hissedilen soğukluk eksi on,eksi onbeş..

Biz fakirler herşeyi daha derinden hissederiz...

Eğer ki benim manto ilen,37 numara çizme ihtiyacımı Allah rızası için karşılayabilirseniz,çok sevinirim,size çok dua ederim...

Yalnız,sizden bir ricam var..

Sizden bunları istediğimi Nizamettin bilmesin..Çok gururludur kendisi..Telefon için de,ben ısrar ettim de yazdı size o mektubu...

Nizamettin evde yokken,gündüz saatlerinde gelebilirseniz çok iyi olur..

Bir de, siz evlere bacadan giriyormuşsunuz..

Eve girmeseniz?...

Konu komşu görüp de eve adam alıyo diye dedikodu yapmasınlar...

Yanlış anlamayın,size adam dediğim için kusura bakmayın ama elin ağzı torba değil takdir edersiniz ki...

Mantoylan,37 numara çizmeyi siyah bir poşete koyup,kapının önüne bırakırsanız ben ordan alırım...

Ben de kapının önüne sizin için bir bardak süt ile bir tabak kurabiye bırakırım..

Siz galiba sadece süt ve kurabiyeyle besleniyormuşsunuz..

Aklım ermedi,kış-kıyamet bütün dünyayı havadan dolaşıyorsunuz,sadece sütlen,kurabiye yetiyor mu?..Daha besleyici şeyler yeseniz iyi olmaz mıydı?...

Ben yine de kurabiyenin yanına bir tepsi ıspanaklı börek yapıp bırakacağım sizin için...Eğer şayet siz beğenmezseniz geyiklerinize verirsiniz...

Ellerinizden öpüyorum Noel ağabey...

Şimdiden çok teşekkür ediyorum..

Size ve geyiklerinize üzerime farz olan selamlarımı sunuyor,nice hayırlı seneler diliyorum.....

(Neriman Buruk)



HALK KOKUSU


Geçenlerde iş yerime giderken arabam bozuldu..

Şoförüme izin vermiştim,arabamı ben kullanıyordum..

Taksi de göremeyince,toplantıma geç kalmamak için,o yöne giden bir otobüse bindim..

Bindiğim otobüs "Halk Otobüsü"ymüş...

Hani "Halk" var ya,duymuşsunuzdur...

Sabahın köründe yollara dökülürler,otobüslere,minibüslere tıkış tıkış doluşup işlerine giderler,çoluk-çocuk 5-6 kişi küçücük evlerde yaşarlar...

5-6 kişi,o küçücük 60-70 metrekare evlere nasıl sığıyorlar anlamıyorum..

Benim evim 750 metre kare,inanır mısınız,o 750 metrekare evde bile bazen daralıyorum,sıkılıyorum,duvarlar,duvarlardaki pahalı tablolar üstüme üstüme geliyor...

Ben resim sanatını çok severim..İyi kazandırır..Özellikle yeni tanınmaya başlamış yaşlı,hastalıklı ressamları takibe alırım,onların yaptıkları tabloları ucuza kapatırım,ressam ölünce de aldığım o tabloları 50 katına,100 katına satar,çok para kazanırım...

Tablo,ressamı öldükten sonra çok değer kazanır..

O Van Gogh'lar, man gohlar, yaşarlarken çok sıkıntı çektiler,tek bir tablo bile satamadılar,ölünce bütün tabloları kapış kapış gitti,ancak öldükten sonra biraz para kazanabildiler de rahat ettiler...

Şehirdeki 750 metre kare ev bana dar gelince,kendimi Bodrum'daki yazlık evime atıyorum..

Orası biraz daha büyük..10 dönüm bahçesi var..Yazın kalıyorum,kışın da bahçeyi köylülere kiraya veriyorum,ekip biçiyorlar,evin masrafları çıkıyor...

750 metre kare evde insan nasıl sıkılır,daralır,şaşırıyorsunuzdur...

Ben de şaşırıyorum..

Halbuki evim çok güzel...

Bir gün bir gazetede bir haber okumuştum..

Amerika'lı sinema oyuncusu Leonardo Di Caprio,10 milyon dolara yeni bir ev almış..Aldığı ev tamamen sağlıklı uygulamalarla donatılmış..Banyodaki duştan akan sular vücut için faydalı mineraller ve "C" vitamini içeriyormuş..Bu sular,cildi daha sağlıklı ve parlak hale getiriyormuş..

Leonardo Di Caprio zaten parlak bir çocuk,neden daha da parlamak istedi anlamadım ama hoşuma gitti,ben de Amerika'dan "Uygulayıcı" getirtip aynı uygulamanın daha iyisini kendi evime yaptırdım..

Şimdi benim de duşumdan sadece "C" vitamini değil,vücut için yararlı bütün vitaminler akıyor..

Bu uygulamanın proteinlisi çıkarsa onu da yaptıracağım...

Evime başka uygulamalar da yaptırdım..

Mesela tuvalete "Titreşimli Klozet" yaptırdım..

Klozete oturduktan sonra,kıçınızı tanıyan,kıç iziyle çalışan Akıllı Klozet,titreşmeye başlıyor..O titreşim, kalça kaslarını yumuşatıp,barsakları hareketlendiriyor,büzüğü genişleterek ıkınmasız bir boşaltım sağlıyor...

Ayrıca evim "Akıllı Ev" uygulamasının en son örneklerinden..

Mesela eve hırsız girerse, ev,cep telefonunuza mesaj yolluyor,siz polise haber verip eve gelene kadar da,hırsızı lafa tutup oyalıyor...

Neyse efendim, 

Halk otobüsüne bindim..

İlk kez halkın bindiği bir otobüse biniyorum..

Halkın arasına pek girmem..Girersem,çıkamam diye korkuyorum..

Şoföre parayı uzattım,şoför "Para geçmiyor" dedi..

Bravo...Tebrik ederim...Demek ki beni biyerden tanıyor,bana saygı duyuyor,para almıyor, "Senin paran burda geçmez" diyor..

Arkaya doğru yürürken de arkamdan yüksek sesle"Beyefendi!..Beyefendi!.." diye seslendi..

Demek ki benim beyefendi kişiliğimden etkilenmiş,onun için para almamış..

Yanına gideyim, teşekkür edeyim dedim ama şoförün önünde "Şoförle konuşmayınız" yazıyor..

Neden acaba?..Şoför yanlış birşey yaptı da, Otobüs İdaresi şoföre konuşmama cezası mı verdi ?..

Otobüsün içi çok kalabalık, oturacak hiç yer yok..

Bir kaç durak sonra ayakta da yer kalmadı..

Ben otobüsün orta bölümünde "Sahanlık" denilen yerdeyim..

"Sahanlık" Arapça kökenli bir kelimedir,"Sah" kökünden türemiştir..Sahan : geniş alan demek.

Mesela, Sahra : Geniş çöl demek...

Mesela, Sahanda yumurta : Geniş alanda yumurta...

Mesela, sahtekar : Onu bunu dolandıran şerefsiz pezemenk demek...

Otobüste artık adım atacak yer de kalmadı..Herkesin vücudu birbirine yapışmış,hava da sıcak,herkes terliyor,otobüsün içinde bir koku,bir koku dayanılır gibi değil...

Aman Allah'ım, bu Halk hiç yıkanmaz mı ?..

Ben günde üç sefer yıkanıyorum,o kadar zahmetlere girip taa Amerika'lardan vitaminli sular getiriyorum, c vitaminli suyla yıkanıp,mineralli suyla durulanıyorum,bu Halk niye tembellik edip de, benim yaptığımı yapmıyor anlamıyorum?..

Midem bulandı,yüzümü buruşturdum,elimle burnumu kapattım,yanı başımda dikilen genç bir adam,kokudan rahatsız olduğumu anladı "Ne oldu beyefendi, halkın kokusundan rahatsız mı oldunuz?" dedi.. "Sen bu halkın kokusunu parfüm yap da,sabah akşam üzerine sık!...Bizim halkımız emek kokar,çile kokar,özgürlük kokar,demokrasi kokar,aşk kokar,sevda kokar..."

Saydığı şeyler hakkında en ufak bir fikrim yok..

Ben sadece paranın kokusunu bilirim,iyi alırım..

Baktım adam devrimci, bıyıklarından belli..Yanlış bir şey söylersem yumruğu çakıp beni de devirecek,arkamı döndüm...

Arkamı dönünce başka bir adamla birbirimize yapıştık..

Kolunu kaldırmış yukarıdaki kayışa tutunmuş,uzun boylu da bir adam,benim boyum adamın koltuk altına denk geliyor,koltuk altından yüzüme doğru dayanılmaz bir koku yayılıyor...

Bu mu deminki genç adamın dediği demokrasi kokusu?...

Eğer buysa, bu kadar demokrasi bana fazla..

Adamın koltuk altından yüzüme yayılan demokrasi kokusundan bayılacağım neredeyse..

Otobüs sallandıkça da suratım adamın koltuk altına çarpıyor,yüzüm sırılsıklam oldu..

Yer veren de yok...

Otobüste "Lütfen hamile kadınlara,yaşlılara,gazilere yer veriniz." falan yazıyor ama "Lütfen zenginlere yer veriniz" diye bir yazı yok...

Nedir bu zengin düşmanlığı anlamıyorum..En çok parayı biz kazanıyoruz yine de takdir görmüyoruz...

Milim milim otobüsün arkasına doğru yürüdüm..

Sonunda tekerleğin üzerindeki karşılıklı dörtlü koltuklardan birisi boşaldı,hamle yapan önümdeki adamı ittirip oturdum..

Ama oturduğum koltuk ters tarafta.Otobüs bu tarafa gidiyor,ben öbür tarafa bakıyorum..

Hiç de öyle gidemem..Başım döner,midem bulanır..

Otobüs ne tarafa doğru gidiyorsa, o tarafa doğru oturmak lazım..İlerleme hangi yöne doğruysa,yüzünü o yöne çevireceksin...

Gerçi yüzün ne tarafa dönük olursa olsun,hepimiz aynı otobüsteyiz,hepimiz aynı yöne gidiyoruz..Otobüs Kadıköy'e giderken,sen ters oturuyorsun diye Pendiğe gitmezsin...

Ama böyle de oturamıyorum..Sıkışık trafikte otobüs bir durup bir kalktıkça,benim de midem bir durup bir kalkıyor..

Karşımda bir karı koca oturuyor,kadın hamile...

Bir ara otobüs aniden fren yaptı,otobüs fren yapınca ben baston yutmuş gibi arkaya doğru yaslandım..Sonra otobüs aniden kalktı,kendimi tutamadım,midemin bulantısını daha fazla bastıramadım,içimde ne varsa, karşımdaki hamile kadının üzerine boşalttım,çok afedersiniz...

Ne yedimse...

Kadının yanında oturan kocası da ayağa kalktı,bana bir girişti,Allah ne verdiyse...

O olaydan sonra bir daha halkın içine girmedim..

Halk nereye giderse, ben hep ters istikamete gittim..

Zaten servetimi de bu şekilde yapmıştım...

Benim için tecrübe oldu,halkı yakından tanımış oldum..

Ama hiç beğenmedim halkı..Çok kirlenmişler..

Kendi kendilerine mi kirlenmişler, birileri mi kirletmiş bilmiyorum ama hiç kimse farkında değil..

Ben hayatımda hiç bu kadar suya sabuna dokunmadan yaşayan bir halk görmedim.....



KARIMIN GÜNLÜĞÜ


Gece yatmak üzereyim,pijamalarımı bir türlü bulamıyorum....

Sabahları kalkarım,pijamalarımı üzerimden sıyırıp,odanın ortasına bırakır,kıyafetlerimi giyer,odadan çıkarım,karım da pijamalarımı yerden alır,katlar,bir yere koyar..

O "bir yer" her gün değişir..

Bazan katlar,başucuma yastığın yanına koyar,bazan ayakucuna koyar,bazan yatak odasındaki sandalyenin üzerine koyar,bazan kapının arkasına asar,bazan altını başka bir yere,üstünü başka bir yere koyar,bazan da götürür balkona koyar.."Niye böyle yapıyorsun?"diye sorunca da "Senin için" der."Pijamalarını ararken hareket etmiş,spor yapmış olursun..."

Yine arıyorum pijamalarımı,bulamıyorum..

Aslında pijamasız da yatabilirim,hava soğuk değil ama pijamalı yatmayı seviyorum..Pijama bana üniforma gibi geliyor..Altlı-üstlü,çizgili pijamalarımı giyiyorum,yatıyorum,daha ciddi,daha seviyeli,daha resmi rüyalar görüyorum..Pijama giymeden yatsam,çıplak bir yerime rüzgar vursa,olmadık rüyalar görürüm,bana yakışmaz..

Ben rüyamda bile ciddi olmayı severim...                                                      

 Pijamalarımı bulamayınca,mutfakta bulaşık yıkayan karıma seslendim,

-- Hayriye,pijamalarımı bulamıyorum!...

--Ne dedin,duyamadım???...

Böyle olur genellikle..

Seslenirim,ilk seferinde anlamaz "Ne dedin,duyamadım" diye cevap verir.Ben de bunu bildiğim için,nasıl olsa ilk seferinde anlamayacak diye,yüksek sesle bağırıp ses tellerimi yormam.İlk sesleniş "Birazdan sana daha yüksek sesle seslenip bir şey soracağım,hazır ol" anlamına gelir..

-- Pijamalarımı bulamıyorum!..

-- Nereye koyduysan,oraya bak..

"Nereye koyduysan oraya bak" çok anlamlı bir sözdür ama koyan sen değilsen bakmak da boşunadır...

Gardrobun üst bölmesindeki katlanmış yatakların,battaniyelerin arasına baktım,bulamadım pijamalarımı ama başka bir şey buldum..

Bir defter.... 

Bildiğimiz bakkal defteri...

Bölmenin dibinde,yatakların altında...

Defteri aldım,kapağını çevirdim,ilk sayfada şöyle yazıyor: 

"HAYRİYENİN GÜNLÜĞÜ..."  

Allah Allah?....

Hayriye kim?.Karım...

Bu nedir?.Günlük...

Yani?..

Karım günlük tutuyor...

Hiç olmayacak bir şey varsa o da,elliiki yaşında,hayatı dört duvar arasında geçen bir ev kadınının günlük tutmasıdır...

Ne tutuyor?..Neyi tutuyor?..Nasıl tutuyor?..Tutacak ne var?..Ne yazıyor,ne anlatıyor?...

Çevirdim sayfayı,üste tarih atmış : 

" 27 Eylül 2015..."

"Bu sabah saat yedibuçukta kalktım,Burhan'ın kahvaltısını hazırladım,dükkana gönderdim,sonra masayı topladım,akşamdan kalan bulaşıkları yıkadım,çamaşır yıkadım,temizlik yaptım,yemek yaptım,akşam oldu,Burhan geldi,yemek yedik,televizyon seyrettik,yattık...."

Hepsi bu kadar...

İkinci sayfayı çevirdim :

" 28 Eylül 2015..."

"Bu sabah yedibuçukta kalktım,Burhan'ın kahvaltısını hazırladım,dükkana gönderdim,sonra masayı topladım,akşamdan kalan bulaşıkları yıkadım,çamaşır yıkadım,temizlik yaptım,yemek yaptım,akşam oldu,Burhan geldi,yemek yedik,televizyon seyrettik,yattık...."

"29 Eylül 2015.."

"Bu sabah yedibuçukta kalktım,Burhan'ın kahvaltısını hazırladım,dükkana gönderdim,sonra masayı topladım,akşamdan kalan bulaşıkları yıkadım,çamaşır yıkadım....."

"30 Eylül 2015.."

"Bu sabah yedibuçukta kalktım,Burhan'ın kahvaltısını hazırladım,dükkana gönderdim,sonra masayı topladım......"

"1 Ekim 2015..."

"Bu sabah yedibuçukta kalktım,Burhan'ın kahvaltısını hazırladım....."

"2 Ekim 2015.."

"Bu sabah yedibuçukta kalktım...."

Hep böyle...

Bütün defter baştan sona hep aynı...

Ne bekliyordum ki?..

Hayatı dört duvar arasında geçmiş bir ev kadını,bir de ben : Beş duvar...

Nasıl utandım anlatamam..

Ben,bir kadınla evlenmemişim,resmen,bir insanı esir almışım,kendime köle yapmışım..

Sayfalar boyu hep aynı şeyler..Hiç dışarı çıkarmamışım,hiç,bir yere götürüp değişik birşey yaşatmamışım karıma..

Gittim yanına,

-- Hayriye,biz seninle en son ne zaman dışarı çıktık?

-- Valla hatırlamıyorum ki Burhan...Bi darbe olduydu hani,askeri darbe..Kaç yılındaydı o?..

-- 1980 darbesini mi diyorsun?..

-- O muydu,1960 yılındaki miydi,tam hatırlamıyorum..

-- Saçmalama,o tarihte hayatta bile değildik...

-- O zaman 1980'di...Ben sana sormuştum "Beni niye hiç dışarı çıkarmıyorsun,niye bir yere gezmeye götürmüyorsun" diye,sen de bana "Sokağa çıkma yasağı var " demiştin,ben de bişey demedim sonra...

-- Ben seni 1980 yılından beri hiç dışarı çıkarmadım mı?..Gezmeye,eğlenmeye götürmedim mi?..

-- Olsun Burhan..Ben iyiyim böyle..Dertler benim,mutluluk senin olsun...

-- Anlamadım??

- Yok,az önce yemek yaparken bu şarkıyı söylüyordum,sen gelince yarım kalmıştı,bitireyim dedim..

-- Allah benim belamı versin Hayriye!..

Ne yapmışım sana böyle?..

Sen benim kölem değil,karımsın..

Artık esir hayatın bitti..Dükkanı satıyorum,birikmiş paramız da var,hemen tatile çıkıyoruz..

Sen nereye istersen...

Kendimi sana affettirebilmek için bundan sonra ben senin kölen olacağım.Nereye gitmek istersen,ne yapmak istersen,oraya gideceğiz,onu yapacağız...

Dediğimi de yaptım..

Tatile çıktık..

Varımı yoğumu karımı mutlu etmek,kendimi affettirebilmek için harcadım..

Sonra eve döndük..

Aradan bir hafta geçti,yine aynı yerde karımın günlüğünü buldum...

İlk sayfaya şöyle yazmış : 

" Planım tuttu...Günlüğümü Burhan'ın bulabileceği bir yere koydum.Günlüğü buldu,okudu,kendisini suçladı...Yaptığım pek hoş bir şey gibi görünmese de,sonucu benim açımdan çok iyi oldu...

Şimdi bu yazdıklarımı Burhan görmesin diye yırtıp atacağım,yanlış anlama sevgili günlük,görüşürüz,hoşçakal...."

Benim zavallı sevgili karım...

Meğer numara yapmış,beni tuzağa düşürmüş..

Dinletemediği derdini,bir de yazarak,duygu sömürüsü yaparak anlatmış.Yaptığı üçkağıdı da,günlüğüne yazmış,o sırada kapı mı çalındı,odaya ben mi girdim,ne olduysa,aceleyle kapatmış,sonra da unutmuş...

Hiç kızmadım..

Kızmaya hakkım mı var ki kızayım?..

Ne talihsiz bir kadınmış ki,benim gibi bir hıyara düşmüş..

Ama çok kararlıyım..

Bundan sonra onu karım olarak,kadın olarak değil,insan olarak göreceğim..

Öyle de yapmam gerekir zaten..Çünkü,ilkönce insanız...

Şimdilik yazacaklarım bu kadar sevgili günlük,görüşürüz,hoşçakal.......                    

                                                                               

SANA ZAHMET OLMASIN


Gülizar hanım mutfağa gider,şöyle bir göz atar...

Akşam yemeği vakti yaklaşmaktadır.

Herkes bişeyle meşguldür..

Kızı Gülseren çorba tenceresinin başında..

Gelini Ayşe,salata hazırlıyor..

Onbeş yaşındaki torunu Beyza,mutfaktan,birazdan hep birlikte başına oturacakları,salondaki büyük masaya tabakları,kaşıkları falan taşıyor...

Gülizar hanım "Ben de ekmek keseyim bari.." diyerek,ekmeklikten ekmeği çıkarır,bıçağı alır,tam ekmeği dilimlemek üzereyken,gelini Ayşe,salatayı bırakıp,kayınvalidesinin elinden bıçağı alır,

-- Annecim siz zahmet etmeyin,ben keserim ekmeği...Siz gidin oturun içerde,biz hazırlıyoruz yemeği..

-- Peki kızım....Su götüreyim bari masaya...

Buzdolabının kapısını açar,su dolu cam sürahiyi buzdolabından çıkarır,kızı Gülseren çorbayı bırakıp, sürahiyi annesinin elinden alır..

-- Suyu ben götürürüm anne,sen zahmet etme...

Gülizar hanım,salataya sıkmak için dolaptan limon çıkarır,torunu Beyza,limonu elinden alır,

-- Ben sıkarım anneanne,sen yorulma...

-- O zaman,tuz serpeyim salataya...

Gelini Ayşe ona da izin vermez..

-- Ben serperim annecim,siz yorulmayın...

-- Bırakın da bir işe yarayayım kızım!..Hepiniz bişey yapıyorsunuz,ben de bişey yapayım...Bardak götüreyim masaya..

Kızı Gülseren bardakları annesinin elinden alır,bir de öpücük kondurur yanağına,

-- Annecim,senin bişey yapmana gerek yok....Sen yapmışsın yapacağın kadar,bizi bu yaşa getirmişsin...Otur,dinlen,keyfini çıkar,biz yaparız herşeyi..

-- Peki kızım...Şurdan bi bardak su içeyim...

Kendisine bir bardak su koyup içmek üzereyken, torunu Beyza,bardağı elinden alır,

-- Ben içerim büyükanne,sen zahmet etme...deyip,anneannesinin suyunu içer..

-- Tövbe tövbeee!...

Gülizar hanım,mutfaktan çıkar,salona yürürken,çişi aklına gelir,tuvaletin kapısını açar,tam girecekken,gelini Ayşe koşarak gelir..

-- Annecim nereye?..

-- Tuvalete kızım?..Sıkıştım!..

-- Annecim siz niye sıkışıyorsunuz?...Söyleyin bana,ben sıkışırım...Lütfen,siz zahmet etmeyin,gidin oturun içerde,ben yaparım..Büyük mü,küçük mü?

-- Küçük...

Gülizar hanım,canı fena halde sıkkın,salona,kocasının yanına gider..

-- Ne yapacağız bu çocuklarla Rüştü?...

-- Ne oldu Gülizar?

-- Kendi evimde misafir gibiyim Rüştü...

"Ben yaparım...Sen yorulma...Sana zahmet olmasın..."

Hiçbi şeye elimi sürdürmüyorlar!..

Ben yapamam böyle Rüştü!...

Daha ölmedik ki biz!..Elimiz ayağımız tutuyor çok şükür..

Böyle olmaz!..Gidelim,başka bir ev tutalım biz seninle...

Ben ev işi yapmak istiyorum,bişeyler yapmak istiyorum,yaşadığımı hissetmek istiyorum,kaçalım gidelim burdan Rüştü!..

Çocukların iyiliğinden kurtar beni Rüştü!..

-- Gidemeyiz Gülizar..

-- Niye Rüştü?..

-- Felç oldum,kıpırdayamıyorum...

Kızların sana yaptıklarını,oğlanlar da bana yapıyorlar..

Biyere gideceğim, "Ben giderim..."

Bişey alacağım, "Ben alırım..." 

Tamirat yapacağım, "Ben yaparım.."

Yürüyüşe çıkacağım, "Ben yürürüm..."

Bize iyilik yaptıklarını sanıyorlar ama böyle yaparak bizi öldürüyorlar...

Polisi ara Gülizar!..

Benim,hiçbişey yapamamaktan her tarafım kireç bağladı,kıpırdayamıyorum...

Polisi ara,gelip bizi çocuklarımızdan kurtarsınlar!..

Polisi ara,yardım iste,bizi,çocuklarımızın bize yaptıkları iyiliklerden kurtarsınlar!..

-- Pencereyi açıp, "İmdaaaat!." diye de bağırayım mı?

-- Bağır!..



TOPA ZIPLAYACAK ADAM LAZIM...


Kendi dertlerimle sohbet ederken geldi yanıma...

Kızgındı.....

Otururken "Böyle olmaz!" dedi.."Topa zıplayacak adam lazım!!.."

İyi bir arkadaşım,saygı duyduğum bir ağabeyimdir kendisi..

Çaylarımızı söyledim, "Hayırdır?." diye sordum..

Öbür kahvede büyük ekran televizyonda Milli futbol takımımızın maçını seyretmiş.

Bizim futbolcular,sağdan soldan rakip kaleye gidip,ceza sahasına orta yapıyorlarmış ama ceza sahasındaki golcülerimizden hiçbiri,gelen topa doğru dürüst zıplayıp da kaleye doğru kafa vuramıyorlarmış..

Ona kızmış..

Milli takımın teknik direktörüne de kızarak "Hep defans oyuncularıyla,orta saha oyuncularıyla doldurdu takımı.İlerde topa zıplayacak doğru dürüst bi tane adam yok!." dedi tekrar.

"Haklısın" dedim.."Topa zıplayacak adam şart..."

Herkesin derdi başka,gündemi farklı..

Ben,o yanıma gelmeden önce üç aylık birikmiş ev kirasını nasıl öderim diye düşünüyor,bütün kederimle,bu konuya üzülüyordum..

Topa zıplayacak adamın olmamasına ayıracak üzüntüm yoktu..

Eğer kira sıkıntım,geçim derdim olmasaydı,benim de böyle keyfe keder üzüntülerim olabilirdi..

Bilirsiniz,keyife biraz keder katınca,keyif,acılı adana misali daha lezzetli oluyor..

Sadece keyifli olmak pek de iyi bir şey değildir..

Sadece keyif,kilo aldırır..

Ama bakınız dert ve keder içindeki insanlara;hiçbirinin kilo problemi yoktur.

Çünkü üzüntü iştah kapatır,yemek yiyemezsin....

Ayda 1400-1500 lirayla,dört-beş kişilik aileler nasıl geçinebiliyorlar sanıyorsunuz?.

Geçinemedikleri için üzülüyorlar,bu üzüntü iştah kapatıyor,iştah kapanınca az yemek yiyorlar,bu sayede o parayı yettirebiliyorlar.

Yani geçinemedikleri için geçinebiliyorlar...Geçinebilselerdi geçinemezlerdi.

Bakınız çok parası olanlara,o para bitürlü yetmez.Sürekli ihtiyaç çıkar...Para arttıkça,ihtiyaç artar.

Fakirler sessiz sedasız 1400 lirayla beş nüfusa bakarken,hep şikayet eden,zenginlerdir.

Sorun budur...Hiç ihtiyacın olmasa,paraya da ihtiyacın olmaz.

İşte bu yüzden,fakirler şişmanlamazlar.

Bütün fakirler fittir.

Spor salonlarında birtek fakir göremezsiniz.

Ben evlenecek kadın olsam,evleneceğim erkeği fakirlerin içinden seçerdim.

Çünkü kadınların her zaman şişmanlama korkusu vardır.Ama fakir erkeklerle evlenirlerse,şişmanlamazlar..Fakir erkek eve ne getirecek,ne yiyecek de şişmanlayacak?..

Hem zayıf kalırlar,hem de güzelleşirler.Açlıktan,gözleri ışıl ışıl parlar..

Fakir erkekle evlenen kadının şey hayatı da çok bereketli geçer.Çünkü fakir erkek sürekli açtır,bu açlık kan dolaşımında rahatlık sağlar,kanın isteğe bağlı olarak belli biyerde toplanması uzun sürmez..

Kadınlara tavsiyem,mutlu olmak,formda kalmak istiyorsanız,fakirlerle evlenin..

Aşırı keyifli,bu yüzden de fazla kilolu olanlara ise "Üzüntü diyeti" ni tavsiye edebilirim.

Birtakım gereksiz üzüntü konuları bulup,onlara,öğle ve akşam yemeklerinden bir saat önce aç karnına üzülerek iştahınızı kaçırabilir,öğünleri çok yemeden atlatabilirsiniz..

Üzüntü fazla gelip rahatsız etmeye başlarsa, "A-maaan,ben mi kurtaracam memleketi" deyip,üzüntüyü bir kenara bırakır,açarsınız televizyonu,bi Survivor,bi Çarkı felek,herşeyi unutur kendinize gelirsiniz..

Arkadaşım zengin değildi ama kurulumunu kendi yaptığı düzeninde sıkıntı çekmeden,sağa sola çarpmadan akıp gidiyordu hayat denen büyük nehir'in içinde..

Tuttuğu takımın maç kaybetmesi,milli takımda topa zıplayacak adamın olmaması,oğluna bitürlü sözünü geçirememesi,arabadan ses gelmesi gibi rutin üzüntüleri vardı..

O da zaman zaman benim dertlerimi dinlediği,beni teselli ettiği için,benim de onu dinlemem,topa zıplayacak adamın olmaması konusunda yapabileceğim birşey varsa,yapmam gerekirdi..

"Kaç kaç bitti maç?." diye sordum, "Sıfır-Sıfır" bitmiş..

Azerbaycan'la mı,Moldova ile mi,öyle zayıf bir rakiple oynamışız ama yine de yenememişiz.

"Moldova'yı da yenemeyeceksek,hiç çıkıp oynamayalım anasını satayım!." dedi..Ben de "Ben de satayım" diyerek destekledim..

"Satayım" deyince aklıma evdeki eşyalar geldi...

Acaba evden birkaç parça eşya satsam,birikmiş kirayı öyle ödesem nasıl olur diye düşündüm..

İş bulunca yerine yenilerini alır koyardım...

Ama neyi satacaktım ki?.Hepsi senelerdir kullandığımız eskimeye yüz tutmuş ev eşyalarıydı..

Kim alırdı ki onları?..

Satsam satsam ikinci el eşya alıp satanlara satabilirdim,onlar da çok ucuza alırlardı.

Ne yapsam bilmiyordum...

-- Sen beni dinlemiyor musun??

-- Efendim?..

Arkadaşım maçla ilgili konuşuyordu,ben de bunları düşünüyordum ama dinlemediğimi anlamasın diye bir yandan da yüzüne bakıp dinliyorum sansın diye başımı sallıyordum.

Anlattıkları bitmiş,bana bakıyor,ben de hala yüzüne bakıp başımı sallamaya devam ediyor muşum..

-- Haksız mıyım?..diye sordu.

Birini dinlerken ona sürekli hak vermek samimiyetiniz açısından inandırıcı olmayabilir.Arkadaşlıklar bazan birbirini eleştirip canını sıkmayı,moralini bozmayı da gerektirir.

"Haksız mıyım" diye sorunca "Valla aslında çok da haklı sayılmazsın" dedim.

Bozuldu..

Halbuki ben neden ona haklı sayılmazsın dediğimi bilmiyordum.Amacım onu dinlediğimi,anladığımı,çözümün bir parçası olma arzusu ve samiyetinde olduğumu düşünmesini istiyordum.

-- Ne demek haklı sayılmazsın?.Seyrettin mi maçı?

-- Seyretmedim.

-- O zaman nerden biliyorsun haksız olduğumu!?

Onaylanmak bizim en yaşamsal ihtiyaçlarımızdan biridir.Biz herşeyi onaylanmak için yaparız..

Emin olduğun düşüncelerinin en iyi arkadaşın tarafından onaylanmaması çok can sıkıcı bişeydir.

Arkadaşlık karşılıklı onaylanmak için yapılan sosyal bir faaliyettir.

Dost acı söylediğinden,arkadaşımıza onun dostu olduğumuzu kanıtlamak için arada bir onu onaylamayıp,söylediklerine karşı çıkmalı,onu üzmeli,incitmeli,kalbini kırmalıyız.

Önce kızarlar ama zamanla alışırlar.Sonra da sizden onu eleştirip kırmanızı,üzmenizi beklerler..Bunu yapmayınca da dostluğunuzdan şüphe ederler.

Hayattayken bizi üzen,kıran,kötü davranan ölmüş yakınlarımızı anarken deriz ki "Ah Numan..Şimdi hayatta olsaydın da yine beni o meşhur laflarınla incitseydin...Hatta dövseydin...Ağzımı burnumu kırsaydın...Yeter ki hayatta olsaydın..."

Aslında özlenen Numan değildir...Özlenen,Numan'dan gelen tanıdığımız,alıştığımız acılarıdır..Alışkanlığımızın sona ermesi bizi rahatsız eder.

Numan bize öyle düzenli olarak acı çektirmiş,o acılara alıştırmış hatta bizi o acıları sever hale getirmiştir ki,Numan'dan sonra hiç kimse bizi onun kadar güzel üzememiştir..

Biz acıyı severiz.Yeter ki Numan'dan gelsin.

-- Numan kim?

-- Numan kim?

-- Ne bileyim kardeşim,Numan diye mırıldanıyorsun.İyi misin sen?

-- İyiyim tabi,niye iyi olmayayım.

?..Nasıldı maç,seyretmesi zevkli miydi bari?

-- Yok.Hiç zevkli değildi.İyi oynamadı bizim takım..Ama bazı futbolcuların hakkını yemiyim.Emre mesela,çok koştu,çok çalıştı ama sadece bi kişiyle olmaz ki..

"Çok çalışıyorum çok...

Sabahın köründe düşüyorum yollara,akşama kadar makinanın başında ayaktayım...

Ama sadece benim çalışmamla olmuyor ki..Pezemenk,otuz yaşına geldi hala avare..Girse bi işe çalışsa,babasına biraz omuz verse,eve biraz katkı yapsa...Ulan hadi katkı yapmanı geçtim bari kendi paranı kazan..

Hep ben mi koşturacağım?..

Bu zamanda sadece bi kişiyle olmaz ki?.."

-- Sen beni dinlemiyor musun??

-- Aşkolsun.Dinlemez olur muyum,dinliyorum tabi.

-- Peki en son ne dedim ben?

-- "Peki en son ne dedim ben" dedin.

-- Hayır,ondan önce?

-- "Sen beni dinlemiyor musun" dedin.

-- Dinlemiyor musun?

-- Dinlemiyor muyum?

-- Dinlemiyorsun.

-- Dinliyorum.

-- Ne anlatıyordum peki?

-- Topa zıplayacak adamın olmaması yüzünden çektiğimiz sıkıntıları anlatıyordun.

-- Evet!..Asıl mesele o...Takımın defansı sağlam..İlerde topa zıplayacak bir tane adam olsa,bir gol atsan,üstüne yatar,maçı bir-sıfır da olsa kazanırsın.

-- Doğru söylüyorsun...Bir-sıfır neyine yetmiyor?.Onu kazanamayanlar da var.

-- Böyle olmaz..Takımın baştan sona değişmesi lazım...Yönetimin de değişmesi lazım..Bu yönetimle bu takımla olmaz.Son onbeş maçtır doğru dürüst bi takıma karşı bir tane galibiyetimiz yok

Öyle sıfır-sıfır'la,bir-sıfır'la olmaz bu işler..

"Böyle olmaz...

Böyle yürümez...

Düzenin baştan sona değişmesi lazım...

Eskiden böyle değildi...Yine aynı paralara çalışıyorduk ama hayat bu kadar pahalı değildi,geçinebiliyorduk..

Değişmesi lazım..Ülkeyi yönetenlerin değişmesi lazım..Son onbeş senedir doğru dürüst bikere yüzümüz gülmedi...

Öyle köprüyle,tünelle olmaz bu işler..."

-- Sonra takımda,hatlar arasında kopukluk var..Defans başka türlü oynuyor,orta saha başka türlü,ilerisi başka türlü...Birbirlerini anlamıyorlar,yardımlaşmıyorlar..Böyle nasıl takım olacaklar?..

"Orta sınıf diye bişey kalmadı...Zengin daha zengin,fakir daha fakir oldu..

Sınıflar arasında büyük uçurumlar var..

Sınıflar birbirini anlamıyor,yardımlaşmıyorlar.koptuk birbirimizden.Böyle nasıl millet olacağız?..

-- Habire orta sahada top dolaştırıyorlar...Gole dönük önceden çalışılmış bi tane atak yok.

"Habire konuşuyorlar,habire konuşuyorlar..

İleriye dönük planlı hiçbişey yok..."

-- Pozisyon üretemiyorlar..

"Üretim durdu.Çiftçi perişan..."

-- Topla çok oynuyorlar...

"Çok fazla demagoji..."

-- Rakip takım kalemize elini kolunu sallayarak geliyor,hiçbişey yapamıyoruz..

"Yunanistan elini kolunu sallayarak geldi adalarımızı işgal etti,hiç bişey yapamadık.."

-- Rakip kaleye yaklaşamıyoruz.Hep uzaktan şut çekiyoruz..

"Komşularımızla geçinemiyoruz,anlaşamıyoruz.Uzaktan ey Almanya,ey Hollanda diye bağırıp duruyoruz..."

-- Gole yaklaştığımız doğru dürüst tek pozisyon yok.

"Dünya çapında doğru dürüst bir tane başarımız yok..."

-- Ben sana söyleyeyim,bu milli takımla bu futbolla Avrupa kupalarına da katılamayız.

"Bu politikalarla Avrupa birliğine giremeyiz..Rüyamızda bile göremeyiz..."

-- Sen beni dinlemiyosun..

-- Dinliyorum.

-- Ne anlattım peki?

-- Topa zıplayacak adam olsaydı herşey daha güzel olurdu dedin...

-- Aynen öyle.Bi tane olsa yeterdi.

-- Yeterdi......


KAMERA ŞAKASI


Tam,isyan etmek üzereydim ki,bir adam yanıma geldi, "Herşey kamera şakasıydı.." dedi...

-- Efendim,anlayamadım?..dedim.

-- Şakaydı...Herşey kamera şakasıydı...dedi tekrar.

-- Nasıl yani?

-- Başınıza gelen,istemediğiniz,sizi sıkan,üzen ne varsa,hepsi kamera şakasıydı..

-- Kamera şakası?

-- Evet.

-- Gerçekten mi?..

-- Evet...

-- Herşey?

-- Herşey...

Sonra,sağdan soldan bütün tanıdıklarım birer ikişer gizlendikleri yerlerden,gülümseyerek,alkışlayarak çıkıp bana doğru geldiler..

Çok kalabalıktı..Herkes oradaydı..

Annem,babam,kardeşlerim,akrabalarım,arkadaşlarım,eski sevgililer,hayatta olanlar,olmayanlar,herkes...

-- Herşey kamera şakası mıydı?

-- Kamera şakasıydı...Bakın,kamera orda..Orda...Orda...Orda...Orda..Orda...Şurda da var bi tane...Bi tane de şurda..İki tane de şurda..Yaşadığınız heryerde kamera var.Her tarafınıza yerleştirdik...

-- Vay canına!...

-- Hiç beklemiyordunuz değil mi?

-- Hiç beklemiyordum..

-- Şaşırdınız mı?

-- Şaşırdım tabi,şaşırmaz mıyım?

-- Çok mu şaşırdınız?

-- Çok şaşırdım...Demek kamera şakasıydı?..

-- Kamera şakasıydı..

-- Vallahi bravo...İyi kandırdınız beni...

-- Ama bütün tanıdıklarınız da bize çok yardımcı oldular.Onlara da ekibimiz adına çok teşekkür ediyorum.

-- Şu,babam değil mi?.Baba??

-- Evet,babanız..

-- Ama nasıl olur?..Benim babam öldü..

-- Hayır ölmedi,kamera şakasıydı..

-- Olur mu canım,babam öleli yirmi sene oldu.Bütün aile yanındaydık,cenazesi oldu,gömdük..

-- Şakaydı...Mezarlıkta beş ayrı yerde kamera vardı..

-- Cenazeye gelenler?

-- Onların çoğu bizim ekiptendi..Tabi akrabalarınızdan da ekibimize yardımcı olmak için gelenler oldu...

-- Babam yaşıyor yani?

-- Yaşıyor.

-- Peki yirmi senedir nerdeydi?

-- Şaka olduğu anlaşılmasın diye 20 senedir sizden saklanıyordu babanız.Ekibimize çok yardımcı oldu,çok teşekkür ediyoruz amcaya..

Amca gelsenize oğlunuzun yanına!..

-- Baba?..Valla iyi numara yaptın..Çok inandırıcıydın..

-- Maşallah,amca çok yetenekli..

-- Pes valla...Diyecek bişey bulamıyorum...Çok inandırıcıydı,tebrik ederim..Programınızın adı ne?

-- "Hayat Bir Şakadır.." Seyrettiniz mi daha önce?

-- Seyretmedim.Hangi kanalda yayınlanıyor?

-- Henüz yayına başlamadık.

-- Onun için seyretmemişimdir.Yayına başlamayan programları seyredemiyorum.Bizim ordan çekmiyor..

-- Çok üzüldünüz mü yaşadıklarınıza,başınıza gelen kötü şeylere?

-- Üzülmez miyim?.Üzüldüm tabi..

-- Ama bitti artık...Hepsi şakaydı.Kamera şakasıydı.Başınıza gelen bütün kötü şeyler sona erdi...Lütfen ağlamayın ama..

-- Yok..Sevincimden ağlıyorum..

-- İş bulabildiniz mi?

-- İş mi?..Yok bulamadım..Bisürü yere müracaat ettim ama olmadı.Çok uzun süredir işsizim..

-- Sizi biz engelledik.

-- Nasıl siz engellediniz?

-- Kamera şakasıydı..Sizin işe girmenize biz engel olduk.Sağolsun işverenler de ekibimize çok yardımcı oldular,onlara da çok teşekkür ediyoruz..

-- Ulan ben de diyorum senelerdir neden işsizim?..Demek bu yüzdenmiş..Ne zamandır yapıyorsunuz bu şakaları?

-- Epeydir yapıyoruz.

-- Gençliğime kadar uzanıyor mu?

-- Uzanıyor.

-- O zaman bişey sorucam...

-- Tabii ki,buyrun..

-- Ben gençliğimde,bir kıza aşık olmuştum?...

-- Biliyoruz..."Leyla.."

-- Tam,hayatımın aşkını buldum,evleneceğim derken,kız gitti başkasıyla evlendi?...

-- Şakaydı...Onu başkasıyla biz evlendirdik.Düğün masraflarını da yapım şirketi karşıladı..Ev tuttuk,eşyalarını da biz aldık.

-- Yani aslında kız da beni seviyordu?..

-- Seviyordu..

-- Ama gitti başkasıyla evlendi?

-- Evet...Sağolsun,ekibimize çok yardımcı oldu.Kendisine çok teşekkür ediyoruz..

-- Ama ben çok üzüldüm,çok ağladım,bunalıma girdim,intihara bile kalkıştım?..

-- Evet biliyoruz,o bölümler çok güzeldi...Biz arkada çok güldük..

-- Herşey kamera şakasıydı diyorsunuz?..

-- Evet..

-- Çektiğim sıkıntılar,yoksulluk,fakirlik?...Onlar da mı şakaydı?..

-- Şakaydı...Aslında çok zenginsiniz...Katar'da ailenize ait sekiz tane petrol kuyusu var...

-- Gerçekten mi?

-- Evet..Ölen bir Arap Şeyh'inden ailenize miras kaldı.

-- Allah Allah?..Kimmiş o Şeyh?..Adı ne?..

-- Sonra söylerim,şimdi uzun sürer.

-- Olsun,dinlerim.

-- Şeyhin adı "Şeyh Abdullah faysal ahmad bin abdülaziz el maktum al muttakim al sani bin dubai raşit el majıd muhammed mansur bin zayed..."

Ama soyadını bilmiyorum..

-- Baya uzunmuş.

-- Araplarda öyle,uzun oluyo..

Anne tarafından akrabanızmış.

-- Anne tarafımı hep daha çok sevmişimdir,demek bu yüzdenmiş..

Peki şimdi herşey kamera şakasıydı diyorsanız...Aile içindeki geçimsizlikler,kıskançlıklar,kavgalar da şakaydı?

-- Şakaydı..

-- Arkadaşların,dostların ihanetleri,vefasızlıkları?

-- Şakaydı..

-- Memleketin hali de beni çok üzüyor...Sakın o da şakaydı demeyin?

-- Şakaydı...Türkiye aslında çok zengin bir ülke...Kişi başına düşen gelir yüz bin dolar..

-- Kişi başına??

-- Evet...Üstelik kişinin sadece başına da düşmüyor.

Kaşına,gözüne,eline,ayağına her tarafına ayrı ayrı düşüyor..

Yere yatıp kollarını bacaklarını açıyorsun,helikopterden geliri çuval çuval boşaltıyorlar,nerene değerse o senin oluyor..

Erkekler için kişi başına düşen gelir yüz bin dolar'ken,

kadınlara pozitif ayrımcılık yapılıyor, "Dişi başına düşen gelir" ikiyüz bin dolar..

Enflasyon eksi 328...

Herkesin çok parası var ama şaka belli olmasın diye harcamıyorlar..

-- Anlamıştım ama..Çok tuhaf geliyordu bana..Bu kadar doğal zenginliğe,bunca insan gücüne rağmen hiç inanmamıştım fakir bir ülke olduğumuza..

Peki şu anda aslında kimin yönetmesi gerekiyor ülkeyi?

-- Kemal Kılıçdaroğlunun...Asıl başbakan o...Chp son seçimlerde aslında yüzde 98 oy aldı...

-- Yani şu anki durum,şaka?

-- Şaka..Kamera şakası..

-- Ama çok abarttınız siz de..Haksız tutuklamalar..İnsan hakları ihlalleri..Basına uygulanan baskı..Partizanlık..

Göz göre göre yapılan yağmalamalar...

En son,açlık grevi yapan öğretmenler hapse atılınca şüphelendim ama...Bu işte bi iş var dedim.Bu ya bir şaka,ya da iyice kafayı yediler dedim...Açlık grevi yapan hapse atılır mı?..Şaka'nın da bir mantığı olur.

-- Doğru söylüyorsunuz.Biz Tayyip bey'e,bu kadar abartmayın,seyredenler inanmazlar dedik ama baktık ki ne yaparsa,ne söylerse inanıyorlar,biz de müdahale etmedik.

-- Valla bravo Tayyip bey'e,çok başarılı bir performanstı.

-- Evet..Kendisine ekibimiz adına çok teşekkür ediyoruz..

-- Peki Amerika?..Sakın Trump'ın başkan seçilmesinin de şaka olduğunu söylemeyin?..

-- Şakaydı...Ben aslında arkadaşlarla konuştum,bu şaka daha önce "The Simpsons" da yapıldı dedim ama arkadaşlar,olsun yapalım,çok güleriz dediler..

-- Bu şakaları sadece bana mı yaptınız,yoksa?..

-- Yok yok,ayrı ayrı ekipler kurup sizin gibi bir çok kişiye yaptık...Ama daha çok fakir,çaresiz,eğitimli olmayan insanlara yaptık.

-- Neden?

-- Çünkü onlar daha kolay kandırılıyorlar.Şaka daha komik oluyor,arkada çok gülüyoruz.

-- Peki niye bitirdiniz şakayı?

-- Dayanacak gücünüzün kalmadığını düşündük..Bi sakatlık olmasın dedik..

-- Peki n'olucak şimdi?

-- Herşey olması gerektiği gibi olacak..Kimse kimseyi üzmeyecek,kırmayacak,ihanet etmeyecek.İnsanlar barış ve dostluk içinde özgürce ve zenginlik içinde yaşayacaklar.

-- Ne zaman olacak bu?

-- Biraz uzun sürebilir..Çünkü çok uzun süredir yapıyoruz bu şakayı,bazı şeyler yerinden oynadı,bazı şeylerin çivisi çıktı.Herşeyi olması gerektiği yere oturtmak zaman alabilir..

-- Düzelecek ama değil mi?

-- Tabii ki...Siz bekleyin,düzelecek...

Adam gitti,ben beklemeye başladım...

Ne zamandır bekliyorum,bilmiyorum ama henüz hiçbişey düzelmiş değil.

Ama düzelecek,biliyorum..

Bu yaşananların hepsi kamera şakası..

Çünkü dünya bu kadar kafayı yemiş olamaz..İnsanlar bu kadar kendilerini kaybetmiş olamazlar..Yaşananlar mutlaka bir şaka olmalı.

Hem de artık tahammül edilemeyecek kadar kötü bir şaka....


UZUN HİKAYE

Odanın bir köşesinde Turgut'la yanyana oturmuş,uzak köşedeki Grundig marka siyah-beyaz televizyonda,başrollerini Ediz Hun ile Gülşen Bubikoğlu'nun eşit olarak paylaştıkları "Yüz lira ile evlenilmez" isimli filmi seyrediyorduk...

Yanımızda,evine misafirliğe gittiğimiz İbrahim de vardı..Oturduğumuz yerle televizyonun arasında,duvarın yanında, yuvarlak kömür sobası yanıyordu...

Dikkatimi filme vermiştim,odaya birinin girdiğini görmedim..

Başımı çevirdiğimde çok geç kalmıştım..

Odaya giren çok güzel bir kızın yanıma kadar gelip gözlerime bakmasına, engel olamamıştım..

Elini uzattı,hoş geldiniz dedi..

Turgut'la ayağa kalktık,Turgut "Hoşbulduk" dedi,ben,elini sıkıp gözlerine bakarak "Aşkbulduk" dedim..

Sonra sanki dilim sürçmüş gibi yapıp "Hoşbulduk" diye düzelttim..

Ama lafım etkisini göstermiş,kızın yanaklarında kalp şeklinde kızarıklıklar belirmişti çoktan..

Turgutla birlikte misafirliğe gittiğimiz bir arkadaşımızın evinde,arkadaşımızın komşusunun Leyla isimli kızını görür görmez sevmiş,sever sevmez aşık olmuştum...

Hem de Kahtalı Mıçı'nın "Senin için onbeş sene yatalım mı?" dediği türden bir kıza..

Daha sonra birahanede bu konuyu konuşurken Turgut bana "Onun için 15 sene yatar mıydın" diye sormuş ben de "Yatardım.." demiştim..

Sonra konuyu biranın etkisiyle bir kız için en fazla ne kadar yatılabilir diye gereksiz yere uzatmış,kızına ve aşkına göre değişkenlik gösterse de en ideal sürenin beş sene olduğunda karar kılmıştık..

Ben "Keşke hep öyle olsa"demiştim.."Evlenmek isteyen her erkeğe,evleneceği kız için,evlenmeden önce beş sene yatma zorunluluğu getirilse...Böylece evliliğin de karılarımızın da kıymetini bilirdik.."

Turgut "İyi olurdu ama.." demişti, "Onun da bedelli'sini çıkarırlardı,zengin beş seneyi parayla öder,yine garibanlar yatardı hapiste.."

Sonra biraları tazelemiş başka konulara geçmiştik....

-- Sonra ne oldu?

-- Sonra,birkaç kişi daha geldi eve...

Onların kimler olduklarını hatırlamıyorum..

Gecenin ikisine kadar muhabbet ettik ama benim aklım fikrim,bütün dikkatim Leyla'daydı..

Aradabir kaçamak bakışlar atıyordum,farkedeceğini anladığım anda bakışlarımı kaçırıyordum..

Saymadım ama gece boyunca yaklaşık 50-60 bakış atmışımdır..

Sonra korkunç bişey oldu..

-- Ne oldu??

-- Sağ ayağımdaki çorabın başparmak ucunda küçük bir delik olduğunu farkettim!.

-- Hadi ya??

-- Evet..

-- Ne yaptın peki?..

-- Çaktırmadan sol ayağımı,deliğin olduğu yere,sağ ayağımın üzerine koydum.

-- Ama farketmiştir.

-- Bence de...

Ama ben nereden bileyim,hayatımın aşkına o gece rastlayacağımı?..

Bilsem,gitmeden önce her tarafımı kontrol etmez miyim?..

Bilsem,iki tane çorabı üstüste giyer,iki çorap da ne olur ne olmaz diye ceketimin cebine yedek diye koyar giderdim..

Şimdi bazan düşünüyorum da,o gece çorabımın başparmağının ucu delik olmasaydı,her şey başka türlü olabilirdi..

-- Kader işte..Kader bazan bize böyle küçük oyunlar oynamayı sever..Sonra?..

-- Sonra,gecenin ikisinde çıktık arkadaşımızın evinden Turgutla...

Issız caddenin tam ortasından evlerimize doğru yürürken Turgut bana "Oğlum,burası İstanbul'a benzemez,burda bizim kızlara öyle dilinin ucuna gelen herşeyi söyleyemezsin" dedi.

Leyla'nın bize "Hoşgeldiniz" dediği zaman, benim "Aşkbulduk" diye karşılık verişimi kastediyordu.

Turguta "Neden?." diye sordum..

-- Çünkü,ayıp...dedi.

-- Aşk ayıp mı moruk?.diye sordum,

-- Siptir lan!..diye cevap verdi..

Ben de "Sen siptir!." diyerek Turgut'a çift daldım,sürükledim,götürüp yolun kenarındaki birikmiş karların üzerine attım...

Buz gibi soğuk kışın,bulutsuz,ayazlı gecelerinden biriydi ama ben aşktan kuzine soba gibi gürül gürül yanıyordum...

Tepemizde yıldızlar,mısır gibi patlıyor,parlak beyaz çiçeklere dönüşüyorlardı..

Turgut'a gökteki yıldızlardan en parlak olanını gösterdim.

-- Turgut?

-- Ne var lan?

-- Şu yıldızı görüyor musun?.Şu en parlak olanı?

-- E-ee?

-- O yıldızın adını "Leyla" koyuyorum..Bundan böyle o yıldızın adı "Leyla yıldızı.." Sen de şahidimsin..

-- Hadi lan!..Yıldızlara öyle kafana göre isim takamazsın..

-- Geç kaldın dostum,taktım bile..Bundan sonra o benim yıldızım.....

-- Niye sustun?

-- Sustum çünkü,otuzsekiz sene boyunca her gece,gökteki o yıldızı gören pencereli odalarda uyudum...

Uyumadan önce perdeyi aralayıp gökyüzüne baktım,hava kapalıysa huzursuz,hava açık ve yıldızımı görmüşsem huzurlu uykular uyudum...

-- Kavuşamadınız yani?

-- Kavuşamadık..

-- Neden?

-- Aşk yetmedi...Aşk yetti de,para az geldi..Paran olmadı mı olmuyo..

-- Doğru söylüyosun..Yüzde elli aşk,yüzde elli paran olacak..

-- Benimki seksenbeşe onbeş falandı..

-- Başkasıyla mı evlendi?

-- Başkasıyla evlendi...Ama bir beddua ettim,bir beddua ettim...

-- Ne dedin?

-- İnşallah mutlu olamazsın dedim..

-- Olamadı mı?

-- Olamadı.

-- Nerden biliyosun?

-- On sene sonra ben bunu İstanbul'da bi pavyonda gördüm..

-- Yapma ya??

-- Evet...Oktay diye bi arkadaşla bigün pavyona gittik..

Ben gitmem pavyona da,Oktay ısrar edince,arkadaşımdır,ilerde ondan bi çıkarım olabilir diye kırmadım,gittim..

Oturduk,iki tane kız geldi masamıza..

-- Bi tanesi Leyla??

-- Evet..Ama o beni tanımadı...Tuğçe diye tanıttı kendini..Ben de, "Ekrem" dedim.

-- Ekrem?

-- Ekrem Bora'dan..

-- Vay be...Demek bedduan tuttu..

-- Tutmuş...Ben nerden bileyim tutacağını?

-- Bilsen etmezdin?

-- Yok,daha büyüğünü ederdim..

-- O kadar mı kırdı seni?

-- Kırdı..Unufak etti..İki sene kendime gelemedim..Sarhoş gibi dolaştım..Hayali gözümün önünden gitmedi.Kimi görsem ona benzetiyordum..

-- Öyledir,sevgilinden istemeden ayrıldın mı,kimi görsen ona benzetirsin.

-- Aynen aynen..Sokakta rastgele bir kız görüyorum,ona benzetiyorum..Markete gidiyorum,kasadaki kızı ona benzetiyorum..Teyzem bize misafirliğe geliyor,teyzemi ona benzetiyorum..Babam akşam işten eve geliyor,babamı ona benzetiyorum..Aynaya bakıyorum,kendimi ona benzetiyorum..Kahvede arkadaşlarla okey oynuyoruz,siyah sekizliyi ona benzetiyorum..

-- Siyah saçlı mıydı?

-- Evet..

-- Ne yaptınız,ne konuştunuz?

-- Kimle?

-- Tuğçe'yle.

-- Tuğçe kim?

-- Dedin ya,pavyona düşmüş,masamıza geldi diye..

-- Haa,onu diyosun...Ne konuşacağız..Havadan sudan işte...Yaşlanmııış...Çirkinleşmiiiiş...

-- Sen ayrıca çirkinleşsin diye de beddua etmiş miydin?

-- Yok,ben sadece inşallah mutlu olamazsın diye beddua ettim.Demek ki mutlu olmayınca çirkinleşiyo insan..

Aslında acıdık da çağırdık masamıza..

Şimdi bu çirkin ya,kimse bunu masasına çağırmıyo,geldi masamıza, yalvardı,hiç siftah yapmadım dedi..

Ben yine acımazdım da,Oktay yufka yüreklidir.Daha önce esnaflık yaptığı için siftah yapmamanın ne demek olduğunu bilir.O çağırdı,oturttu masaya,içki söyledi..

Baktım bu löp löp içkileri bi dikişte bitiriyo.

-- Sarhoş oldu?

-- Yok yahu..İçtikleri içki değil ki..Şöyle çay bardağı kadar bi bardakta,elma suyu mudur nedir,öyle bişey.

-- Seni tanımadı?

-- Tanımadı.

-- Ne konuştunuz?

-- Ben buna nerelisin diye sordum..

-- Cevap verdi mi?

-- Verdi.

-- Ne dedi?

-- Erzurumluyum dedi.

-- Yalan?

-- Yalan tabi..Ben de bu sefer,ben dedim Erzuruma çok gittim,iyi bilirim dedim.

-- Yalan?

-- Yalan tabi...Erzurumun neresindensin dedim "Palandöken"dedi..

-- Yalan?

-- Yalan tabi..Bu sefer ben "Palandökene de çok gittim,Palandöken'in neresindensin?"diye sordum,Palan tarafındanım dedi.

-- Palan?

-- Evet..

-- Yalan?

-- Evet...Sonra ben buna,ben Palan'ı da iyi bilirim,Palan'ın hangi köyündensin dedim..

-- Ne dedi?

-- Sıkıştım dedi.

-- "Sıkıştım köyü?.."

-- Yok,yani tuvalete gidesi gelmiş.

-- Sen çok sıkıştırdın ya kızı,onun için sıkışmıştır..

-- İki bira daha söyleyelim mi?

-- Söyleyelim...Bakar mısın bilader?!

-- Bi de patates söyleyelim..

-- Söyleyelim..Sonra ne oldu?.

-- Kız iki sene sonra pavyon işlerini bırakıp memleketine dönmüş..

-- Nerden biliyorsun?

-- Biliyorum işte...Memleketine döndüğü gün,o geceyarısı uyurken deprem oluyo..

-- Yok ya??

-- Evet..Bitek bunun ev yıkılıyo..Gardrop üzerine devriliyo,iki kolu,bi bacağı kırılıyo..

-- Yapma yaa??..Ulan sen de amma beddua etmişsin kıza..Sonra?

-- Sonra hastaneye yatıyo tabi..Altı ay hastanede kalıyo,tam hastaneden taburcu olacak,bigün önce hastanede yangın çıkıyo.

-- Yangın?

-- Evet..Bunun yattığı odadaki elektrik kontağından çıkıyo.Bitek bu yanıyo..

-- Bi tek o?

-- Evet..Yüzünde,vücudunda birinci derece yanıklar..Ameliyat üstüne ameliyat,iki sene daha kalıyo hastanede.

-- Sen nerden biliyosun?

-- Biliyorum işte..

-- Sonra?

-- Hastaneden çıkıyo,evine gidecek,taksiye biniyo,

-- Taksi yolda kaza yapıyor deme!.

-- Sen nerden biliyosun?

-- Biyerden bildiğim yok,gidişat onu gösteriyor..Kaza mı yapıyor?

-- Kaza yapıyor.Taksi 36 takla atıyor,bu camdan fırlıyor,yolun kenarındaki bir ağacın gövdesine kafasını çarpıyor.

-- Ulan ne beddua etmişsin be!..Sonra?

-- Kendine geliyo,ayağa kalkıyo,hava yağmurlu gök gürlüyo şimşek çakıyo falan,bunun üzerine yıldırım düşüyo.

-- Oha!..Ölüyo mu?

-- Yok.Orda ölmüyo.

-- Nerde ölüyo?

-- Ambulans geliyo bunu alıyo,hastaneye giderken ambulans bi virajı alamıyo denize uçuyo..

-- Yok artık!..Oğlum sen nasıl sevdin?.Nasıl bi beddua bu?..Öldü mü kız?

-- Yok..Çıkarıyorlar bunu,suni teneffüs falan,o sırada beş tane yabani köpek saldırıyor,bunu parçalıyorlar,ordan geçen bir uçak da bunun üzerine düşüyo..

-- Uçak?

-- Evet.

-- Yabani köpekler??

-- Evet..

-- Oğlum sen benle kafa mı buluyorsun?

-- Niye?

-- Baştan beri palavra sıkıyorsun değil mi?..Kıza hiçbişey olmadı..

Pavyon mavyon hepsi yalan?

-- .........

-- Beddua falan da etmedin?..

-- ..........

-- Etmedin di mi?

-- Etmedim.

-- Niye?

-- Kıyamadım..

-- Ulan ne adamsın..İki bira daha söyleyelim.

-- Tamam.Patates de söyleyelim.....



SESSİZLİK


(İki ihtiyarın kahvehane önündeki acıklı yalnızlığı...)   
                   
-- Selamün aleyküm..

-- Aleyküm selam...

(Oturur)

-- N'apıyosun?...

-- Bahçedeki lambayı tamir ettim...Gömme lamba...Duvarın içinde..Şu şekilde şöyle yaylı bişey..Onu böyle şey yaptım,bu taraftan da çektim,birbirine yaklaştırdım,sıkıladım...

(Bir süre sessizlik)

(Kahvehanenin önüne ilk gelip oturanın,sonradan gelene çay ısmarlaması gerekmektedir)

-- Çay söylüyorum?

-- Buranın çayı da pek iyi değil ama..

-- Ben ısmarlıyorum.

-- İyi.İçelim o zaman...

-- Bi çay versene!.
                                                        
-- Sen içmiycen mi?

-- Yok,ben şimdi içtim..

(Sessizlik...)

-- Soğuk baya...

-- Kasımdayız,olsun o kadar...

-- Güneş de var göya ama ısıtmıyo..

-- Isıtmıyo..

-- Ama buna da şükür...Bu güneşin yakıtı birgün biterse naaparız?

-- Çok soğuk olur o zaman,dayanamayız..

-- Yok canım,dayanırız.Geceleri güneş mi var,nasıl dayanıyoruz?.

-- Doğru söylüyosun...

(Sessizlik...)

-- Sağlığın nasıl?

-- Safrakesemde taş var.

-- Ne taşı?

-- Okey taşı.Kırmızı sekizli..Taş işte...Senin belin düzeldi mi?

-- Biraz daha iyi..Korse takıyorum,sıcak tutuyorum..

-- Sıcak iyidir.

-- İyidir...

-- Dün akşam parti kimde kaldı?

-- Bende kaldı...Bi parti Aamette,iki parti Timuçinde,son parti bende kaldı..Kupa papazı gelmedi son elde..Kupa papazı gelseydi?...

-- Gelmedi mi?

-- Gelmedi...

(Sessizlik...)

-- Sende emeklilik var değil mi?.

-- O-hooo,çoktan...

-- Ne kadar alıyorsun? 

-- Binüçyüz..

-- Az değil mi?

-- Bağkur benimki..Sigorta olsaydı binyediyüz alırdım..

-- Olsun..Kiran yoksa,binüçyüz de idare eder.

-- Kiram yok.Olsaydı yetmezdi..Sen ne zaman emekli oldun?

-- Olmadım.Üçyüz gün eksiğim var.

-- Çalışıyo musun biyerde?

-- Çalışmıyorum.

-- Nasıl geçiniyorsun?

-- Geçinmiyorum..

(Sessizlik...) 

-- Şu tarafa gölgeye geçelim mi,güneş yakmaya başladı...

-- Yakar.Onun işi bu...

-- Evden çıkarken havaya güvenemedim,kat kat giyindim..

-- Kaç kat giyindin?

-- Dört kat giyindim.

-- Fanilayı da sayıyor musun?

-- Yok,saymıyorum,onu da sayarsam,dörtbuçuk kat..

-- Şu karşıdaki market ismini mi değiştirdi yoksa sahipleri mi değişti?.

-- İsmini değiştirdi...Aynı adamlar...Kardeş onlar,Rizeli...

-- Lazlar birbirlerini çok tutuyorlar..

-- Doğru söylüyorsun..Halbuki o kadar çok tutmasalar,serbest bıraksalar,daha başarılı olabilirlerdi..

(Sessizlik...) 

-- Çay güzelmiş..

-- Çay mıydı o?

-- Evet niye?

-- Çok açık yapmış o zaman..Kant sandım..

-- Yeni garson bi acayip,demli çay istiyosun,normal çay getiriyo..normal çay istiyosun,açık getiriyo..açık istiyosun hiç getirmiyo..

-- Geçen gün bana,çay içecek misin diye sordu,içmiycem dedim,getirdi önüme boş bardak koydu..

-- Çok oturup da çay içmeyenlere öyle yapıyo,utanıp da içsinler diye..

(Sessizlik...)

-- Senin oğlan aynı yerde değil mi?

-- Çıktı ordan..

-- Karısı hamileydi?.

-- Hamile..

-- Dokuz ay olmadı mı?.

-- Oldu.

-- Niye doğurmuyo?

-- Kocası bi işe girsin diye bekliyo...

(Sessizlik...)

-- Bi tavla atalım mı?

-- Boşver,akşama atarız.

(Sessizlik...)

-- Hasan abi değil mi şu?

-- Hasan abi.

-- Evi mütaite vermişti,nooldu o,bitti mi inşaat?

-- Bitti.

-- Ne verdiler Hasana?

-- Dört daire verdiler diye duydum..

-- İyi vermişler..Kaç çocuk var Hasanda?.

-- İki oğlu,bi kızı var işte...Hepsine birer daire,bi daire de kendine...

-- Akıl edemedik ki zamanında...Biz de alırdık şuralardan bi arsa,hep ucuza gitti buralar..

-- Babalarımızın zamanında daha ucuzdu.Onlar da akıl edemedi..

-- Edemedi..Bütün suç babalarımızın.Onların zamanında bedavaydı arsalar... 

(Sessizlik...)

-- Bu akşam televizyonda maç var mı?

-- Yok..

-- Olsaydı,iyi olurdu...

(Sessizlik...)

-- Saat kaç oldu?

-- Beşbuçuk...

-- Ben kalkayım yavaş yavaş...Fırına gideyim,ekmeğimi alayım...Sen burda mısın?

-- Ben de gitçem birazdan...

-- Çayları ben veriyorum,sen şeyyapma..

-- Tamam,sağol... 

(Sessizlik...)

(Sessizlik...)

(Bidaha sessizlik...)

(Bi sessizlik daha...)

(Baya bi sessizlik...)

(Dibine kadar sessizlik...)

(Sessizl...)

(Sess...)

(...........)


.

ZIMBANIN TELİ BİTMİŞ


Karım eskiden çok sakin bir insandı...

Evde yangın çıksa "tamam,siz çıkın,ben şu bulaşıkları halledeyim geliyorum" diyecek kadar sakin biriydi..

Kitap dolabının arkasına kitap düşer,almak için dolabı çekerim,bakarım dolabın arkası çöplükten beter..

Çiviler,civatalar,karafatma ölüleri,duvarın badanası yer yer sökülmüş yere düşmüş,pencere açıkken rüzgardan savrulan ağaç yaprakları evin içine girmiş,dolabın arkasında birikmiş..

Seslenirim karıma "Hayriyeee !.."

Yarım saat sonra çıkar gelir..

- Hayriye,sen bu dolabın arkasını temizlemiyor musun?..

- Hangi dolabın?.

Elimle işaret ediyorum, "Bu dolabın" diye gösteriyorum,yine de bana "Hangi dolabın" diye soruyor...

Mesela,direk yüzüne bakıp "Hayriye sen bugün pazara gidecek misin" diye soruyorum,yine de "Ben mi" diye cevap veriyor.

- Evet sen.

- Pazara mı ?

- Evet.

- Bugün mü ?

- Evet.

- Gidecek miyim mi ?

- Evet.

- Gideyim mi ?

- Git !

Pazara gider, hiç bişey almadan gelir..

- Hayriye,nereye gittin sen?

- Pazara.

- Niye bişey almadın?

- Bişey lazım değil ki,sen git dedin diye gittim..

-- Ne yaptın peki pazarda?

-- Hiiiç..Dolaştım geldim..

Bu kadar ilgisiz, bu kadar umursamaz,bu kadar kendinden vazgeçmiş biriydi...

- Hayriye,sen bu kitap dolabının arkasını temizlemiyor musun?..Dolabın arkası çöplüğe dönmüş.

- Olsun bişey olmaz.

- Hayriye, dolabın arkasında karafatma ölüleri var!.

- Olsun bişey olmaz...

Tuhaftır ama karım "Bişey olmaz" diyorsa ona güvenirim.

Hisleri çok kuvvetlidir.Bugüne kadar bişey olmaz dediği hiç bişey,olmamıştır.

Marketten,bakmadan son kullanma tarihi geçmiş bir ürün alır,

- Hayriye, bunun son kullanma tarihi geçmiş..

- Olsun, bişey olmaz..

Gece olur, yatarız,

- Hayriye,çocukların üstünü örttün mü?. Ocağın altını kapattın mı?.Kapıyı kitledin mi?.

- Yok, kitlemedim galiba ama olsun bişey olmaz..

Bir gün,biz uyurken eve hırsız girdi,birkaç parça eşya çaldı ama yerine yenilerini aldık koyduk,karımın dediği gibi bişey olmadı...

Bazan televizyonda haberleri dinlerken içim kararır,kendi kendime konuşup yorumlar yaparım "Memleket kötüye gidiyor" falan derim, karım " Olsun bişey olmaz" der,ben de bunun üzerine memleketin geleceğine dair yeniden umut beslemeye başlarım..Çünkü hakkaten de karımın dediği gibi memlekete bişey olmaz,olan hep bize olur....

Ama karımın bu halleri eskidendi...

Son zamanlarda karımda bir telaş,bir panik,herşeye heyecan yapma halleri başladı...

İşyerimde, toplantının ortasındayım,sekreter yanıma geliyor " Muammer Bey, karınız arıyor,acilmiş.."

Telaşla gidiyorum telefona,

- Alo, Hayriye??

- Muammer ne oldu biliyor musun?

- Ne oldu??

- Sabah sen evden çıktın ya?..

- Evet?..

- Çocukların kahvaltısını hazırladım,okula gönderdim...

- Çocuklara bişey mi oldu?

- Yok hayır..Çocuklar gittikten sonra masayı topladım,mutfağa gittim,dünden kalan bulaşıkları yıkadım..

- Elini mi kestin Hayriye?..Ayağın mı kaydı,düştün mü, yaralandın mı? Nerdesin?

Hastanede misin??

- Yok hayır...Bulaşıkları yıkadıktan sonra tuvalete gittim...

- Evet??

- Tuvalet bizim arka cephede kalıyor, biliyorsun.Gündüzleri de karanlık oluyor..

- Evet?..

- Hani hep ışığı yakıyoruz...

- Evet?..

- Tuvaletin kapısını açtım,lambanın düğmesine bastım, çat!!

- Nasıl çat?..

- Tuvaletin ampulü patladı !..

- Eee?..

- E'si bu..Tuvaletin ampulü patladı...

- Ne yapayım Hayriye?..Evde mum yok mu?..Karanlıkta yapamıyor musun?.. Çok sıkıştıysan komşuya git..

- Yok yok,tuvaletimi yaptım,hallettim o işi..

- Eee, ne yapayım o zaman?. Ne istiyorsun?. Geleyim, sifonu mu çekeyim?

- Bişey istediğim yok Muammer, ampulü değiştiririm,mesele o değil..

- Nedir mesele? Sigorta mı attı? Evde yangın mı çıktı?..

- Hayır..

- Ne oldu peki?

- Tuvaletin ampulü patladı!..

- Hepsi bu mu ?

- Hepsi bu..

- Beni toplantının ortasında,acil diye bunun için mi çağırttın telefona?

- Ama acil demeyince de gelmiyorsun telefona Muammer?...

Bir de öyle heyecanlı anlatıyor ki,ne olduğunu anlayana kadar,başına bir felaket geldiğini düşünüyorsun..

Çocuklarla salonda oturmuş televizyon seyrediyoruz,yatak odasından karımın "Hiiiiii !!" diye sesi geliyor.

Eyvah bişey oldu ! Dolap üzerine devrildi !..Telaşla koşuyoruz yanına,

- Ne oldu Hayriye ?

- Çorap çekmecesi sıkışmış,kapatamıyorum!..

Başka bir gün mutfaktan bir feryat...Koşuyoruz,

- Ne oldu Hayriye ?

- Kibrit kutusu ıslanmış,ocağı yakamıyorum !..

- Ne oldu Hayriye ?

- Şeker kalmamış evde !...

- Ne oldu Hayriye ?

- Musluk damlatıyor !..

- Hayriye ne oldu ?

- Yere ekmek kırıntısı düşmüş !..

- Yahu, niye bağırıyorsun ? Niye telaş yapıyorsun ?.....

Sonra düşününce anladım..

Karım telaş yapmıyor, "Heyecan" yapıyor...

Eskiden sık sık dışarı çıkardık,yerdik,içerdik,eğlenirdik..

Sonra çocuklar oldu,büyüdü,benim işlerim yoğunlaştı,geçim derdi falan derken karımla ilgilenemez oldum..

O da dört duvar arasında sıkıldı,bunaldı..

Ne yapsın?..İnsan için heyecan şart..

O da böyle günlük sıradan şeyleri heyecanlı hale getirip,sıkıntıdan patlamamaya,küçük hayatını,kendi yarattığı küçük heyecanlarla çekilir hale getirmeye çalışıyor...

Aynı şeyi ben de işyerimde yapmaya başladım..

Çünkü benim hayatımda da heyecan yok..

- Aman Allah'ım!.. Olamaz!.. Nedir bu?.. İnanamıyorum!...falan diye bağırıyorum,sekreter,iş arkadaşlarım telaşla giriyorlar odama,

- Ne oldu Muammer bey??

- ZIMBANIN TELİ BİTMİŞ!...

.

ERKEKLERARASI


--Şerefe!..

-- Şerefe...

-- Sağlığına..

-- Sağlığına...

-- Çerez yesene..

-- Sen devam et,ben patatesten gidiyorum...

-- Patates de ye,çerez de ye...Bu ne?

-- "Kaju..."

-- Yeniyo mu bu?

-- Yeniyo...Çok faydalıymış...

-- Belli...Çok lezzetsiz...Faydalı şeyler lezzetsizdir...

-- O günden sonra hiç aramadı mı?.

-- Aramadı..

-- Sen de aramadın?

-- Aramadım..

-- Sokakta da karşılaşmadınız?

-- Karşılaşmadık..

-- Yazık olmuş..Çok yakışıyordunuz birbirinize..

-- Moruk,bu bana yapılır mı yaaa?...İnsan terketmeden önce bi haber verir,belli eder.Böyle pat diye terkedilir mi abi?...

-- Hayatında başka biri mi var?

-- Benim mi?

-- Yok,onun..

-- Bilmiyorum ki abi...Soruyorum,hayatında biri mi var,başka birini mi seviyorsun diyorum,hayır,diyor..Yanlış bişey mi yaptım diyorum,hayır diyor..O zaman niye bırakıyorsun beni diyorum,böylesi daha iyi diyor...

Hayır,beni terketmesinin sebebini bilsem,ona göre üzülücem..

Sebebini bilmeyince insanın aklına bin türlü şey geliyor..

-- Bazan iki bini buluyo..

-- Ney?

-- İnsanın aklına gelen şey...

-- Aşıktım ben ona moruk..Sırılsıklam aşıktım..Yanağının alına,dudağının balına..O incecik beline,kirpiğinin teline..

-- Kirpi ne alaka?

-- Kirpi değil,kirpiği.

-- Anladım..

-- Kadınlar aşktan anlamıyorlar abicim...Kadınlar kendilerinden başka kimseyi sevmiyorlar..Hani görmemişe krallık vermişler,önce babasını kesmiş ya,o hesap,kadına da aşk vermişler,gitmiş kendisine aşık olmuş..

Çıkarsana poşetten iki bira daha...

-- Abicim ben sana bişey söyleyeyim mi,kadınlar aşktan maşktan etkilenmiyorlar..

Sen ne kadar seversen sev,onların umurunda değil..

Kadınlar sevmeyi sevmiyorlar,sevilmeyi seviyorlar..

Ama erkek öyle değil.Kadından yüz gram sevgi görse,en az üç kilo karşılık veriyor..

--Doğru söylüyosun..Erkek sevdi mi,tam seviyo,bütün kalbiyle seviyo..Bazan kalbi bile yetmiyo,midesiyle seviyo,böbrekleriyle seviyo..

-- Onu anlamadım ama doğrudur herhalde..

-- Abicim demek istediğim,bi erkek,bi kadına aşık olduğu zaman,o erkek dünyanın en kötü insanı olsa bile,o aşk onu değiştiriyo,dünyanın en iyi insanı yapıyo..

Sen biliyosun beni,kızla tanışmadan önce nasıl biriydim,sonra nasıl biri oldum..

-- Biliyorum,bana fotoğraflarını göstermiştin, "Öncesi-Sonrası" diye..

-- Onunla tanıştıktan sonra bir kere bile başımı çevirip de başka kadınlara bakmadım..

-- Başını çevirmeden mi baktın?

-- Yok..Hiç bakmadım..Köpek gibi sadıktım..

-- Öyledir zaten..Erkekler köpek gibidir..Yani sadıktırlar,sevdiler mi kendilerini adarlar..

-- Tabi abi...Erkek başka..Erkek,kadın gibi sadece kendini düşünmez,bencil değildir.Sencildir..Oculdur..Şuculdur...Kendisinden çok başkalarını düşünür..

-- Kesinlikle...Erkek,cömerttir,vericidir...

-- Aynen...Cömertiz biz,cimri değiliz..Kaç kere yemeğe götürdüm ben bunu,hesabı hep ben ödedim..Bikere bile elini cebine attırmadım..Zaten atsa nereye atacak,cebi yok ki..

Kadınlar niye etek giyiyorlar?.Çünkü eteğin cebi yok..

-- Erkeklik böyle bişey..Erkek kadınını korur,kollar...

-- Gerekirse sevdiği için canını verir..Fedakardır erkek..

-- Sevdiği için dağları deler!..

-- Deler!..Çünkü erkek güçlüdür..

-- Erkek anlayışlıdır,hoşgörülüdür...Gerektiğinde bir kadından daha fazla şefkatli olmayı da bilir..

-- Erkek mütevazidir..Erkek yardımseverdir..Erkek merhametlidir..

-- Erkek yakışıklıdır..Erkek karizmatiktir..Erkek çekicidir..

-- Erkek kuvvetlidir..Kaslıdır..Vurduğu yerden ses getirir!..

-- Tarihi erkek yazar!..Askere gider,vergi verir,eker,biçer,tarım ve hayvancılık yapar!.

-- Erkek sevdiği için dünyayı yerinden oynatır!.Aşkın sevginin kıymetini bilir..Kurban olurum ben erkeğe!..

-- Erkek!...N'apıyosun Sedat??..

-- Erkekkk!...

-- Sedat,saçmalama,çek elini!.

-- Ne kadar aptal mışım,kadınlarla boşa zaman harcamışım..Aradığım gözümün önündeymiş hep..

-- Sedat sen çok içtin..Sedat bak,arkadaşım demem..Eline sahip ol!.

-- Senin gözlerin ne renk?.Sana bi kahve yapayım mı?..

-- Haydaaaa...Bu kadar erkek muhabbetinden sonra olacağı buydu...Sedat eline hakim ol!...

.

VİCDAN


Sağ elimin işaret parmağı su topladı...

Bunu niye yaptı?.. Suya mı ihtiyacı vardı?..Önümüz yaz,çok mu kurak olacak? Sular mı kesilecek,tedbir mi alıyor,anlamadım...

Gece yatarken bütün parmaklarımı tek tek kontrol edip yattım,sabah bir uyandım,bi baktım,sağ elimin işaret parmağının ucu su toplamış...

Önce önemsemedim...

Böyle ufak tefek şeyleri önemsemem ben..Öyle her sorun çıkaran organımla tek tek ilgileneceksem,işleri kim yapacak?..

Bir yerim ağrıdığı,sızladığı veya yaralandığı zaman,eğer çok önemli bir şey değilse,dışarıdan ilaçla,merhemle falan müdahale etmiyorum..

Bırakıyorum,kendi kendilerine iyileşsinler...

Nitekim de öyle oluyor..

Ağrılar,sızılar,yaralar,yardım edecek miyim diye bir süre bekliyorlar,benden umudu kesince de,mecburen kendi kendilerini iyileştiriyorlar...

Bunu niye yapıyorum?

Organlarım tembelliğe alışmasınlar diye yapıyorum..

Sağ elimin işaret parmağındaki su miktarı giderek çoğaldı,parmağımın ucu top gibi oldu.

Durup dururken o hale gelmesi çok canımı sıktı,bi sebep bulamadım.

Yakındaki eczaneye gittim,parmağımı gösterdim,"Nedir bu?" dedim,eczacı "Parmak" dedi...  

Yanlışlıkla sol elimin parmağını göstermişim..

Su toplayan,ucu ceviz büyüklüğündeki parmağımı gösterdim..

--Bana bir yardımcı olun,ne yapacağım ben bunu?

-- Suyu mu?

- Hayır,parmağımı.

- Beyefendi,parmağınız çok ciddi görünüyor...

Benim parmağım her zaman ciddidir..

Çünkü ben ciddi bir adamım.Benim ciddiyetim bütün organlarıma yansır.Patron nasılsa,çalışanlar da öyledir ya,benim ciddiyetimden bütün organlarım çekinir,görevlerinden kaytarmazlar..

Eczacı bir şey yapamadı,hastaneye Acil servise gittim..

"Bu acil değil" deyip,ilgilenmediler..

"Parmağımı tedavi ettirdikten sonra acil bi işim var,o yüzden acile geldim,hemen bakamaz mısınız,işime geç kalıyorum" dedim,baktılar..Ama pis pis baktılar...

Acil olmayan servise gittim,tentürdiyot,merhem,pamuk,sargı bezi derken,parmağım oldu elma şekeri gibi kocaman...

Sağolsunlar,bütün tanıdıklar üzüldü halime..

-- Geçmiş olsun,ne oldu?

-- Önemli bir şey değil..Şişti,su topladı,mikrop kapmasın diye sarıp sarmaladılar.

Kocaman göründüğüne bakma,endişe edecek bir şey yok...

-- Gel bi çay ısmarlayayım sana...

İşte o zaman keşfettim,biz mağdurları seviyoruz...

Keşfetmedim de,yeniden hatırladım...

Acınacak durumda olanlara karşı zaafımız var..

"Mağdur edebiyatı" edebiyatın önemli türlerinden biri ve bir çok alanda işe yarıyor.

Parmağımı o halde görüp benim için üzülen sekiz kişi,o gün bana çay ısmarladı,bir kişi yemeğe,bir kişi de sinemaya götürdü..

Sanki benim acımı,üzüntümü benden çok hissettiler...

Hastalara,sakatlara,kötü durumda olanlara karşı vicdanlarımız süper...

Kız arkadaşım benden ayrılmak istiyordu..Bunu da bana,telefon mesajı atıp "Konuşmamız gerekiyor" şeklinde ifade etmişti..

Kız " konuşmamız gerekiyor" dediyse,senden ayrılmak istiyordur...

Bikere bu kesin...

"Konuşmamız gerekiyor" deyip,sevgilisini çağıran hiçbir kızın,onunla memleket meseleleri hakkında konuştuğunu görmedim..

Mevzunun ne olduğunu anlayınca,"Merhametten yarar doğar" düşüncesiyle,sanki kolum kırılmış gibi,kolumu alçıya aldırıp,boynuma astım,öyle gittim benden ayrılmak isteyen sevgilimin evine...

Beni o halde görünce şaşırdı..

--Ne oldu sana?..

-- Önemli bişey değil...Kolumun üzerine düştüm,iki yerden kırıldı...Of of of...Kemik batıyo galiba,çok acıyo...

-- Canım gel içeri..Hay Allah,nasıl oldu?. Geçmiş olsun...

-- Sağol sağol...Oldu işte..Ay ay ay..Ağrı boynuma vurdu,boynumdan ayaklarıma indi,ayakta duramıyorum...Dur bi tutunayım sana...

-- Tutun tutun...Gel otur şöyle...Niye dikkat etmiyorsun kendine?. Çok mu acıyor?

- Felaket acıyor ama önemli değil...Sen ne konuşacaktın benimle?

-- Boşver,konuşuruz sonra...Şöyle uzan istersen,bişey içer misin,ne yapayım sana,ne getireyim?..

-- Yok yok,bişey istemem...Ay nasıl acıyo...Bi sarılır mısın bana?..

-- Ah canııım,tabii ki...

-- Ohhh...Çok sıcaksın,çok yumuşaksın...

Bişey istesem senden?..

-- Tabii ki..Nedir?

 -- Kolum çok acıyo da...Sevişir misin benimle?..

Yanlış anlama,zevk alacağımdan değil de,kafamı,kolumdaki acıdan uzaklaştırabilmek için....

Kadınların vicdanları bizimkilere beş basar..

Onları kandırdığınızı sanırsınız ama kanmazlar.

Kandıkları için değil,iyi insan oldukları için istediklerinizi yaparlar..

İyi insan olmak da,kandırılmaya beş basar..Belki de altı basar bilemem...

Bir gün önce benden ayrılmak isteyen kıza o an "Evlen benimle" desem,evlenecek...

Bakkala borcum var,ödemem lazım,ödeyemiyorum..Kolum alçıda,yüzümü sahte acıyla buruşturup girdim bakkala..

-- Hayrola,ne oldu?...

- Sorma yaa,kırdık kolu..

-- Geçmiş olsun.Üzüldüm şimdi..

-- Boşver,önemli değil...

"Boşver,önemli değil" diyorum ki,inadına önemsesinler..Nitekim de öyle yapıyorlar...Ne inatçı milletiz...

Bakkalı hallettikten sonra ev sahibime gittim,birikmiş kira borcumu ertelettim...

Alçıdaki kolumu görünce,

-- Olur be çocuğum..Sen önce iyileş de...Herşey para mı?...dedi.

Parmağım için hastaneye gittiğimde doktor bana "Sigortan var mı?" diye sormuştu.

Sigortam yoktu..

Sigortasız hayat daha heyecanlı geliyor bana..

Doktor yine de tedaviyi yaptı...

Çünkü vicdanlı adamdı...

Ötekiler de öyle..

Vicdanlı bakkal,vicdanlı evsahibi,vicdanlı sevgili,vicdanlı arkadaşlar...

Dünyanın en sağlam sigortasıdır vicdan...

Yeter ki fazla zorlayıp da sigortayı attırmayalım...

.

OĞLUMUZ BÜYÜDÜ


Oğlumuz büyüdü, cinsel hale geldi...

Onunla cinsellik hakkında,kadın-erkek ilişkisi hakkında konuşmamızın vakti geldiğini düşünüyoruz karımla biz...

Birgün oğlumu,bilgisayarında ayıp sitelerden birini seyrederken yakaladım..

"Denizin dibindeki hiç duyulmamış ilginç canlıları gösteren videoyu ararken yanlışlıkla girdim baba" dedi.

Yanlış girdiysen çık!..İnsan yanlış numarayla konuşur gibi uzun uzun yanlış siteyi seyreder mi?..

Çok kızdım,azarladım,tek oğlumuz,yedeği de yok,o yüzden fazla üzerine gitmedim.

"Ben birşey yapmıyorum ki baba,sadece seyrediyorum." dedi...

"Olsun.Seyretmek de ayıp." dedim. "Bir daha görmeyeceğim..."

Birkaç gün sonra bu sefer oğlum beni televizyonda haberleri seyrederken yakaladı

- N'apıyorsun baba??

- Televizyon seyrediyorum?..

- Ne seyrediyorsun televizyonda?

- Haberleri seyrediyorum?..

- Utanmıyor musun haberleri seyretmeye?

- Niye utanacağım?

- Ne demek niye utanacağım?..Ne var haberlerde?

-- Ne var?

-- Bir sürü hırsızlık,yolsuzluk,haksızlık,adaletsizlik,vurgun,kapkaç,yağma,hak yeme,iltimas,suistimal var...Utanmıyor musun bunları seyretmeye?..

- Oğlum, bu dediklerini ben yapmıyorum ki..

- Olsun.Sen de seyrediyorsun...Onca şey olurken seyretmek ayıp değil mi?..

Valla ne diyeceğimi bilemedim..

Zamane çocuğu işte...

Herşeyi bildikleri yetmiyor,fikir de üretiyorlar...

Biz böyle değildik..Biz hazır fikirlerle büyüdük..Önümüze birsürü fikir koyarlardı,biz o fikirlerin içinden kendimize uygun olanlarını seçip o fikirlerle fikirderdik...

Ben sonradan zengin oldum..İşlerim birden bire açıldı..

Son model araba aldık,son model ev aldık,yazlık aldık,kışlık aldık,baharlık aldık...

Paramız çok fazla,nereye harcayacağımızı bilemediğimiz için,başkaları sadece yazlık alırken, biz yazın her ayı için ayrı bir yerden,haziranlık,temmuzluk,ağustosluk aldık...

Çünkü her ayın havası ve deniz suyu sıcaklığı farklı oluyor,havanın,suyun her türlü halinin tadına varalım istedim..

Ayrıca bizi derin göstersin diye kültürlen,sanatlan da ilgilenmeye başladık...

Sosyeteye de girdik..Klasik müzik konserlerine,resim sergilerine gidip anlıyormuş gibi yapıyoruz,bazı etkinliklere sponsor oluyoruz,sanatı destekliyoruz..

Hanımın ısrarıyla eve fakir bir sanatçı aldık,evde besliyoruz...

Evdeki pahalı tablolardan duvarın badanası görünmüyor..

Koskocaman kuyruklu piyano aldık.Piyano beni tanıyor,ben eve gelince kuyruğunu sallıyor,koşarak yanıma gelip üzerime atlıyor...

Yalnız,evde piyano çalan yoktu,biz de maaşla piyanocu tuttuk,sabah sekiz - akşam beş,eve gelip piyano çalıyor..

Bahçivan aldığımız zaman bahçemiz de yoktu,yandaki arsayı satın alıp bahçe yapmıştık...

Bütün bunları moderen olmak için yaptık...

Eşim birgün (Eskiden karım derdim,moderen olunca eşim demeye başladım) "Madem biz moderen olduk, o zaman moderenliğin gereklerini yerine getirmemiz lazım.Bunlardan bir tanesi de çocuklarımızla sanki onların arkadaşlarıymışız gibi oturup her konuda konuşmak..

Cinsellik konusu da bunlardan biri..Oğlumuz onbeş yaşına geldi,onunla bu konuda konuşmanın zamanı geldi.Dışarıdan yalan yanlış bilgiler edineceğine,otur oğlumuzla bu konu hakkında konuş" dedi..

Eşime hak verdim,çağırdım oğlumu yanıma..

- BERKAAY!..

- Efendim babaa?..

- Gel buraya seninle bişey konuşacağım...

- Buyur baba?..

- Otur bakalım şöyle karşıma..Nasılsın? N'apıyorsun?

- İyiyim baba, sen n'apıyorsun?

- Ben de iyiyim..Dersler nasıl? Okul nasıl gidiyor?

- İyi gidiyo baba..Bitek matematiğim kötü..

- Nasıl kötü?..İki kere iki kaç eder bilmiyo musun hala?

- Biliyorum baba,dört eder.

- Tamam işte,bunu bil yeter.Hayatta sana lazım olacak tek matematik budur..

- Benimle ne konuşacaksın baba?

- Seninle konuşmak istediğim konu, özel bişey..

- Odamı toplamadığım için annem beni sana şikayet mi etti yoksa?..

Dedim ya baba,benim matematiğim kötü,toplama bilmiyorum,onun için odamı toplayamıyorum.

- Hayır oğlum,başka bişey konuşacağım senle..

- Ne konuşacaksın baba?

- Hani var ya,zamanı geldiğinde baba-oğul arasında konuşulması gereken şey?..

- Neymiş o?

- Şey konusu var ya?..

- Ney konusu?

- Hani, dışarıdan yalan yanlış bilgiler edinmektense, aile içinde konuşulması gereken konu?.

- Neymiş o?

- Şey konusu var ya...Hani kadınla erkeğin arasında şey olur ya...Şimdi senle o şey konusunu şey yaparsak daha şey olur diye düşündük annenle biz...

- Cinsellik konusu mu baba?.

- Şimdi sen söylemesen ben söyleyecektim...

- Benimle cinsellik konusunda mı konuşacaksın?

- Evet işte o şey konusunda konuşacağım...

Biz gerçi babamızdan böyle görmedik...

Ama zaman değişiyor,insanlar gelişiyor,mesela geçenlerde uzaya yeni bir uzay aracı göndermişler,gezegenleri dolaşıp, bize oralardan fotoğraflar gönderiyor,bilgiler gönderiyor,uzayda hayat var mı ?..Varsa o hayat yaşamaya değer mi?...

- Baba?

- Efendim?

- Utanıyor musun benimle bu konuyu konuşmaya?

- Utanmak ne demek,yerin dibine giriyorum...

- Bunda utanacak birşey yok baba...Bu, sağlıkla ilgili bir konu..Çok doğru yapıyorsun.Cinsellik hayatımızın çok önemli bir parçası.Bütün hayatımızı etkileyen birşey.Bunun konuşulması gerekir.Utanma söyle hadi,nedir öğrenmek istediğin??

Yaklaşık üç saat kadar konuştuk oğlanla...

Meğer cinsellik konusunda ne kadar çok bilmediğim şey varmış..

Cinsellik denen konu yürümüş gitmiş de,ben yerimde saymışım..

Afferim oğluma,beni hiç utandırmadan,ne bilmem gerekiyorsa güzel güzel anlattı..

Zamane gençleri işte,herşeyi biliyorlar...

Oğlumdan aldığım bilgilerle karımla aramızdaki cinsel problemleri çözdük,cinsel hayatımız düzene girdi...

Çocuklarınızla cinsellik konusunda konuşmak ayıp bişey değil..

Bir sorununuz olursa çocuklarınızla konuşabilirsiniz..

Çünkü artık onların bilmedikleri hiç birşey yok..........

.

BİŞEYCİ GEÇİYOR


Öğleden sonra salonda koltuğa uzanmış kestiriyordum,karım heyecanla içeri girdi..

- Kalk, bişeyci geçiyor..

- Kim geçiyor? Ne geçiyor? Neci geçiyor?...

- Bilmiyorum, bişeyci işte..Sesini duydum ama ne sattığını anlayamadım..

- Sokak satıcısı mı?

- Evet...İn bir bak,belki lazım bişey satıyordur,al bi kaç kilo.

Dört kat yukarda oturuyoruz,boşuna aşağıya inmeyeyim diye pencereden baktım, satıcıyı göremedim..

Öbür odaya gidip oradaki pencereden baktım, yolun o tarafında da göremedim..

Sesini duyuyoruz ama necidir,ne satıyor göremiyoruz,sesinden de anlayamıyoruz.

Zerzevatçı diyoruz ama tam emin olamıyoruz...

Bağırmaya zerzevatçıymış gibi başlıyor,sonra plastik leğen falan satıyor sanıyorsun,sonlara doğru çarşafçı - nevresimci gibi geliyor, tam olarak anlaşılmıyor ne sattığı..

Pencereyi açtık,dışarıya kulak kesildik,bir daha bağırırsa ne sattığını anlayalım, ihtiyacımız olan birşeyse ayağımıza kadar gelmişken alalım diye...

Yine bağırdı ama yine anlamadık..Tahminler yapıyoruz ama emin olamıyoruz,

- Sütçü!.

- Tüpçü!.

- Yoğurtçu!.

Bir daha bağırdı,

- Yorgancı!.

- Kilimci!.

- Halıcı!.

Bir daha bağırdı,

- Simitçi!.

- Kahveci!.

- Gazozcu!.

Oğlumla kızım geldi yanımıza,

- Ne oldu anne?..Ne yapıyorsunuz?..

- Sokaktan bişeyci geçiyor kızım da, neci olduğunu anlamaya çalışıyoruz..

- Eve bişey mi lazım?

- Yok da kızım, bilemezsin ki..Belki sattığı şeye ihtiyacımız vardır da haberimiz yoktur..

Karım doğru söylüyor..

İnsan neye ihtiyacı olduğunu ancak gördükten sonra anlıyor..

Mesela ben evlenmeyi hiç düşünmüyordum ama karımı görünce,evlenme zamanımın geldiğini,bir kadına ihtiyacım olduğunu anladım..

Ben bunu düşünürken, satıcı yine anlaşılmaz şekilde uzun uzun bağırdı,yine anlayamadık ne sattığını.

- Bacacı bu bacacı..Bacacı diye bağırıyor.

- Baca lazım değil ki bize,bacamız var bizim.

- Yok yahu,baca satmıyor,baca temizleyici..

- Hayır baba,overlokçu..

- Hayır değil,Son ütücü !

- Yok,sondan ikinci ütücü..

- Saçmalamayın, karpuzcu bu!..

- Karpuzcu değildir Nedim, bu mevsimde karpuz satılmaz..

- Tamam işte..Satamamış,üzülmüş,onun için bağırıyor olabilir..

Yok.Mümkün değil.Ne sattığını bir türlü anlayamıyoruz...

Galiba bilerek böyle anlaşılmaz şekilde bağırıyorlar sokak satıcıları.Merak edin,ne satıyor diye çıkın bakın,görünce de alın diye...

Markete gidersin,hiç lazım değilken,görünce satın alma,sahip olma dürtüsünü tatmin etmek için lüzumsuz şeyler alırsın ya, bu da öyle...

Baktım böyle olmayacak,satıcıyı da kaçırmayalım dedim,zahmet etmiş, sokağımıza kadar gelmiş, indim aşağıya,inmişken de ne satıyorsa satsın alacağım bir kaç kilo veya bir kaç metre, artık hangi ölçü birimine denk gelirse...

Sokağa çıktım baktım,meğer satıcı falan değilmiş..Adamın birine araba çarpıp kaçmış,yerde acı içinde inliyor,bacağını tutup "Bacağım,bacağım" diye bağırıyor biz de bacacı sanıyoruz...

İyi ki bacacı değilmiş de kaza geçirmiş...

Bacacıya ihtiyacımız yok ama kendimizi iyi hissedebilmek için iyilik yapmaya ihtiyacımız var..

Bu yüzden yardım ettim adama,Ambulans çağırdım..

Ambulansın sesi duyulunca Hastaneci geldi diye apartmandan dört tane hasta indi...

Sokak satıcılarından rica ediyorum...

Lütfen anlaşılır şekilde bağırın...

Ne sattığınızı bilelim,boşuna indirmeyin bizi aşağıya...

Daha dün,zerzevatçı diye indim,eskici çıktı...

İnmişken ayıp olmasın diye eski bir kalorifer peteği satın aldım...

Ne yapacağım ben kalorifer peteğini?..Lazım değil ki...

Sırf "Kalorifer peteği" lafı hoşuma gittiği için aldım...

Arada bir bakıp bakıp, "Kalorifer peteği!." demek hoşuma gider diye aldım..

Yazık değil mi verdiğimiz paraya?..

.

YUMURTA


Yumurtayla başım dertte....

Halbuki yumurtayı çok severim...

İnsan sevdiğiyle sorun yaşar mı?

Ben yaşıyorum..

Suç ne onun,ne benim.Aramıza nifak soktular,nifak tohumları serptiler aramıza,o tohumlar,dikenli nifak çiçekleri açtı,bir tarafımıza batmadan geçip de ulaşamıyoruz birbirimize..

Eskisi gibi sık görüşemiyoruz,aramıza uzun ayrılıklar giriyor,bazan bir süreliğine
buluşuyoruz,hasretle,özlemle,iştahla yine yiyorum kendisini ama ağzımın eski tadı yok...

Bir sabah yumurtalı bir kahvaltı yaparken,bir doktor televizyona çıktı " yumurta zararlıdır,yemeyin " dedi...

O günden sonra yumurta yemeyi bıraktım...

İki ay sonra başka bir doktor televizyona çıktı " Yumurta zararlı değildir,yiyebilirsiniz " dedi,yemeye başladım..

Aradan birbuçuk ay geçti,bu sefer bambaşka bir doktor çıktı " Yumurtadan uzak durun,zararlıdır " dedi,yine bıraktım..

Onbeş gün sonra ana haber bülteninde " yumurta zararlı değilmiş " dediler,yine başladım yemeye..

Sonra yine zararlı çıktı...

Sonra üstüste iki kere yararlı çıktı..

Sonra beş zararlı,dört yararlı çıktı...

Tam sayamadım ama bugüne kadar yumurta üzerinde yaklaşık 657 araştırma yapıldı,yararlı diyenler de oldu,zararlı diyenler de oldu,umurumda değil diyenler de oldu..

En son aynı gün,bir kanalda yararlı,başka bir kanalda zararlı dediler...

Benim için çok da önemli değil yumurta yemek..

Yemesem de olur..

Ama hayattaki tek amacı yumurta yapmak olan tavuklar için üzülüyorum..

Allah kimseyi amaçsız bırakmasın..

Tavuklar için son derece kırıcı bir durum..

Ben tavuk olsam,yaptığım şeyin işe yaramadığını söyleseler üzülürüm...

Diyelim ki,yumurtanın zararlı olduğu açıklandıktan sonra,çiftlik sahibi tavuğu odasına çağırdı..

Ona bu durumu kalbini kırmadan nasıl açıklayacak?...

-- Gel bakalım Tavuk'cum...Otur şöyle..( veya,"tüne şöyle..")

-- Hayırdır patron?..

-- Tavuk'cum beni yanlış anlama,biz senin hizmetlerinden çok memnunuz ama yeni bir araştırma yapılmış,yumurta zararlı çıkmış.Biz artık senin yumurta hizmetlerinden yararlanamayacağız,artık yumurta yapmanı istemiyoruz..

-- Peki ne yapacağım ben?...Yumurta yapmaktan başka bişeyden anlamam ki..

-- Yapma!..Git dinlen..Kafana göre takıl..Yumurtayla ilgili yeni bir araştırma yapılır da,tekrar yararlı çıkarsa biz sana haber veririz.

-- Etimde bi problem yok ama değil mi?

-- Yok yok..Etinde bi problem yok..Sen semirmeye devam et.Olmadı,keser,etini yeriz.

-- Kesin yiyin bari,yumurta yapmayınca tavuk olmanın ne anlamı var?

-- Valla kusura bakma,durum böyle...Belki yakında yeni bir araştırma yapılır,yumurtanın yararlı olduğu anlaşılır..

Sen canını sıkma,moralini bozma,altını sıcak tut...

-- Tamam...Biraz mısır var mıydı yanında?

-- Yok valla...

Galiba,yumurtayı seven doktorların yaptıkları araştırmalarda yumurta yararlı,sevmeyenlerin yaptıklarında zararlı çıkıyor...

Sadece yumurta da değil,son zamanlarda yediğimiz herşey,bir yararlı,bir zararlı çıkıyor.

Ekmek,çay,şeker,tuz,tereyağ,et,makarna,herşey,birgün yararlıysa,ertesi gün zararlı çıkıyor,ne yiyeceğimizi şaşırdık.

Mesela dün,bütün günü aç geçirdim.Yemek yerken televizyonu açtım,bir doktor çıktı,masada ne var,ne yok,hepsinin zararlı olduğunu söyledi.

Keşke televizyonu açmasaydım...

Yumurta üç aydır zararlıydı..

Bu sabah kahvaltımı yaparken bir doktor televizyona çıktı " Yumurta zararlı değildir,tam tersine,son derece yararlıdır" dedi..Hemen koştum bakkala,üç tane yumurta aldım,yeni bir araştırma yapılmadan aceleyle pişirdim,yedim..

Ama ağır ağır çiğnedim,yutmadan önce de bütün kanalları taradım,zararlıdır diyen var mı diye,kimse çıkmayınca yuttum..

Şimdi midemdeler...Hazmederken yeni bir araştırma yapılır,zararlı çıkar,bilemem..

Yenmiş yumurtanın araştırması olmaz.....

.

SİYASİ AYRILIK


-- Hayrola Hasan bey,benimle konuşmak istemişsin?..

-- Evet sayın Genel Başkanım,özel bir konuda konuşmak istiyorum sizinle..

-- Nedir bu gizlilik?.Konu nedir?.

-- Sayın Genel Başkanım,biliyorsunuz benim size karşı saygım sonsuzdur..

-- Yok,bilmiyordum,öyle mi?

-- Öyle..Siz benim için çok değerlisiniz..Bugün siyasette biyere geldiysem,sizin sayenizdedir.Sizin desteğiniz olmasaydı takılır düşer,fikirlerimi incitebilirdim..

-- Estağfurullah..Sen de partimiz için çok değerli bir arkadaşımızsın.

-- Siz çok saygıdeğer birisiniz sayın genel başkanım.Tanıdığım en kibar,en nazik insansınız.

-- Sağol Hasan bey,sen de öylesin.Nedir konu?

-- Sayın genel başkanım...Ben partiden istifa ediyorum!..

-- Anlamadım?...Ne yapıyorsun??

-- Partiden ayrılıyorum..

-- Ayrılıyorsun?..

-- Evet..

-- Partimizden?..

-- Evet..

-- Bizi bırakıyorsun?

-- Evet..

-- Ne diyorsun sen Hasan bey?..Şaka mı yapıyorsun,ne ayrılması?

-- Şaka yapmıyorum sayın genel başkanım,ben partimizden istifa ediyorum!.

-- TABİİİ YAAA.....

Anlamıştım zaten!...

Telefonda "Konuşmamız gerekiyor" dediğinde anlamıştım ayrılacağını...

Neden Hasan?...

Neden ayrılıyorsun partiden?.Neden bırakıyorsun bizi?..

-- Olmuyor,yürümüyor..Ben hiç mutlu değilim..

-- Seni kıracak bişey mi yaptım?

-- Hayır..Hata sizde değil,bende...

Siz çok iyi bir genel başkansınız,benden daha iyi milletvekillerine layıksınız..

-- Bırak bu palavraları Hasan!..Neden ayrılıyorsun partiden?.Neden bırakıyorsun bizi?..

Hayatında başka bi parti mi var?.

-- ...........

-- Cevap ver Hasan,bana arkanı dönme!..

Sana soruyorum,hayatında başka bir parti mi var??..

-- Evet...

-- BİLİYORDUM!!!..

Biliyordum başka bir partiyle ilişkin olduğunu!...

Son zamanlarda çok tuhaf davranmaya başlamıştın zaten...

Grup toplantılarında ben kürsüde konuşurken yüzüme bakmıyorsun,alkışlamıyorsun,sürekli cep telefonunla biyerlere mesaj yazıyorsun...

Hangi partiyle ilişkin var?..

Bilmek istiyorum,kim o parti?..

Bana adını söyle!.Ben tanıyor muyum?..

-- İktidardaki parti..

-- İktidardaki partiyle mi ilişkin var?

-- Evet..

-- Neden?.İktidarsız mısın?..

-- Lütfen sayın genel başkanım,kibarlığımızı bozmayalım..

-- Ne zamandır görüşüyorsun onunla?

-- Kiminle?

-- İktidardaki partiyle?

-- Üç aydır.

-- Üç aydır başka bir partiyle görüşüyorsun ve benim bundan haberim yok öylemi?...

NE KADAR APTAL MIŞIM!!...

-- Özür dilerim...Böyle olmasını istemezdim..

-- Niye böyle yapıyorsun Hasan?..

Ne istediysen yaptım..Seni her seçimde seçilecek yerlerden liste başına koydum.Parti içinde önemli görevlere getirdim.Daha ne yapayım?..

Neden ayrılıyorsun?.Neden bırakıyorsun partimizi?.O parti sana benim veremediğim ne verebilir ki?.

-- Bana "Bakanlık" teklif ettiler..

-- Bakanlık??..

-- Evet...

-- Yapma Hasan,gitme,bırakma partiyi..Söz veriyorum,iktidar gelirsek ben de sana bakanlık vereceğim..

-- Artık çok geç...

-- İstersen iki tane bakanlık vereyim,değiştire değiştire bakarsın.

-- Hayır!..Artık inanmıyorum sana!..Hep böyle diyorsun,oyalıyorsun beni.Senin iktidara falan geleceğin yok.

-- Yapma Hasan!..Biz bir söz verdik!..Halkımızın mutluluğu için sonuna kadar birlikte mücadele edecektik..

-- Ben mücadele etmekten yoruldum sayın genel başkanım..Halkımız mutlu olmak istemiyor.İsteselerdi,bize oy verirlerdi.

-- Seni kararından vazgeçirebilmek için yapabileceğim bişey yok mu?

-- Yok.

-- Genel başkan yardımcısı yapayım seni?

-- Hayır.İstemiyorum.

-- Genel başkan ol..Koltuğumu vereyim?

-- Hayır.

-- Koltuğun yanında iki tane de sehpa vereyim?

-- Hayır,istemiyorum...Genç değilim artık.Kendimi de düşünmek zorundayım..Ben de artık herkes gibi siyasetin nimetlerinden faydalanmak istiyorum.Bir ailem var,hırslarım var..

-- Sen bizi sattığın gibi,o aileni de satar başka bir aileye gidersin!

-- Ayıp oluyor ama sayın genel başkanım!!..

-- Ne ayıp olacak ulan!..Bizi satmıyor musun?..Yalnız bizi değil,sana oy verenleri de satıyorsun.Hain!..

-- O ZAMAN SEN DE İKTİDARA GELSEYDİN DE,BANA BAKANLIK VERSEYDİN!!!...

-- Bakanlık...(Burası çok ayıp)

-- OOOO!.OOOOO!..KÜFÜR ETMEEE!..

-- Ne etmeyecem lan?..Yarı yolda bıraktın bizi,hainsin işte!

-- Bak,lanlı manlı konuşma,genel başkan dinlemem,dalarım!

-- Hadi dal da görelim..Dalarsın da,çıkamazsın!.Seni..(Burası da çok ayıp)

-- ULAN KÜFÜR ETME DEMEDİM Mİ BEN SANA!..

(Milletvekili ve Genel başkan birbirlerine girerler.Mücadele iki dakka bile sürmez,nefes nefese ayrılırlar.)

-- Ulan göya memleketi kurtaracağız diye öne çıktık,iki dakka kavgaya bile nefesimiz yetmedi.

Bu nefesle,siyasi hayatımız da uzun sürmez bizim..

-- Bu memleket çok büyük sayın genel başkanım...Şöyle,Lihteynştayn,Malta,Andorra gibi küçük bir memleket olsaydı,kurtarması daha kolay olurdu..

-- Tamam o zaman...Sen git,yeni partine katıl.Ben de gideyim,birazdan grup toplantısı başlayacak,konuşma yapacağım..

Konuşmaktan başka bişey yaptığımız yok zaten.

-- Ben yeni partime gidip yerleştikten sonra,isterseniz sizi de yanıma aldırabilirim.

-- Hadi lan,olur mu öyle şey,ben parti başkanıyım.

-- Olmaz mı?

-- Olur mu?

-- Bilmem ki..

-- Hadi git,geç kalma,merak etmesinler..

Gidince,geldim diye beni ara..

-- Ararım..

.

SİVİLCE


-- Hoşgeldin Hayri..

-- Hoşbulduk karıcığım..

-- Yemek hazır,çok acıktıysan otur hemen masaya,hazırlayayım..

-- Masaya mı oturayım?

-- Hayır,sandalyeye otur.

-- Hiç zahmet etme,yemek yemeyeceğim.

-- Ne oldu,bişeye mi canın sıkıldı?.Suratın da bir karış?..

-- Bir karış mı?

-- İşte yaklaşık..

-- Çok üzgünüm de ondan.

-- Ne oldu?

-- Emin vardı ya?

-- Nerde?

-- Yok,biyerde değil...Emin diye bir arkadaşım vardı ya,karısıyla birlikte bize oturmaya gelirlerdi bazan?.

-- Ben Emin diye birini hatırlamıyorum.

-- Nasıl hatırlamıyorsun?.Matbaacı Emin..Bizim aramızı o yapmıştı,bizi tanıştırmıştı?..

-- Yok Hayri,yanılıyorsun,bizi kimse tanıştırmadı,ben geldim sana kendimi tanıttım,biz öyle tanıştık.

-- Sen benim kaçıncı karımdın?

-- Üçüncü.

-- Neydi senin adın?

-- Selma..

-- Haklısın,karıştırdım.Emin,ikinci karım Ayten'le aramızı yapmıştı.

-- Eee,ne olmuş Emin'e?

-- Epeydir hastaydı,hastanede yatıyordu.

-- Nesi vardı?

--Böbreklerinden rahatsızdı..

-- Hayır,nesi vardı derken,evi var mıydı,parası var mıydı onu sordum.Eğer öldüyse geride kalanlar mağdur olmasın.

-- Adam öldü,malın mülkün ne önemi var Ayten?..

-- Ayten değil,Selma..Benim adım Selma...Sekiz senedir karınım,hala adımı ezberleyemedin,ikide bir eski karının adını söyleyip duruyorsun!.

-- İkide bir,kötü bir oran değil ki..

-- Yakın arkadaşın mıydı Emin?

-- Çok yakındık.

-- Başın sağolsun o zaman.

-- Ne zaman?

-- Sen niye hep lafların yanlış yerine takılıyorsun Hayri?.Arkadaşın ölmüş,sana başsağlığı diliyorum!.

-- Sağol sağol,dostlar sağolsun..

-- Sadece dostlar değil,düşmanlar da sağolsun.

-- Niye?

-- Çünkü,düşmanlar olmazsa dostların kıymetini bilmeyiz..Haydi üzme kendini,patlıcan musakka yaptım,ye de kendine gel.

-- Patlıcan musakka üzüntüye iyi mi geliyor?

-- Hayır,onun için demedim..

-- Bütün arkadaşlarım patır patır ölüyorlar Ayten!.

-- Ayten değil,Selma!.

-- Yaşlılık çok kötü bişey..Kala kala birkaç tane arkadaşım kaldı,onlar da ölürlerse ben ne yapacağım?

-- Sen de kendinle arkadaş olursun.

-- Peki ya ben de ölürsem?...O zaman ne yapacağım?...

-- Saçmalama Hayri..

-- Ben miyim saçmalayan?...Asıl saçmalayan hayat...

İnsan,bir yakını ölünce anlıyor hayatın ne kadar saçma,ne kadar anlamsız olduğunu..

Herşey boş,herşey yalan,gel biraz da sen oyalan.

-- Yok ben iyiyim böyle.

-- Emin'le çocukluğumuz birlikte geçti..Aynı okullara gittik,askerliğimizi aynı yerde yaptık,uzun zaman aynı işyerlerinde çalıştık.Benim en iyi arkadaşımdı.O öldü,ben hayattayım,benim ondan neyim eksik?..

-- Saçmalama Hayri.

-- Yaşamanın hiçbir anlamı yok.Ben de ölmek istiyorum..Bu yaştan sonra daha fazla yaşayacağım da ne olacak?.Aynı acıları,aynı mutsuzlukları tekrar tekrar yaşayacağım..

İstemiyorum yaşamak..Öleyim de bitsin bu hayat denen acı..

-- Aaa Hayri?.Ağzından yel alsın!.

-- Almasın!..Küstüm ben hayata.İçimde yaşamaya dair en ufak bir heyecan kalmadı..

-- Yapma böyle Hayri,üzüyorsun beni..

-- Nasıl olsa ölmeyecek miyiz Ayten?

-- Ayten değil,Selma.

-- Ha bugün olmuş,ha yarın,ha on sene sonra,ne farkeder?..

Hayattan zevk alamadıktan sonra neye yarar yaşamak?.Bıktım artık yaşamaktan..

Ben ölürsem,sen ayakta kalabilir misin,tek başına idare edebilir misin?

-- Ederim.

-- İyi o zaman.Ben öleyim..

Ama ben beceremem kendimi öldürmeyi..

Beni sen öldür..

İntihar süsü ver..

Haydi,gözlerimi yumdum,arkamı döndüm bekliyorum,öldür beni!

-- Ensene ne oldu?

-- Hangi enseme?

-- Ne demek hangi enseme?.Kaç tane ensen var?.Ensende bi şişlik var.

-- Ne şişliği,nerde?.Bu mu?..

-- Evet.

-- Allah Allah,nedir bu?..Eyvah!

-- Ne oldu?

-- Kanser oldum!.

-- Saçmalama.Küçük bi şişlik.Biraz da kızarmış..

-- Yok yok,küçük bi şişlik değil bu..Şey bu..Ur bu ur..Kanser oldum!

-- Saçmalama Hayri,sivilce bu..Biraz büyükçe ama sivilce..

-- Yok yok,kanser bu!..Kanser oldum Selma!..Ambulansı ara!..

(Paniğe kapılır)

-- Hayri,sakin ol,bişeyin yok!.Dur bakayım şuna yakından..

-- İmdaat,kanser oldum!..

Selma yardım et!..

Kötü oluyorum Selma,taksi çağır,hastaneye götür beni!.

Komşular imdaaat!..

-- Hayri dur,panik yapma!..Önemli bişey değildir..

-- Yok yok,önemli bişey bu..Bi arkadaşımın oğluna oldu aynısı.Sırtında bi şişlik çıktı,önemsemedi,sonra kansere döndü.İmdaaat!..

-- Hayri,bağırma..Dur bakayım şuna..Hayri titreme!..

-- Ölmek istemiyorum Selma,yardım et bana,elim ayağım kesildi,bayılacağım şimdi!..Allahım noolur...

-- Hani biraz önce öleyim,möleyim,bıktım yaşamaktan diyordun?...

Sağlığın yerindeyken sallamak kolay tabi...

Rahat dur,bakayım şuna..

Hayri ağlama!..

-- Ölmek istemiyoruuum..Daha yapacak çok işim vaaar..Yaşamak istiyoruuum...

Allahım lütfen!.Lütfen kanser olmasın!

-- Sivilce bu Hayri..

-- Emin misin?

-- Eminim..Sen sabahları yüzünü yıkarken,enseni yıkamıyor musun?

-- Bazan yıkamadığım oluyo.Ensem arkada kalıyor,kimse görmüyor,su ziyan olmasın diye.

-- Kirden,sivilce çıkmış..Patlatayım mı?

-- Emin misin,sivilce mi?

-- Sivilce.

-- Patlat!.

-- Patlatıyorum....Dur,kolonyayla temizleyeyim..Haydi geçmiş olsun.

-- Sağol.Allah razı olsun....

Niye böyle şeyler bizim başımıza geliyor Ayten?

-- Bak yine Ayten'e döndün.Ayten değil,Selma..

-- Ama bu sivilce niye benim ensemde çıkıyor?..

Niye hergün böyle üzüntüler,sıkıntılar yaşıyoruz?..

Bizim bir günümüz de iyi geçmeyecek mi?..Bir gün mutlu olamayacak mıyız biz?..

Eğer her günümüz böyle geçecekse yaşamanın ne anlamı var?..

Acı çekmeye mi geldik biz bu dünyaya?..Ölelim de bitsin bu acı o zaman...

-- Sağlığına kavuşunca yine sallamaya başladı.. Gözüne ne oldu senin?

-- Ne gözü? Hangi gözüm? Nerde? İmdaat,kör oldum!..

-- Hayri şaka yaptım,yok bişeyin,koşma,kapıya çarpacak.....

Allah canına almasın,iyi misin Hayri?....

.

MÜCVER


Evimin yakınında arada bir yemek yediğim bir semt lokantası var..

Büyükçe bir şey..

Fiyatları semtin ölçülerine göre pahalı.Yemek yedikten sonra soda içmezsen,hesabı öderken midende yanma hissediyorsun..

Ama ben zaten o lokantaya pahalı diye gidiyorum..

Çünkü,yemeklere çok para ödeyeceğim için,ne yersem yiyeyim,çok lezzetli geliyor.Dilim,damağım,vereceğim paranın karşılığını alayım diye tam kapasite çalışıyor,gerekirse kendi hafızalarından yemeğe fazladan lezzet katıyorlar..

Üç tane garson var lokantada..Üçü de asgari ücret civarı çalışan fakir çocuklar..

Ellerini yüzlerini yıkamışlar,saçlarını ıslatıp taramışlar,temiz,şık lokanta önlüklerini giymişler ama hepsi fakir aile çocukları..

Bunu nereden anladım?. Kafalarının arkasından anladım..

Fakirler,kafalarının henüz yumuşak olduğu küçük yaşlarda ,pamuklu,yumuşak yastıklarda değil de,sert yastıklarda yattıkları için,kafalarının arkası düzleşir,büyüyünce de öyle kalır..

Sadece bebeklik değil,çocukluk dönemleri de sert koşullarda geçtiği için büyüdüklerinde her bakımdan sert olurlar..

Onlardaki bu sürekli sosyal ereksiyo n hali,çocukluklarından kaynaklanır,onları erekte eden çocukluk koşullarıdır.

O üç tane,henüz kafaları yumuşakken,sert yastıklarda yattıkları için,kafalarının arkası dümdüz olan fakir çocuğu garsonların arasında,bir de aynı genç yaşlarda,tombalak bir çocuk var..

O,patronun oğlu..

Lokanta kalabalık olunca garsonlara yardım ediyor ama daha çok yemek yemek için oradaymış gibi sanki..

Sürekli orada,ne zaman görsem yemek yiyor..Hep içeride,hep lokantada,dışarı adımını atarsa,açlıktan ölmekten korkuyor herhalde,kapının önüne bile çıkmıyor..

Gözleri mavi..Zaten oradan anladım patronun oğlu olduğunu..

Çünkü fakir çocukları mavi gözlü olmaz...

Niye fakirler mavi gözlü olmuyorlar,bilmiyorum ama olmuyorlar işte...

Bazan bir fakir çocuğu üç-dört yaşına kadar,bakıyorsun,gözleri mavi..Herkes "Maviş" diyor,maviş diye seviyor.Ailenin hatta sülalenin gözbebeği.

-- Bi görsen! Gözleri masmavi!..

Çocuk ilgi odağı..

Duyanlar gelip çocuğun gözlerini görüp gidiyorlar..

Akrabalar,Adapazarından,İzmitten,otobüs tutup çocuğun gözlerini ziyaret ediyorlar.Çünkü sülalede görülmüş,duyulmuş şey değil.

"Allah tamamına erdirsin" diye dua ediyorlar,çünkü,daha önce de bir kaç çocuğun gözleri böyle mavi çıkmış sonra biraz büyüyünce,değişmiş,kahverengi olmuş..

"Allahım n'olur gözleri hep mavi kalsın" diye adak adıyorlar...

Fekat,çocuk mavi mavi giderken,biraz büyüyünce bir bakıyorsun gözler kahverengi olmuş..

Halbuki mavi kalsa çocuğun hayatı kurtulacak...

Kaç kişiden duymuşumdur,gururla anlatırlar,"Benim gözlerim yedi yaşına kadar maviydi" diye..

Sonra ne oldu,belli değil...

Ya gece uyurken biri eve girdi,gözlerini değiştirdi,

veya gözler baktı ki,çocuk fakir,aile fakir,ev fakir,etraf fakir,her yere kapalı renkler hakim,eşyalar,kıyafetler,insanlar,duygular,düşünceler,ya siyah ya kahverengi ya da gri'nin elli tonu,ortama uyum sağlamak için renk değiştirdi...

Lokantaya girdim,yemeklerin olduğu bölüme yaklaştım,baktım,yemeklerin arasında daha önce görmediğim bir yemek..

Yanımda dikilen garsona yemeği gösterip "Bu nedir?" diye sordum,garson,üç saniye kadar yemeğe bakıp "Müjgan o abi.." dedi.

-- Müjgan mı??..

Öbür garson yanımıza geldi,

-- Müjgan değil,Münevver...dedi.

-- Münevver??

Döner kesen dönerci ustası müdahale etti,

-- Münevver değil,mücevher..

Üçüncü garson geldi,

-- Yok abi,Müjde o..Kabak müjde..

-- Mücver olmasın? Kabak mücver?

-- Olabilir...

Galiba ilk kez mücver yapmışlar,patron,"Değişiklik olsun,bugün Mücver yapalım "demiş,aşçı elinden geleni yapmış ama hiçbiri daha önce mücver diye bir şey yemedikleri,duymadıkları için adını da doğru söyleyemiyor.Biri "Müjgan" diyor,biri "Münevver" diyor,biri "Mücevher" biri "Müjde" diyor..

Patron geldi,o da söyleyemedi,"Mürcer" dedi...

Ben de Mücver'in bir yemek çeşidi olduğunu ilk orada öğrendim.Mücver'i kavuniçi yapraklı bir tür bayır çiçeği veya bir civata çeşidi sanıyordum...

Söyledim,tadına baktım ama hiç beğenmedim.Olmamış,yapamamışlar.Adını söyleyemediğin yemeği yapmaya kalkmayacaksın..

Sonradan parayı bulan bir tanıdığım,o zamanlar pahalı ve çok havalı olan ama markasını bir türlü doğru söyleyemediği "Mitsubishi" marka araba almıştı,ilk binişinde kaza yaptı...

Mücver'i yiyemedim..

Bir kurufasülye söyledim,Yanına pilav,salata,cacık...

Bir de köfte attırdım,keyiften iskemleden düşüyordum az kaldı...

Yemek dediğin böyle olur,adını söylerken iştahın açılacak...

Ne gerek var böyle ufacık insanların yaşadığı ufacık bir mahallede Mücvermiş,bilmemneymiş, alışık olmadığımız tuhaf yemekler yapmaya?..

Sosyete miyiz biz?.....


BEN NE DERSEM TERSİNİ SÖYLEYEN ADAM


Adı Hasan...

Soyadını bilmiyorum...

Otuzlu yaşlarında..

Mahalledeki dört kahvehaneden birinin sahibi...

Yanında bir ocakçı,bir de garson çalışıyor..

Kahvehane kalabalık olduğu zamanlarda o da yardımcı oluyor..

Müşterilere çay götürüyor,boşları topluyor,bahçedeki kül tablalarını boşaltıyor,gerektiğinde tuvaleti temizliyor,kahvehanenin hem patronluğunu,hem işçiliğini yapıyor...

Yaptığı iş kolay gibi görünür ama zordur.Çünkü hem patron,hem çalışan duruşunu aynı anda göstermesi gerekir.Bunu da layıkıyla yapıyor.Kahvehaneye ilk kez gelen biri,çayı o getirse bile,giyiminden ve çayı getirirken bir elini sürekli pantolonunun cebinde tutmasından,onun kahvehanenin sahibi olduğunu anlayabilir...

Başkasına ait bir kahvehanede garsonluk yapamam,bana zor gelir..

Kimsenin ayağına çay götüremem,boş toplayamam,hele tuvalet temizliği,mümkün değil,genlerimde yok,Allah mecbur bırakmasın...

Kahvehanelere genellikle garson dayanmaz.Ücreti azdır,iş ağırdır.Sık sık kahvehanelerin camlarında "Ocakçı aranıyor" yazısını görürsünüz..

Kolay sanırsınız ama değildir..

Çünkü,ocakçı diye işe girersiniz ama sadece ocağa değil,Şubat'a da baktırırlar,Mart'a da baktırırlar,Nisan'a da baktırırlar,Mayıs gelmeden,üç ayda isyan eder,işi bırakırsınız..

Ocakçı,garson,paspas,tuvalet temizliği,bakkala,çakkala,lokantaya,müşteriler için sigara,köfte,fındık fıstık alma işleri,hepsi birer birer sizin sırtınıza yüklenir..

Bu kadar çok iş yaptıktan sonra aldığınız paranın az olduğunu görüp,çaktırmadan cebinize üç kuruş atsanız,işinize son verirler.Neden?..

-- " Para çalıyor!..."

Bir de istersen hakettiği parayı ver de bir bak bakalım,yine çalacak mı?..

Azmettiren sensin.O zaman suçun büyüğü senin..

Bu bir mazeret olamaz tabi.Her koşulda dürüst ve namuslu olmak iyidir.Ben sadece ezilen garson kardeşlerimin tarafını tuttuğum belli olsun diye öyle dedim.Yazı dünyasında ezilen tarafı tutmak hem duygusal açıdan hem ticari açıdan iyidir,çok sattırır...

Neyse..

Kahvehanenin patronu Hasan,sen ne söylersen,tersini söyleyen bir adamdır..

"İyi misin?" diye sorarım,"İyi değilim." der..

Başka bir gün "İyi görünmüyorsun." derim, "Yok yok,iyiyim" der..

İstediğin cevabı alabilmek için ters psikoloji uygulamak da mümkün değildir,kafanı öyle bir karıştırır ki,ne istediğini unutursun...

Geçenlerde Galatasaray-Fenerbahçe futbol maçı vardı..

Ben Galatasaray taraftarıyım,Hasan da öyle..

Bilirsiniz,kahvehanelerin ana başlıklarından biri futboldur..

O günün alt başlığı da Galatasaray-Fenerbahçe maçıydı..

İkimiz de Galatasarayı tuttuğumuz için,dost ve yandaş bir ifadeyle "Bugün yeneceğiz Fenerbahçeyi!" dedim,Hasan yine benim söylediğimin tersini söyledi.

-- Hiç belli olmaz.Fenerbahçe yenebilir..

Söylediği mümkündü.Fenerbahçe daha formdaydı..

Ben,Galatasaraylı olarak,tuttuğum takımın yenmesini istiyordum ama Fenerbahçe kazanmaya daha yakındı..

"Haklısın" dedim."Fenerbahçe daha iyi durumda,yenebilir.."

Madem Hasan benimle aynı fikirde değildi,o zaman ben onunla aynı fikirde olur,arkadaşlığımızın devam etmesini sağlayabilirdim..

Fikir dediğin nedir ki?..

Gider,gelir,kuş misali uçar,bir sağdaki dala,bir soldaki dala konar,bazan dal tartar,kuş kalkar,bazan dal tartmaz,kuş kalkmaz,önemli olan,önemli olan şeylerdir.İnsan ilişkileri,ülke ilişkilerine benzer,dostluk yoktur,menfaatler vardır..

Ben "Haklısın,Fenerbahçe daha iyi durumda,yenebilir" deyince,Hasan bu sefer "Valla hiç belli olmaz,maç berabere de bitebilir." dedi.

-- Haklısın.Maç Galatasarayın sahasında olduğu için,yenilmez..Yenmesi de zor.Sıfır-sıfır berabere biter.

-- Sıfır- sıfır olmaz,Bir-bir olur!

-- Karşılıklı birer tane atarlar diyorsun?

-- İki- iki de bitebilir!

-- Doğru söylüyorsun,maçın atmosferi yüksek,golcüler formda,en az ikişer tane atarlar,iki-iki biter.

-- Üç-üç biter!

-- Fenerbahçenin defansı çok sağlam,üç gol yer mi sence?

-- Yer..Üç-Sıfır Galatasaray yener.

-- Galatasaray mı yener?

-- Fener yener!

-- Öyle mi hissediyorsun?

-- Berabere biter!

Topu topu üç ihtimal vardı zaten,bende karşı çıkacak bir şey kalmayınca,kendi söylediklerine karşı çıktı,onlar da bitince,yanımdan kaçtı gitti..

Hava kapanır,bulutlar toplanır,"Yağmur yağacak" derim, "Açar şimdi." diye cevap verir.

Yağmur yağmaya başlar,"Yağmur yağıyor Hasan."derim,"Diner şimdi." diye cevap verir.

Yağmur dinmez,şakır şakır yağmaya devam eder,

-- Hasan,şakır şakır yağmur yağıyor??..

-- Sen yağmur görmemişin...

Yağmur dur durak bilmez,ortalığı sel götürür,

-- Hasan???

-- Bu da bişey mi? Geçen sene bizim memlekette bi sel olduydu...

Bu tavrı bazan sinirime dokunur,sohbeti keserim,uzak dururum..

Yanıma gelir,taze çay getirir,parasını da almaz,hal hatır sorar,beni yumuşatır..

Sonra bir konu açar,konuya girmeye,bir şey söylemeye korkarım,yine ne söylersem,tersini söyleyip beni kızdıracak diye..

-- Hasan,sen çok ilginç bir adamsın..

-- Niye ağbi?

-- Ben ne söylersem,sen tersini söylüyorsun.

-- Yok ağbi yanılıyorsun..Ben öyle bişey yapmıyorum.

-- Bak yine yaptın.

-- Yapmadım...

Hasan bir süre sonra kahvehaneyi başkasına devretti...

Yeni gelen adamlara bakıyorum,hiç sohbet etmek gelmiyor içimden..

Çünkü ne söylersem,benimle aynı fikirdeler: "Haklısın ağbi...Doğru söylüyorsun ağbi...Sen öyle diyorsan öyledir ağbi..."

Hiç tadı yok yeni adamların..

Hiç hikayeleri yok...

Sıkıldım zaten onlardan,yarından itibaren başka kahvehaneye gideceğim.......

.

KİME ÇEKMİŞ

                                         
Bir torunum daha oldu...

Ötekinin pabucu dama atıldı,herkes yeni gelen bebeğin etrafında pervane.Ailenin gözbebeği...

Bebek de maşşallah,çok sevimli,çok güzel,herkesten bir şeyler almış,ağzı burnu,kaşı gözü,bakışı gülüşü,her tarafı ayrı ayrı aileden birine çekmiş..

Babası,"Şunun gülüşüne bakar mısınız,tıpkı ben..Tıpkı benim gülüşüm..Yerim senin gülüşünü ben!." diye diye seviyor bebeği..

Hakikaten de gülüşü aynı babasının gülüşü..O da babası gibi sadece ağzıyla gülüyor.Gülerken gözleri gülmüyor,sadece ağzı gülüyor,gözler,ilgiyle,merakla etrafına bakıyor.

-- Ama bakışları tıpkı annesinin bakışları..

Karım böyle söyleyince,gelinimiz,yani bebeğin annesi sevindi,

-- Gerçekten mi?..Bakışları bana mı benziyor,hiç dikkat etmemiştim..

-- Benziyor benziyor..Bakışları tıpkı senin bakışların.Aynı meraklı bakışlar.Sen de öyle bakıyorsun.Oğlumla evlenip bu eve geleli beş sene oldu,hala,"Benim burda ne işim var?.Burası neresi?.Siz kimsiniz?.." der gibi,merakla,endişeyle bakıyorsun ya etrafına,o da öyle bakıyor.

Gelinim eğildi beşiğe,"Yerim senin annesine benzeyen bakışlarını!" diye diye sevdi bebeği.

-- Yüzünün şekli Ercüment dayısına benzemiyor mu??..

-- Evet evet..Önden bakınca aynı Ercüment dayısı.

-- Ama yandan bakınca da Halime halasını hatırlatıyor sanki..

-- Doğru valla..Çevir bakayım yüzünü yana doğru?..

Vallahi öyle..

Önden Ercüment,yandan Halime..

-- Kaşları Timuçin eniştenin kaşları gibi değil mi?

-- Hakkaten öyle..

-- Kulakları da Ekrem amcasının kulakları.Kepçe kepçe.

Baktım herkes bebeğin bir tarafını aileden birine benzetiyor,alnı boş kaldı,ben de alnına talip oldum,

-- Alnı bana benzemiyor mu?..Tıpkı benim alnım..

-- Yok Süha..Senin alnın tümsekli.Baksana,onunki düz.

-- Büyüyünce tümsemez mi?..

Benim de bebekken alnım düzmüş,büyüdükçe dışarıya doğru tümsemiş..

Şekil olarak yani...

-- Yok Süha,bebeğin alnı anneannesinin alnı.Alnı anneannesine çekmiş.

-- O zaman,çenesi bana çekmiş.

Buna da oğlum itiraz etti,

-- Yapma baba,ne alakası var,çenesi aynı ben.

-- Nasıl sen?

-- Baksana,çenesi tıpkı benim çenem.Onunki de benimki gibi top çene.Ben niye top sakal bırakıyorum?.Çenem top çene olduğu için.

Sonra da bebeği beşikten aldı,"Çenesini çenesini" sevmeye başladı..

-- Kurban olurum senin çenene ben!..Yerim senin çeneni ben!..

Kim bebeğin neresini kendisine benzetiyorsa,orasına kurban oluyor,"Yerim senin oranı" diye diye,orasından seviyor.

Ben de seveceğim bebeği ama bir türlü bana benzeyen bir tarafını bulamıyorum..

Burnuna talip oluyorum,"Burnu tıpkı benim burnum,burnunu benden almış" diyorum,"Hayır!." diyorlar,"Burnu kendi burnu.Burnunu kimseden almamış,kendi yapmış.."

-- Elleri?

-- Babasının elleri..

-- Ayaklar?

-- Annesinin.

-- Parmaklar?

-- Teyzesinin.

-- Tırnaklar?

-- Yengesinin.

Bütün sülale bir araya gelmiş,herkes bir tarafını koymuş,hep birlikte yapmışlar bebeği sanki..

Bebeğin her tarafı birine çekmiş,bana çeken bir tarafını bulamıyorum..

-- Yatışı bana benzemiyor mu?.Ben de böyle yatıyorum,yatışı bana çekmiş.

-- Ay ne var öyle yatmakta Süha?..Sırtüstü yatıyor işte..

-- Olur mu canım?..Bir sürü yatma şekli var..Sırtüstü var,yüzüstü var,kelebek var,kurbağalama var...

-- Sen yüzmeyle karıştırdın Süha.

-- Yapma ya?...Ben de diyorum niye sabahları yorgun kalkıyorum?..

Bak bak,kafasını sağa çevirdi.Aynı ben!..Ben de kafamı öyle sağa çeviriyorum.Yerim senin kafanı sağa çevirmeni ben!.

Bebek,aşırı ilgiden huzursuz oldu,yüzünü ekşitti,oğlan atıldı bebeğin üzerine "Yerim senin huzursuzluğunu.Tıpkı benim gibi huzursuzlanıyor.Huzursuzluğu bana çekmiş" diye diye sevmeye başladı..

Bebeğin ön yüzünde bana çeken bir yerini bulamayınca,tuttum,ters çevirdim,sırtına,beline,topuklarına falan bakıyorum,bebek ağlamaya başladı.Teyzesi,"Ağlaması bana çekmiş,yerim senin ağlamanı!" diyerek kucağına aldı,sallayıp susturdu,bu kez babası "Susması bana çekmiş,tıpkı benim gibi susuyor" dedi..

Bebeğin hıçkırığı tuttu,altına yaptı,babaannesi onu da büyük oğlumuz Sedat'a benzetti,

-- Tıpkı Sedat amcası..O da hıçkırınca altına kaçırırdı.Altına kaçırması Sedat amcasına çekmiş..

"Yerim senin kaşını,yerim senin gözünü,yerim senin gülüşünü,ağlayışını" diye diye bebeği kucaktan kucağa dolaştırıp,kendilerine benzeyen taraflarına odaklanarak sevdiler..

En son karım bebeği bana uzattı,

-- Al Süha,biraz da sen sev.

-- Ne sevecem yaaa?..Hiç bi tarafı bana çekmemiş ki!...

Ayıptır,insan bir tarafını da bana çektirir...Ben dedesiyim,o kadarcık hatırım yok mu?..

Verme bana,istemiyorum,hiçbiyeri bana çekmeyen bebeği sevmem ben!...

Biz en çok bize benzeyen insanlarla anlaşır,en çok onları severiz ya,ben de doğal olarak,hiç bir tarafı bana benzemeyen bu bebeğe ısınamadım.

Öbür torunumun da bana çeken,bana benzeyen bir yanı yoktu.Büyürken yakından ilgilenip,bazı huylarını kendime benzettim de öyle sevdim..

Buna da öyle yapmayı düşünüyorum..

Yoksa hiç içimden gelmiyor sevmek...


BABA-OĞUL KONUŞMASI


-- Cafeeer!..Caaaaferrr!..

-- Efendim baba?..

-- Gel oğlum yanıma,seninle konuşmak istediğim bişey var...

-- Buyur baba...

-- Otur bakalım şöyle karşıma..

-- Ne konuşacaksın baba?.

-- Çok özel bir konuda konuşacağım..Seninle bir baba-oğul konuşması yapacağız..Erkek erkeğe konuşacağız..

-- Konu nedir baba?..Sanki biraz anlar gibiyim ama...

-- Bak oğlum,biz daha önce annenle bu konuyu konuştuk..

Annen bana dedi ki, "Oğlumuz artık büyüdü.Onunla bazı şeyleri konuşmanın zamanı geldi.Otur,oğlunla erkek erkeğe konuş,onu bilgilendir,babası olarak bu senin görevin.Bu konuda bildiklerini anlat.Doğru bilgiyi senden alsın.Sokaktan,arkadaşlarından,ordan burdan yalan yanlış bilgiler edinmesin." dedi..

-- Yani?

-- Yani evladım,annen haklı..Sen artık büyüdün.Yarın öbürgün okulu bitireceksin,bir kızla tanışacaksın,evleneceksin,yuva kuracaksın,sağlıklı ve mutlu bir evlilik hayatının olabilmesi için bazı şeyleri doğru bilmen gerekir..Sağlıklı ve sorunsuz ilişki için bilmen gereken şeyler...

-- Ben bu konuyu seninle konuşmaya utanırım ama baba?..

-- Bunda utanacak bişey yok oğlum..Bunlar hayatın gerçekleri..Ben gençken,benim babam da bana aynısını yaptı,oturttu karşısına,benimle bu konuda konuştu.Neyin ne olduğu hakkında beni bilgilendirdi..Benim o sayede sağlıklı ve mutlu bir evlilik hayatım oldu..

Şimdi ben de,baban olarak seni bu konuda bilgilendirmek istiyorum..

-- Anlıyorum baba..Sen nasıl istersen..

-- Sokaktan,arkadaşlarından,dergilerden,internetten,ordan burdan yalan yanlış bilgiler edinmeni istemiyorum..

Bu, mutluluğun en temel konularından biri,utanacak ne var anlamadım?.

-- Peki baba,madem sen öyle diyorsun...Seni dinliyorum..

-- Herşeyden önce şunu kesinlikle aklından çıkarma : "Düşükten alacaksın,yüksekten satacaksın..."

-- Nasıl yani,anlamadım?

-- Yani, "Destek seviyesinde alacaksın,direnç seviyesinde satacaksın!..."

-- Anlamıyorum baba!..Ne alacağım,ne satacağım,sen neyden bahsediyorsun?.

-- Kağıtlardan bahsediyorum evladım.

-- Ne kağıdı?

-- Gayrimenkul..Hisse senedi..Borsa..Borsadan bahsediyorum..

Yarın öbürgün okul bitecek,iş hayatına atılacaksın..

Hep benim yanımda çalışmanı istemiyorum..

Sana sermaye vereceğim,kendi yatırım şirketini kuracaksın,kendi ayaklarının üzerinde durmasını öğreneceksin..

Ama önce benim,seni piyasalar konusunda bilgilendirmem gerekiyor..

Borsa nedir?..Hisse senedi ne zaman alınır,ne zaman satılır?..Direnç seviyesi nedir,destek seviyesi nedir?..Döviz ne zaman yükselir,ne zaman düşer?.

Altın ne zaman alınır?..Pozisyon nedir,ne zaman,nasıl alınır,sana bunları öğreteceğim.

Sağdan soldan,internetten,ekonomi dergilerinden yalan yanlış bilgiler edinmeni istemiyorum..

Ben bütün tecrübelerimi sana aktaracağım..

-- Benimle piyasalar hakkında mı konuşacaksın??

-- Evet..Sen ne sandın?

-- Cinsellik konusunda konuşacaksın sandım..

-- Oğlum ne cinselliği?..Ekonomi herşeyden önce gelir.Önce para kazanacaksın.Sağlıklı ve mutlu bir ilişkinin temeli..

-- Cinsellik değil mi?

-- Değil...Sağlıklı ve mutlu bir ilişkinin temeli,ekonomi..

Ekonomisi bozuk olup da cinselliği düzgün giden kimse olmaz..

O yüzden seni ekonomi hakkında,piyasaların işleyişi hakkında bilgilendireceğim..

Yatırım ciddi bir iştir..

Şimdi seninle şirkete gideceğiz,sana herşeyi grafiklerle anlatacağım.Büyüme nedir,enflasyon nedir,mali tablolar nasıl analiz edilir öğreneceksin..

-- Peki cinsellik ne olacak?.

-- Oğlum başlatma cinselliğinden...

Cinsellik dediğin de ekonomiye,bağlıdır..

Para kazanıyorsan,cinsellik de iyi gider..

Ekonomi iyiyse,borsa yükseliyorsa,cinsellik de yükselir.Borsa düşerse..

-- Cinsellik de düşer.

-- Aynen öyle..Sen ne zaman dünyaya geldin biliyor musun?

-- Ne zaman?

-- Başka bir şirketle ortak olup birlikte borsaya girmiştik.Hisselerimiz bir gecede yüzde kırksekiz arttı.O gece anneni yemeğe çıkardım..

-- Anladım baba,devam etme istersen..

-- Tamam..Ama şunu bil ki sen piyasalar sayesinde dünyaya geldin.Piyasa çocuğusun.

-- Estağfurullah.

-- Olur.

.

BİR TAKIM SEVGİ


-- Rıfat n'apıyosun?...

-- Gazete okuyorum...

-- Ne gazetesi?

-- Spor gazetesi..

-- Ne sporu?

-- Futbol..

-- Ne futbolu?

-- Ne diyorsun sen Nurcan?.Ne demek ne futbolu?..Futbol işte..Fenerbahçeyle ilgili haberleri okuyorum.Devre arasında Brezilya'dan yeni bir futbolcu alacaklarmış..

-- Yeni futbolcu derken,hiç kullanılmamış,hiç futbol oynamamış biri mi?

-- Saçmalama Nurcan,hiç futbol oynamamış birini niye alsınlar??

-- Doğru söylüyorsun,hiç futbol oynamamış biriyse Fenerbahçeye hiçbir faydası olmaz.

-- Hiç futbol oynamamış birini almıyorlar Nurcan,Brezilya'da futbol oynayan birini alıyorlar..

-- Brezilyada oynuyorsa,burda nasıl oynayacak?

-- Brezilyada oynadığı takımı bırakıp buraya gelecek.

-- Buraya nereye gelecek,bize mi gelecek?

-- Nurcan!..Brezilyalı bir futbolcu bize niye gelsin??..Fenerbahçeye gelecek.

-- O zaman biz mi Fenerbahçeye gideceğiz,orda görüşeceğiz?

-- Nurcan bizim ne işimiz var Fenerbahçede?..Fenerbahçe futbol takımı,devre arasında,Brezilyada futbol oynayan bir futbolcu alacak!..Anladın mı?..

-- Anladım..Demek onbeş dakkada oluyor bu işler?

-- Ne onbeş dakkası?

-- Devre arasında alacaklar demedin mi?.Devre arası onbeş dakka değil mi?..

-- Yahu,maçın devre arasında değil,sezonun devre arasında...İyi bir futbolcuymuş,iş yapar Fenerde.

-- Ne iş yapacak?

-- Kim?

-- İşte o alacakları futbolcu.

-- Ne demek ne iş yapacak?.Futbol oynayacak..Adamın işi bu.

-- Anladım..Sen,iş yapar Fenerde deyince,futbolu bırakıp başka bir iş yapacak sandım..

-- Hayır,futbol oynayacak,iyi bir futbolcu..

-- İyi derken,karakter olarak mı iyi?.İyi kalpli biri mi?.

-- Nurcan,ben nereden bileyim adamın karakterini?..Adamı futbol oynarken seyretmişler,futbolculuğunu beğenmişler,transfer edecekler..

-- Canım zaten karakteri iyi olmasa,futbolculuğu da iyi olmaz,öyle değil mi?.

-- Allah Allah?..Futbolcu uzmanı kesildin başımıza?..Senin işin gücün yok mu,rahat bıraksana beni!.Zaten sinirlerim tepemde,Fenerbahçe yenilmiş,iki gündür doğru dürüst uyku uyuyamıyorum?..

-- Fenerbahçe yenildiyse sana ne oluyor?.

-- Ne demek sana ne oluyor?..Sen benim ne kadar fanatik bir Fenerbahçeli olduğumu bilmiyor musun?. Fenerbahçe benim kanıma işlemiş,ruhuma işlemiş.Fener demek ben demek,ben demek Fener demek.Fenerbahçeyle aramızda gönül bağı var.Fenerbahçenin başına gelen kötü bişey beni de üzer.

-- Peki,senin başına gelen kötü bişey Fenerbahçeyi üzüyor mu?

-- Saçmalama,bu başka bişey...Sen ne istiyorsun,bişey mi istiyorsun?.

-- Evet...Sana söylemek istediğim bişey var..

-- Ne var?

-- Ama nasıl söyleyeceğimi bilmiyorum..

-- Neyi nasıl söyleyeceğini bilmiyorsun?

-- Ama vallahi bunda benim suçum yok..

-- Neyde suçun yok?.Ne oldu Nurcan,ne yaptın?.

-- Kızmayacaksın ama söz ver!

-- Neye kızmayacağım?...Söylesene Nurcan,ne oldu?...Gömleğimi yaktın değil mi?..Yeni aldığım beyaz çizgili sarı gömleğimi yaktın?.Ütüyü unuttun üzerinde?...Sen zaten o gömleği hiç sevmedin...Pijama gibi gömlek,seni bu gömlekle görünce uykum geliyor diye dalga geçiyordun benimle.Bilerek yaktın gömleğimi!..

-- Gömleğini yakmadım Rıfat..

-- Bak o gömleğe bişey olursa boşarım seni!..O benim en sevdiğim gömleğim.

-- Aranızda gönül bağı mı var?

-- Olabilir..O gömleği giyince kendimi iyi hissediyorum..

-- Keşke benimle aranda da gönül bağı olsa..

-- Saçmaladın şimdi...Ne gerek var seninle gönül bağına?.Evli değil miyiz?.Aramızda evlilik bağı var ya?..

-- Evlilik bağı var da...Bir de gönül bağı olsaydı iyi olurdu,biri koparsa,öbürü tutardı..

-- Sen ne söyleyeceksin bana,söyle hadi ne söyleyeceksen..

-- Ben sana bişey itiraf etmek istiyorum..

-- Ne itirafı?.

-- Rıfat,ben Galatasaraylıyım...

-- Anlamadım,nelisin?

-- Galatasaraylıyım..

-- Nasıl yani?..Galatasaray lisesi mezunu musun??

-- Yok,öyle değil...Taraftar olarak Galatasarayı tutuyorum..

-- Galatasarayı tutuyorsun?

-- Evet..

-- Galatasaray?

-- Evet.

-- Sarı kırmızı?

-- Evet.

-- Cimbombom?

-- Evet..

-- Şaka yapıyorsun??

-- Hayır,şaka yapmıyorum,Galatasaray taraftarıyım,Galatasarayı tutuyorum.

-- Nurcan bak ben fanatik Fenerbahçeliyim diye beni kızdırmak için söylüyorsan,kızmaya başlıyorum ona göre..Ne diyorsun sen,kafayı mı yedin??..

-- Kızacağını biliyordum ama söylemek zorundaydım,karı koca arasında sır olmamalı..

-- Sen şimdi Galatasaraylı mısın??

-- Evet..Ne zamandır şüpheleniyordum,tahlil yaptırdım,Galatasaraylı çıktım.

-- Ne tahlili?

-- Hani sen fanatik Fenerbahçe taraftarısın ya,Fenerbahçe kazandığı zaman sevincini benimle paylaşıyorsun,hatta o gecemiz oldukça iyi geçiyor?..

-- Evet..Olabilir..Fenerbahçe kazanınca libidom yükseliyor,aşırı testosteron salgılıyorum.

-- Fenerbahçe kaybettiği zaman da,çok üzülüyorsun,kucağıma yatıp ağlıyorsun..

-- Olabilir..Fenerbahçe yenilince ben de yenilmiş sayılıyorum.

-- Ben de seni elimden geldiği kadar teselli etmeye çalışıyorum."Üzülme,bir dahaki sefere kazanırsınız" falan diyorum..

-- Eee?..

-- Bu nasıl bir sevinçtir,ne çeşit bir dramdır anlayabilmek için,senin evde olmadığın zamanlarda oturdum,televizyonun spor kanallarında durmadan maç seyrettim.

-- Eee?..

-- Galatasarayın maçlarını fazla seyretmişim,farkında olmadan Galatasaraylı olmuşum.Rengi kırmızılı ya,kırmızı çekiyor insanı..

-- Sen şimdi Galatasaraylı mısın??

-- Evet..Emin olmak için tahlil yaptırdım.Bizim ev sahibinin kızı üniversitede psikoloji bölümünde okuyor.Ona gittim,Galatasaraylılığımın düzeyini anlayabilmek için tahlil yaptı,bazı sorular sordu..

-- Eee,neymiş düzeyi?

-- Baya ilerlemiş..Fanatik olmama iki maç kalmış...

-- İnanmıyorum sana Nurcan,inanamıyorum sana?...Hani takım tutmuyordun?..Evlenmeden önce ben sana hangi takımı tuttuğunu sordum,sen bana takım tutmadığını söyledin..Eğer senin Galatasaraylı olduğunu bilseydim,Fenerbahçeli bir kız vardı,senin kadar güzel değildi ama Fenerbahçeliydi,gider onunla evlenirdim..

-- Vallahi evlendiğimiz zaman takım tutmuyordum Rıfat?...Sen Fenerbahçeyi tutuyorum deyince,evlenince ben de bir köşesinden tutar,sana destek olurum demiştim..

-- Koynumuzda Yılan beslemişiz!..

-- Yok,Yılan değil,Aslan...Galatasarayın sembolü Aslan.

-- Koynumuzda Aslan beslemişiz!!..

-- Özür dilerim...

-- Özür dilemek bişeyi değiştirmez Nurcan!..Sen benim nasıl fanatik bir Fenerbahçeli olduğumu biliyorsun..Benim Galatasaraya nasıl bir alerjim olduğunu biliyorsun...Yapamam ben,olmaz...Ben bunu kabul edemem..

-- Ama ben senin yirmibeş yıllık karınım Rıfat?.

-- Ona bakarsan Fenerbahçe de elli yıllık takımım..

-- Mümkün olsa bırakırım Rıfat..Hatta,senin çok kızacağını bildiğim için birkaç kez bırakmayı denedim.İnan bana son bir haftadır her akşam yatarken kendime "Tamam,bıraktım,artık tutmayacağım" diyorum ama sabah kalkar kalkmaz yine tutmaya başlıyorum...

-- Olmaz Nurcan..Kusura bakma,karım bile olsa ben Galatasaraylı biriyle aynı yatağa giremem..

-- Yatakları ayıralım?.

-- Nasıl ayıracağız?.İki kişilik yatak,tek parça...

-- "Eski yatağınızı getirin,yenisini verelim" diye bir kampanya var.İki kişilik yatağı verir,üzerine biraz da para koyar iki tane tek kişilik yatak alırız..

-- Olmaz Nurcan,sadece yatakları ayırmakla olmaz..Evde sürekli birbirimizin yüzüne bakacağız..Ben yapamam,Galatasaraylı biriyle aynı masada kahvaltı edemem,yemek yiyemem..Sana bakınca aklıma Galatasaray gelir,Galatasaray,Fenerbahçeyi yendiği zaman evde sorun çıkar...

-- Ama böyle olmaz ki Rıfat?..Tuttuğumuz takımlar bizim sevdiklerimizle aramızı açacaksa,hiç tutmayalım daha iyi..

Takım tutmak sevgidir.Bir sevgi,başka bir sevgiyi yok edecekse,olmasın öyle sevgi..

-- Ne saçmalıyorsun sen,okuyucuya mesaj mı veriyorsun?

-- Evet.

-- Senden mesaj isteyen oldu mu?..Karnım acıktı,git yemeği hazırla!.

-- Benim işim var,kendi yemeğini kendin hazırla.

-- Ne işin var?

-- Galatasarayın maçı var bugün,kombine aldım,maça gideceğim.."Re re re,ra ra ra Gassaray Gassaray cimcomcom!.Re re re,rarara..Oleeey oley oley oleeeey,şampiyoooon cimcomcooom!...

-- Cimcomcom değil aptal kadın,Cimbombom..Önce tezaruhat yapmasını öğren!...



TERS PSİKOLOJİ


Her insanın hayatında siz ne söylerseniz söyleyin inadına tersini yapan gıcık insanlar vardır...

Bu insanları topluma kazandırabilmek için "Ters Psikoloji" diye birşey icat edilmiştir...

Ters psikoloji nedir, nasıl yapılır :

İnadına her şeyin tersini yapmaktan zevk alan gıcık insanlara,yaptırmak istediğiniz şeyin tersini söylüyorsunuz,o gıcık zat, tabiatı gereği,sizin söylediğiniz şeyin tersini yaparak, aslında istediğiniz şeyi yapmış oluyor,böylece ikiniz de mutlu oluyorsunuz...

Yani, iki ters, bir düz ediyor..

Böyle insanlar varsa hayatınızda,onları iki ters bir düz, kazak örer gibi,ilmek ilmek örüp, sizi sıcak tutmalarını sağlayabilirsiniz..

Ben birine bir şey yaptırmak istediğim zaman,yaşı benden küçük olanları tercih ediyorum..

"Büyüğe saygı" denen şeye sırtınızı yaslayıp, yeterince büyüklük taslayabilirseniz ve de karşınızdakini yeterince küçük hissettirebilirseniz, ona her istediğinizi yaptırmanız mümkün..

Ben de öyle yapıyorum,büyüğe saygı denen şeyin çok ekmeğini yedim..

Ama bu eskidendi...

Artık küçükler,büyüklerine karşı eskisi gibi saygılı değiller.Büyüklerinden çekinmiyorlar,korkmuyorlar.Zaman değişiyor,anne - babalar artık çocuklarını korkutarak,üzerlerinde baskı kurarak,döverek,söverek değil,konuşarak,anlatarak,ilgilenerek,eğitimle,sevgiyle büyütüyorlar,ne olacak bunun sonu hiç bilmiyorum...

Böyle olunca da hiç kimse yaşına başına bakmıyor,seni gerçek değerinle değerlendiriyor..

Böyle şey olur mu ?..

Eğer herkes birbirini gerçek değeriyle değerlendirecek olursa, kimsenin kimseye saygısı kalmaz...

Böyle olacağını bilseydim "Nasıl olsa yaşlanınca herkes bana saygı duyar" diye,saygı duyulacak hiçbir şey yapmadan geçirmezdim ömrümü...

Ben de bu yeni durum üzerine,etrafımdaki insanlara sözümü dinletemeyip,istediklerimi yaptıramayaınca " Ters Psikoloji" uygulamaya başladım..

Mesela sokakta aradığım adresi şöyle soruyorum :

- Evladım,falanca sokak nerededir bilmiyorsundur herhalde değil mi ?..

Anahtar kelime : "Bilmiyorsun!.."

Bilmiyorsun deyince, cahil yerine konulduğunu,aşağılandığını düşünüp,öğrenmek için ellerinden geleni yapıyorlar.Bakkala,manava,arkadaşlarına soruyor,adresi öğreniyor,hatta bir kağıda kroki çiziyor,sonra da "güle güle amca" deyip öperek uğurluyorlar beni aradığım adrese doğru..

Artık kimse kimseye sigara tutmuyor..Çünkü sigaranın tanesi olmuş 40 kuruş,50 kuruş.Ama bana tutuyorlar.Çünkü ben sigarayı "tersten" istiyorum. Diyorum ki :

- Sigaran yoktur herhalde ?..

- Var var !..

Paketi çıkartıp uzatıyor.

- Bir tane daha al, kulak arkası yaparsın..

Komşudan,hayattan,evrenden,kimden nereden ne isterseniz tersten isterseniz elde edebilme şansınız daha büyüktür.

Bizim oğlan bir senedir işsiz.İş buluyorum,gir diyorum,bana inat girmiyor.Yine bir iş buldum ama bu sefer "Ters Psikoloji" mantığıyla söyledim.

- Oğlum sana bir iş buldum ama parası çok az..

- Ne işi ?

- Bizim Recep,telefonlara bakacak birini arıyor.Ayda binikiyüz lira verecek.Ama o paraya telefona değil,kapı çalsa kapıya bakılmaz. Boşver girme,ben sana daha iyi bir iş bulurum...

O zamana kadar bulduğum daha iyi işleri beğenmeyen oğlum,ben öyle söyleyince inadına girdi o işe..

Kızım,kumar oynuyor diye kocasından ayrıldı,iki senedir bizde kalıyor.Evlenip gidince bir boğaz eksildi diye sevinmiştik,geri gelince tadımız kaçtı.Kocasıyla aralarını yapmaya çalıştım,barışsınlar,evine dönsün,biz de rahat edelim diye ama dönmedi.Yeni koca buluyoruz, beğenmiyor.Annesi yine, yeni birini bulmuş ama ben bu sefer kızıma da ters psikoloji uyguladım.

- Hayır ben kızımın evlenmesini istemiyorum.Kızımın evde olmasından,bizimle birlikte yaşamasından aşırı derecede mutluyum.Bu yaştan sonra evlenip de ne yapacak ?..Gelmiş otuz beş yaşına,otursun evde keyfine baksın..

Ben böyle söyleyince,kız "Akşama gelin isteyin" diye adama haber gönderdi.Kararından vazgeçmesin diye de tersten tersten üzerine gittim.

- Bak,gelmesinler,vermem!..

"Vermezsen, kaçarım" dedi. "Çok çirkin o adam,üstelik de yaşlı,sana hiç uygun değil" dedim,bana inat adama aşık oldu,evlendi,altı senedir bana inat mutlu bir evliliği var..

Karıma da ters psikoloji uyguluyorum.Eskiden ne zaman hevesim uyansa,karım "Git başımdan,yorgunum" der beni terslerdi.Artık öyle yapmıyorum, yatağa girip şöyle diyorum :

- Sen şimdi ev işi,mev işi çok yorgunsundur,başın da ağrıyordur,istemezsin. Zaten benim de hiç hevesim yok, haydi iyi geceler..

Karım bir anda çok afedersiniz geceliğini çıkarıp üstüme çıkıyor..

Bayıldım bu ters psikolojiye..

Kendime bile yapıyorum..

Mesela yapmam gereken bir işim var ama üşeniyorum.Hemen ters psikoloji yapıyorum "boşver,sonra yaparsın, yapmasan da olur" falan diyorum kendime..Vay ben miyim kendime onu diyen ?..Meğer ben de ne ters adammışım.. Kendime inat,hemen kalkıp gidiyorum,hallediyorum o işimi..

Başka Loji'lerin de kendilerine göre kıymetleri vardır elbette ama bana sorarsanız en önemli Loji,Psikoloji...

İlişkilerini sorunsuz yürütmek,hayatını kolaylaştırmak istiyorsan psikolojiyi bil,nasıl kullanacağını öğren, o yeter sana............



ADET YERİNİ BULSUN


Bizde adettir,büyük evlenmeden küçük evlenemez...

Bizde, geç evlenmenin de bir tür gelenek olduğunu düşünürseniz, 4-5 çocuklu bir ailenin en küçüğüyseniz, bekar gelir, bekar gidersiniz...

En büyük ağabeyiniz veya ablanız en erken kırk yaşında evlenir.Ondan sonraki kırk beş,daha sonraki elli,bir sonraki elli beş,sonraki altmış,sizden öncekiler evlenip de evlenme sırası size geldiğinde altmış beş yaşına gelmiş olursunuz...

Geç evliliğin en güzel tarafı,evlilik hayatının çok mutlu geçmesidir çünkü kısa sürer...

Bizdeki geç evlenmeler bize atalarımızdan miras kalmıştır..

Bizim Kafkasya'lı atalarımız eskiden temiz hava,doğal gıda,sıfır enflasyon,yüz yaşına kadar yaşarlarmış..

Yüz garantiymiş de, sonrası belirsizmiş.Kendine iyi bakarsan,spor yaparsan yüz yirmiyi, yüz otuzu falan bulurmuşsun..

Böyle olunca,kırk yaşına kadar gençliğinin tadını çıkarırsın,kırkbeşte gözüne birini kestirirsin,aceleye hiç gerek yoktur,elli'de gider istersin,elli beşte nişan,altmışta düğün,geriye de kırk - elli sene dolu dolu yaşayacak evlilik hayatı kalırmış..

Kafkasya'da hala insanlar uzun yaşıyorlar ama oradan bize aktarılan genetik miras burada işe yaramıyor.Buradaki koşullarda yetmiş yaşını bulursan,nüfus kağıdını öp de başına koy.

Biz iki kardeşiz.Ben otuzbeş yaşındayım,ağabeyim de kırk yaşında.İkimiz de bekarız...

Ben,on senedir ayıptır söylemesi birini seviyorum,evlenmek istiyorum ama ağabeyim evlenmediği için,ben evlenemiyorum.Çünkü bizde adettir, "Büyük evlenmeden, küçük evlenemez..."

"Ayıptır söylemesi birini seviyorum" derken, sevmenin ayıp olduğunu kastetmedim..

Sevmek ayıp değil ama özellikle de büyüklerin yanında öyle ulu orta

"Seviyorum,meviyorum,sevdiğim kız" falan demek bizde pek hoş karşılanmaz.

Seversin,sevgini içine atarsın,o orada durur,sen işine bakarsın..

Biz,severiz ama mümkün olduğu kadar birbirimize belli etmemeye çalışırız..

Eşler,el ele tutuşmazlar,"Seni seviyorum" demezler,başkalarının yanında birbirlerine yakınlık göstermezler.Ben annemi otuz yaşıma kadar halam sanıyordum..

Babalarla çocukları arasında da mesafe vardır.Şımarmasınlar,saygılı olsunlar diye babalar çocuklarıyla aralarına mesafe koyarlar..

Bizim babamız bu mesafe işini bazan abartır,haftanın üç günü eve gelmez, otelde kalır..

Otuz iki yaşıma kadar babamı da amcam sanıyordum..

Benim evlenebilmem için önce ağabeyimin evlenmesi veya bana evlenmem için izin vermesi lazım.Çünkü adet böyle...

Ağabeyimden izini aldım...

Ağabeyimden izini aldım ama bu sefer babam evlenmeme karşı çıktı..

Önce ağabeyimin evlenmesini, adetlerimize uygun davranmamızı istedi...

Çünkü babam çok koyu bir gelenekçidir..Bu ülkeyi de Atatürk'ten dolayı çok sever ama Kafkasya sevgisi de çok derindir..

Dedelerinin göçüp geldiği,atalarının yaşadığı o toprakları birgün gidip görme,belki de oralara yerleşme hayali içindedir.

Gitmeyi hep erteler ama, duygusal bağını koparmamak için de gelenekleri çok katı uygular bizim evde.O yüzden ağabeyim evlenmeden benim evlenmeme izin vermedi..

Biz de bunun üzerine,annemle birlikte ağabeyimi evlenmeye ikna etmeye çalıştık..

Annem "Ben bugün varım,yarın yokum.Ben ölürsem sana kim bakacak?" diye korkuttu.Ağabeyim için de evlilik, önüne konan sıcak yemekten ibaret olduğu için ikna oldu,başladık kız bakmaya...

Akrabalara,sülalenin dağıldığı en uç noktalara kadar haber gönderdik, Adapazarı,Eskişehir,Düzce,Kayseri,Maraş ve hatta Ürdün'den bile adaylar bulduk ama ağabeyim hiç birini beğenmedi.

Umudumu kestim,bekar bir hayata kendimi hazırlıyordum ki,birgün evde aile albümünde belki gözümüzden kaçmıştır diye üçüncü kez,düğünlerde çekilmiş fotoğrafların içinden ağabeyime uygun birine bakarken, ağabeyim bir fotoğrafı işaret ederek "Bu kim? " diye sordu.

- Bu mu?...Bu,Leyla..Benim sözlüm.Sen evlenirsen, sıra bana gelecek ya,işte ben de bu kızla evleneceğim.

- Hayır, onu sormuyorum, yanındaki kim?

- Yanındaki de Leyla'nın kardeşi Zehra..Niye sordun?

- Güzel kızmış.Kaç yaşında o?

Haydaaa...

Ağabeyim için Türkiye'yi karış karış taradık, hatta yabancı ülkelere de baktık,kimseyi beğenmedi,geldi gözünü benim müstakbel baldızıma dikti..

- Abi, saçmalama, o benim baldızım olacak..Seninle kardeş olduğumuz yetmiyor bir de bacanak mı olacağız?...Olmaz, o olmaz!..

- Niye olmazmış?. Kaç yaşında o?

- Otuz iki.

- İyi ya işte denk mişiz, ben de kırk yaşındayım.

Ne yaptıksa vazgeçiremedik ağabeyimi, benim müstakbel baldızımı beğenmekten..

Başka birilerini de bulduk ama o ille de benim baldıza taktı kafayı..

İkisini tanıştırdım,kızın da ağabeyimi beğeneceği tuttu..

Ağır başlılığını beğenmiş ağabeyimin..

Aslında ağabeyim ağırbaşlı falan değildir,tembeldir.Tembel olduğu için her hareketi yavaştır,kızcağız da bunu ağırbaşlılık sanmış.

Neyse benim işim olacak ya, ben ona bakıyorum..Ağabeyim evlenirse, sıra bana gelecek, ben de evlenebileceğim..

Durumu babama anlattık,

Babam buna da karşı çıktı!..

- Niye baba?..Büyük evlenmeden küçük evlenemez diyordun,ağabeyime birini bulduk işte...O evlenecek,sonra da ben evleneceğim!.

- Kimi buldunuz ağabeyine ?

- Zehra'yı.

- Zehra kim ?

- Leyla'nın kardeşi.

- Leyla kim ?

- Leyla'da benim evleneceğim kız.

-- Hangisi büyük,hangisi küçük?

-- Benim evleneceğim Leyla büyük,abimin evleneceği Zehra küçük olanı.

- Olmaz!..Kızların büyüğü evlenmeden,küçüğü evlenemez..Bu adet sadece erkekler için değil, kızlar için de geçer..

- Nasıl yani şimdi?..

- Nasılı masılı yok,büyük evlenmeden küçük evlenemez..Zehra, ablası Leyla evlenmeden evlenemez.

- Tamam işte, Leyla benimle evlenecek?..

-- Olmaz!.Ağabeyin evlenmeden,sen evlenemezsin!..

-- Abim Zehra'yla evlenecek?

-- Olmaz!..Leyla evlenmeden,Zehra evlenemez!.

-- Leyla'yla ben evlenicem ya?

-- Olmaz!.Abin evlenmeden sen evlenemezsin!.

-- Abim Zehra'yla evlenecek işte?

-- Olmaz!..Zehra,Leyla evlenmeden evlenemez.

-- Peki ben abimle evlenebiliyo muyum??

-- Saçmalama...

Öyle bir duruma düştük ki,biz abi- kardeş, kendimize evlenecek abla - kardeş bulduk ama ben küçük kardeş, kızların büyüğü ile evlenmek istiyorum, ağabeyim de küçüğüyle evlenmek istiyor..

Adetlerimize göre büyük evlenmeden küçük evlenemeyeceği için,ağabeyim kızların küçüğüyle evlenirse kız tarafının adetine uygun düşmüyor,kız tarafının büyüğü önce evlenirse,benimle evleneceği için, bize uygun düşmüyor..

Kilitlendik kaldık..

Gelenekler tarihinin en bahtsız insanlarıyız..

Gelenek mağduruyuz..

Babam gitti sülalenin büyüklerine danıştı,onlar da çıkamadılar işin içinden...

Aradan beş sene geçti,yalvar yakar babamla,kız tarafının babasını ikna ettik,benim önce evlenmeme izin verildi..

Tam düğün hazırlıklarına başladık,kızın amcası vefat etti...

Cenaze üzerine düğün olmaz,kırkı çıksın diye bekledik...

Tam kırkı çıkacakken,otuzdokuzuncu gün benim babaannnem öldü...

Kırk gün de onu bekledik..

Birkaç ay sonra hasat zamanıydı,fındığımız var köyde,fındığı toplayalım,satalım da,elimiz bol bi düğün yapalım dedik,fındığı bekledik..

Fındık satıldı,parası geldi,davetiyeleri bastırdık,kızın annesi ameliyat oldu,onun iyileşmesini bekledik..

Annesi iyileşti,bu sefer kardeşi bi kavgaya karıştı,adam yaralamadan 3 yıl ceza aldı,kız,"Abim hapisteyken ben evlenemem" dedi,üç yıl da öyle bekledik..

Sonra hatırlamıyorum bişeyler daha oldu,biz biraz daha bekledik..

Sonra peşpeşe üç cenaze,dört hastalık,iki ameliyat girdi araya yine bekledik..

Sonra hiçbişey olmadı,biz yine de,ne olur ne olmaz diye bekledik..

Aradan kaç sene geçti hatırlamıyorum,sonunda beklediğimiz an geldi,önümüzde hiçbir engel kalmadı,evlilik hazırlıklarına giriştim..

Kız evine,kız almaya gideceğimiz gün,kızın hastaneye kaldırıldığı haberi geldi..Hastaneye gittik,bikaç saat sonra da öldüğünü bildirdiler..

Sebep : Yaşlılığa bağlı,çoklu organ yetmezliği...

Ama ben iyiyim...86 yaşıma geldim ama kendimi iyi hissediyorum..

Babam öldü,abim öldü,ölmeden önce son nefeslerinde "Sana izin veriyoruz,evlenebilirsin" dediler..

Yani önümde hiçbir engel yok..

Kız bakıyoruz...

Bakma artık diyorlar ama ben yine de bakıyorum..

Uygun birini bulabilirsem,araya cenaze,hastalık,ameliyat,kaza-bela herhangi yeni bir adet ,gelenek girmezse,evlenmeyi düşünüyorum hayırlısıyla.....



ŞU GARSON BANA MI BAKIYO??


-- Burayı hatırladın mı?.

-- Hatırladım da...Niye geldik buraya?.Niye getirdin beni buraya?

-- Neresi burası?

-- Burası şey işte...Sana çıkma teklif ettiğim yer...Şu masada oturuyorduk...Ben,nasıl teklif etsem,nasıl teklif etsem diye kıvranıp duruyordum,sonunda pat diye söyledim, "Çıkalım mı?" dedim..

-- Ben de seni yanlış anladım, "İyi olur,çıkalım yürüyelim biraz" dedim..

-- Halbuki ben sevgili anlamında sormuştum..

-- Biliyorum.

-- Niye geldik buraya?

-- Hayatın döngüsü Murat?..Herşey başladığı yerde biter...

-- Ne demek istiyosun??

-- Senden ayrılmak istiyorum.

-- Ne diyosun??..Saçmalama..

-- Yok Murat,hakkaten senden ayrılmak istiyorum.

-- Niye?

-- E yeter ama senin gibi tipsize iki sene dayandım!..

-- Şimdi tipsiz mi oldum?

-- Şimdi olmadın,hep öyleydin.

-- Ne zaman karar verdin ayrılmaya??

-- Epeydir aklımdaydı..Uygun zamanı bekliyordum.

-- Epeydir ayrılmayı düşünüyordun ama bu sabah çatır çatır seviştin benimle?

-- Aslında sevişirken kulağına bikaç kere fısıldadım ayrılmak istediğimi ama sen o sırada kendinde değildin.

-- Kimbilir ne sıkıcı olmuştur senin için,artık sevmediğin,ayrılmak istediğin biriyle sevişmek.

-- Yok,onun da ayrı bi tadı var.

-- Ayrılıyo muyuz şimdi?

-- Evet ama arkadaş kalalım..

-- Tamam..Ben de sevmem zaten ayrıldıktan sonra birbirlerine yabancı gibi duranları..

-- Hiç üzülmüş gibi görünmüyorsun?

-- Üzülmedim.

-- Niye?

-- Ben de senden pek hazzetmiyodum.

-- N'apıcan şimdi?

-- Nasıl napıcam?

-- Siz erkekler boşluğa dayanamazsınız..Sen kız arkadaşsız yapamazsın.

-- Bakarım başımın çaresine.Beni düşünme sen.

-- İstersen sana Sibel'i ayarlıyim?

-- Saçmalama,o senin arkadaşın,biz seninle sevgiliydik.Olmaz o,yakışmaz.

-- Oğlum n'olucak lan?.Taş gibi kız,ondan iyisini mi bulucan?

-- N'oluyo ya?..Ne biçim konuşuyon,lan,man?

-- E,arkadaş kalıcaz demedik mi?.Arkadaşlar böyle samimi konuşur.

Madem artık sevgili değiliz,arkadaşız,sırlarımızı da paylaşalım mı?

-- Paylaşalım anasını satayım.

-- Ben seni Kemal'le aldattım!

-- OHA!..

-- Oha,moha,aldattım işte..Madem arkadaşız,sırrımı söylüyorum işte..

-- Bizim Kemal'le?

-- Evet.

-- Benim en yakın arkadaşım Kemal'le?

-- Evet...Üçümüz otururken,senin elini tutardım,masanın altından Kemal'in bacağına ayağımı sürterdim..

-- Hepsi o mu?

-- Yok baya bişey oldu.

-- Çok mu oldu?

-- Epey oldu.

-- Ben de senin kızkardeşini götürdüm bikaç sefer.

-- Ece'yi???

-- Heee..Niye şaşırdın?..

-- Vay şıllık!...Sırf benden intikam almak için yapmıştır.Ben de onun çıktığı çocukla yatmıştım..

-- Ne zaman?..Benimle çıkarken mi?

-- Evet..

-- Kemal ne zamandı?

-- Kemal de o sıralardaydı..Kemal'le bu yüzden kavga ettik,ayrıldık.

-- Dur şimdi anlamadım..Beni aldattığın Kemal'i,kardeşinin sevgilisiyle aldattın?.

-- Evet ama hepsi abinin yüzünden oldu.

-- Ne abisi?.Benim abim mi?

-- Evet..Boşanıcam,seninle evlenicem dedi,ben de yuva yıkan biri olmamak için,benden soğusun diye,Alaattinle ilişkiye girdim.

-- Abimle de mi ilişkin vardı?.Alaattin kim?

-- Bizim işyerinde çalışan biri..Onu da aslında patronu kıskandırmak için yaptım.

-- Patronunla da mı yattın?

-- Ne yapayım?..Zam istiyorum vermiyo...Ben de Kadir'e güzel görünmek istiyorum,güzel kıyafetler almak istiyorum?..

-- Kadir kim yaa?

-- Asıl sevdiğim..

-- Hepsi kaç etti?..                  

-- Timur'u da sayarsaaam...

-- Say say,onu da say..

-- Yedi-sekiz falan işte,ne bileyim..

-- Beni hiç sevmedin mi?

-- Yok sevmedim.Aslında seninle prova olsun diye çıktım.

-- Ne provası?

-- Hani tiyatro oyununu oturtmak için prova yaparlar ya?..Ben de gerçek aşkımı bulana kadar ilk seninle çıktım.Kendimi oturtmak için...

-- Oturdun mu bari?

-- Oturdum

-- O zaman ben kalkayım,anneni bekletmiyim...

-- Annem mi?..Ne annesi?..Ne diyosun sen?..Gel buraya!..Annemle ilişkin mi...                                                              
Eh anne!..Babama söylemezsem!..

Babamı da nerde bulucam da söyliycem?.Kimbilir şimdi hangi kadının koynundadır...

Şu garson bana mı bakıyo???...


.
BABALAR


Bazı babalar ne güzeldir...

Çocuklarıyla arkadaş gibidirler..

Bazı babalar da,çocuklarıyla arasına mesafe koyup,kendisini gizleyerek,çocuklarının onu korkulacak biri olarak algılamalarını sağlarlar.Bilmediğin,yaklaşamadığın şeyden korkarsın.Bu korku da yönetmesini bilmeyenler için,masrafsız,ucuz bir yönetim aracı olur...

Sırf şımarmasınlar diye,çocuğuna değmemeye,dokunmamaya onu yaşamamaya değer mi?...

Ben güzel babalardan yanayım...

Çocuklarıyla arkadaş gibi olan,onlara eşiti gibi davranan...

Hikmet amca,gençlikte ilk tanıdığım güzel babalardan biriydi...

Oğlu vardı,ben yaşlarda,Feridun...

Biz babamızın karşısında bacak bacak üstüne atamazken,Feridun,papaz papaz üstüne atardı..

Babasının yanında sigara içerdi...Hikmet amca da bu konuda şöyle derdi :

-- "İçsin!...Gidip kahvehane köşelerinde,orda burda,olur olmaz adamlarla arkadaş olup içeceğine,benim yanımda içsin,gözümün önünde olsun!..."

Helal olsun böyle babaya...

Nasıl da kıskanırdım...

Böyle bir babam olsun,bankaya bir milyon borcum olsun" derdim...

O zamanlar böyle denirdi...Enflasyonun kontrölden çıkmadığı yıllardı,bir milyon,birine verebileceğin en yüksek değerdi.Birisi senin için bu lafı söylediği zaman,duyguların kabarır,oturur ağlardın.Veya tercihe göre,ayakta ağlardın...

Hikmet amca daha sonra oğlu Feridun'un özgürlük sınırlarını biraz daha genişletti,birlikte,evde,karşılıklı içki içmeye başladılar...

Feridunun annesi Melahat teyze durumu yadırgayınca,Hikmet amca karısına şöyle dedi :

-- "Karışma Melahat!...İçsin!...Birahane,meyhane köşelerinde,olur olmaz adamlarla oturup içeceğine,burda benimle içsin,gözümün önünde olsun..."

Feridun bir süre sonra esrar içmeye başladı...

Bunu öğrenen Hikmet amca çok kızdı...

Oğlunu bir inşaatta üç serseriyle birlikte esrar içerken yakaladı,serserileri tekme tokat dövdü,oğlunu da karşısına aldı "Niye böyle yapıyorsun oğlum?" dedi..

"Niye inşaat köşelerinde serserilerle esrar içiyorsun?..Bugüne kadar ben sana hep bir arkadaş gibi davranmadım mı?..Ben senin babanım..Neden benden gizli işler yapıyorsun?..Ben,aramızda sır olsun istemiyorum..Eğer içeceksen,söylersin bana,malı da ben alırım,oturur evimizde karşılıklı güzel güzel içeriz.Ne işin var gece vakti serserilerle elalemin inşaatında?..."

Feridun hatasını anladı,babasını gücendirdiği için özür diledi,bir daha da ondan gizli esrar içmedi.

İçesi geldiği zaman babasına söyledi,Hikmet amca sordu,soruşturdu,malın iyisini nereden alacağını öğrendi,evde ortamı kurdular,oğlu esrar içerken yalnız hissetmesin diye Hikmet amca da arada bir iki nefes çekti..

Anne Melahat teyze itiraz edecek gibi oldu ama Hikmet amca "Karışma Melahat." dedi."İçsin!...Geceyarıları elalemin inşaatlarında,izbe köşelerde olur olmaz adamlarla içeceğine burda benimle içsin,gözümün önünde olsun.."

Feridun sonra hapçı oldu...

Oğlunun cebinde ucuz kafa hapları bulan Hikmet amca oğlundan,bir daha kendisinden gizli hap kullanmayacağına dair söz aldı,oğlunun sağlığı için,daha kaliteli kafa hapları getirtti,kriz geldiği zaman oğluna hapları kendi elleriyle verdi..

Çünkü söz vermişti kendine,kendi babası gibi olmayacaktı,Feridun ne yaparsa yapsın,kayıtsız şartsız ona destek olacaktı...

Bu arada Melahat teyze isyan ediyordu..

-- Delirdin mi sen Hikmet?.N'apıyorsun?..

-- Karışma Melahat..Gidip sokak aralarında olur olmaz adamlarla içeceğine,burda benim yanımda içsin,gözümün önünde olsun...Al oğlum,patlat bi tane daha!..

-- Eyvallah baba...Seni seviyorum...

-- Gördün mü Melahat?..İşte budur..Bir evladın sevgisini kazanabilmek bir baba için en büyük mutluluktur..Ben de seni seviyorum evlat!.

Feridun kumar da oynamaya başladı...

Kumarda çok kaybettiği bir gün kafası dumanlı bir halde eve geldi,tekrar kumar oynayabilmek için annesinden, kolundaki iki bileziği istedi,vermeyince zorla çıkarmaya çalıştı,çıkmayınca elini bileğinden bıçakla kesmeye kalktı,kızkardeşi müdahale edince elindeki bıçağı kızkardeşine sapladı..

Anne,çığlıklar atıp komşulardan yardım isterken,Hikmet amca eve geldi,sükunetini muhafaza etmeye çalışarak,karısından olayla ilgili bilgi aldı :

-- Burada ne oldu Melahat??

-- Görmüyor musun Hikmet,Feridun,kızkardeşini bıçakladı!.

Melahat teyze çığlıklar atıp evden kaçarken,Hikmet amca duruşunu hiç bozmadı :

-- Olsun...Bıçaklasın...Olur olmaz yerlerde,olur olmaz adamları bıçaklayacağına,burda bizim yanımızda bıçaklasın,gözümüzün önünde olsun...Bu arada kız da ölmüş...Ölsün...Gidip olur olmaz yerlerde öleceğine,burda bizim yanımızda ölsün,gözümüzün önünde ölsün...

(Abartmış olabilirim,bu kadarı da fazla olabilir ama işin öbür tarafı o kadar eksik ki,insanın,öyle eksik olacağına böyle fazla olsun anasını satayım diyesi geliyor...)

Bir baba için,bir evladının olması ona destek olması güzel birşeydir.

O evladının Feridun gibi olmaması,hayırlı bir evlat olması daha güzeldir..

Hikmet amca gibi biri olmasan bile bazan senin suçun olmaz,bazı evlatlar hayırlı çıkmaz...

Manavdan bir kilo evlat alırsın,eve gelirsin,kesekağıdını boşaltırsın,bakarsın ki alttaki evlatların çoğu hayırsız..

Böyle olsa?...Götür manava geri ver hayırsız çıkan evlatları..

Ama böyle değil...

Bazı evlatlar hayırlı,bazıları hayırsız çıkar..

Bu hayır işi de sadece erkek çocukları için söz konusu yapılır.

Kız çocuklarının hayırlı olması şart değildir.İsterse hayırlı olabilir,kendi bileceği iş ama hayırlı olmazsa da kimse ona neden hayırlı olmuyorsun diyemez..

Hayır işleri hep erkek çocuklarından beklenir..

Ben hiç "Kızların biri iyi de,öbürü çok hayırsız çıktı" diyen bir baba duymadım...

O zaman,maddi bir beklenti midir hayırlı çıkmaktan kasıt?.

Öyle değilse o zaman nedir kız çocuklarını adam yerine koymamaktaki maksat?..

Ben çocuğumun büyüdüğünde bana bakmasını isterim.Ama maaşıyla değil,gözleriyle...

Çocukluğundaki masumiyetini yitirmemiş sevgi dolu gözleriyle bakmasını isterim bana..İşte odur hayırlı evlat...

Anneler de çok değerlidir,kabul ediyoruz,Cennet annelerin ayakları altındadır ama o cennete giriş biletini de babandan alırsın..

Baba da,anne kadar değerlidir,kutsaldır.O yüzden sadece anneler günü yoktur,babalar günü de vardır.

(Burada bir itiraz,madem amca baba yarısıdır,teyze anne yarısıdır,niye teyzeler günü,amcalar günü yok?..Bence olmalı ve baba yarısı,anne yarısı oldukları için,yarım gün kutlanmalı...)

Öyle babalar vardır ki,hayatını çocuklarına adamış..Yemeyip yediren,giymeyip giydiren,gitmeyip gittiren...

Yani,tatile kendi gitmez de,oğlunu gönderir.."Sen benim oğlumsun,soyumun devamısın,tatile çık,gez,dolaş,soyum hava alsın" derler..

Fedakarlık,ebeveyn olmanın şartıdır.Yaptığın fedakarlık kadar annesin,babasın...

Bazı babalar sevgide ayırım yaparlar çocukları arasında..Birini,diğerinden veya diğerlerinden daha çok severler.

Bu,genellikle ilk çocuk olur.Çünkü ilk göz ağrısıdır,ilklerin yeri ayrıdır..

Ama bu diğer çocuklara hissettirilmemeli.

Yoksa çocuk hem babasına,hem de ayırım yapıldığı kardeşine düşman olabilir.

Bunun etkisiyle hayatı boyunca hep ayırıma,haksızlığa maruz kalıyormuş gibi hissedebilir kendisini.

Haklı haksız,yerli yersiz,her otoriteye karşı çıkışın kökeninde,her yediği polis copunun acısında bu olabilir...

Benim babam da kardeşimi benden daha çok severdi..

Kardeşim de kurnazdı,ikide bir kendisini biryerlerden atar,kafasını gözünü yaralar,ağlaya ağlaya babamın yanına giderdi.Babam da onun o haline dayanamaz,kucağına alır,öper,sever,sakinleştirmeye çalışırdı.

Bizim büyükler acımadan sevmedikleri için,kardeşim bu yolla zorla sevgi alırdı babasından..

Madem öyle dedim,ben de birgün kendimi erik ağacından aşağıya attım,kolumu kırdım.

Ama nasıl seviniyorum..

Çünkü en az altı ay,kolum iyileşene kadar baba sevgisi garanti..

Ben sevgi beklerken,ağaçlara çıkıyorum,ağaçların tepelerinde dolaşıyorum diye azar işittim..

İşte o zaman anladım babamın ayırım yaptığını,kardeşimi benden çok sevdiğini..

Annem anlatmıştı,bebekken kardeşimi havaya atıp atıp tutarmış,beni sadece havaya atarmış,tutmazmış,ben kendi kendime inermişim...

Zor babalardı bizim babalarımız..

Büyüdüklerinde dayanıklı olsunlar diye çocuklarına sert davrandılar,bunun için onlar tarafından sevilmemeyi bile göze aldılar..

Herşeyi de babalardan beklememek lazım.Adam belki de sevgisini göstermeyi sevmiyordur..

Zaten sevgi dediğin hangisi?..

Bakacaksın yaptığı fedakakarlığa,orada göreceksin sana olan sevgisini...

Bence en yalansız sevgi,fedakarlıktır...

(Bu yazının mesajı : Küçük bir çocuk,kötü bir babası olduğundan yakınırmış.Sonra bir gün,

babası olmayan bir çocuk görmüş.Demiş ki "Ben,kötü bir babam var diye yakınırdım ama

meğer hiç babası olmayanlar da varmış..."

Yani,kötü olacağına,hiç olmasın daha iyi.....)



ÇİÇEKLERE FISILDAYAN KADIN


Annem evde çiçeklerle konuşurdu...

Eve her gelişimde annemi kendi yetiştirdiği saksı çiçekleriyle konuşurken görürdüm.

Hak vermiyor da değildim..Ne yapsın kadıncağız?.Evde onu dinleyen yok ki..Babam işten gelir,anlatır..Ağabeyim işten gelir.konuşur..Ablam başka türlü,ben başka türlü..

Herşeyi sünger gibi emerdi kadıncağız..

En çok da ben konuşurdum.O gün okulda ne oldu,ne bitti,noktasına kadar anlatır,kafasını şişirirdim annemin.

-- "Anne bugün beni Örtmen tahtaya kaldırdı..Yazılıdan beş aldım..Tuncay saçımı çekti..Soora zil çaldı,tenefüse çıktık..Top oynadık..İki gol ben attım..Soora kaleye geçtim...."

Ne kadar önemli gelirdi küçükken yaşadığımız ufacık şeyler.

Biz küçük olduğumuz için büyüktüler,heyecanlıydılar.Büyüyünce o yüzden heyecan azalıyor,biz büyürken herşey küçülüyor..

Ben anneme okulda yaşadığım herşeyi anlattıkça,annem de bana "Afferim oğlum..Afferim çocuğum..Afferim evladım.." derdi..O afferim dedikçe ben coşar,daha çok anlatırdım,benim başıma gelenler bitince,arkadaşlarımın başlarına gelenleri benimmiş gibi anlatırdım,sırf afferim almak için..

Sonra bigün annemin beni dinlemediğini farkettim..

Ben farketmedim de,ablam söyledi..

"Boşuna konuşuyosun,annem seni dinlemiyor.." dedi.

Önce inanmadım tabi..

Ablam,"İnanmıyosan gör şimdi.."
dedi,birlikte mutfağa annemin yanına gittik.Annem akşam yemeği hazırlığındaydı..Ablam önce "Anne n'apıyosun?." diye sordu,annem "Afferim çocuğum!." diye cevap verdi..

Annem bizi de kırmadan kestirme yolu bulmuştu.Ne söylersek,"Afferim oğlum..Afferim kızım" diyordu..

Bizim de zaten küçük çocuklar olarak ona vızır vızır durmadan bişeyler anlatmamızın sebebi,onaylanma,takdir görme ihtiyacıydı..

Sonra ablam anneme "Anne,evde yangın çıktı!." dedi,annem "Afferim kızım" diye cevap verdi..

-- Anne senden nefret ediyorum!

-- Afferim kızım..

-- Anne babam seni aldatıyo!

-- Afferim kızım..Aferim babana..

-- Anne ben evden kaçıp orospu olmak istiyorum!

-- Afferim kızım...

Sonra ben devraldım..

-- Anne bugün okulda öğretmen beni taciz etti!

-- Afferim ona..

-- Sen dünyanın en kötü annesisin!

-- Afferim bana...

Böylece anladım annemin bizi hiç ama hiç dinlemediğini,boşuna konuştuğumuzu..

Haksız da sayılmazdı ama..

Herşey karşılıklıdır..Hepimiz anneme bişeyler anlatıp,lafımız bitince çekip gidiyoruz.

Hiçbirimiz de sormuyoruz ona "Anne senin bi derdin,bi sıkıntın,anlatmak istediğin bişey var mı?." diye..

"Ev kadını işte..Bütün gün evde..Ne yaşıyor ki,ne anlatacak" diye düşünüyoruz..Onun da insan olduğunu,onun da anlatıp rahatlayacak iç sıkıntıları olabileceğini aklımıza getirmiyoruz.

O da ne yapsın,bizden umudu kesince başlamış saksı saksı çiçek yetiştirip,çiçeklerle konuşmaya..

Ben ona okulda olanları anlatıyorum,o da gidiyor çiçeklere anlatıyor.

-- Bizim oğlan bugün yazılıdan beş almış..

Babam işinde terfi ediyor,sevincini annemle paylaşıyor,annem de gidip çiçekle paylaşıyor.

-- "Necati bugün terfi almış..Hadi bakalım hayırlısı..Belki bu sene tatile de çıkarız..."

Bir yakını ölüyor,annem çiçeklere anlatıyor.

-- "Sen tanırsın,bize de geldiydi bikaç sefer.Hatta seni suladıydı,yapraklarını okşadıydı..."

Anneme diyoruz ki "Anne çiçekler seni duymazlar,anlamazlar,boşuna konuşuyorsun.." Annem "Duymaz olurlar mı evladım,baksana ben konuştukça nasıl da canlanıyorlar,çiçek açıyorlar.." diyordu.

Dikkat ettim,gerçekten de öyle..Konuştukça canlanıyor,dikleşiyor,çiçek açıyorlar..

Ben de annemin bisürü saksısından birini aldım,okulda olanları,mahallede arkadaşlarımla yaşadıklarımı çiçeğe anlatmaya başladım.Bakıyorum,gerçekten de annemin dediği gibi,ben konuştukça canlanıyor,konuştukça çiçek açıyor.Neredeyse meyve verecek...

Annemin bizi dinlemediği anlaşılınca,herkes bi saksı edindi,derdini tasasını,o gün başına geleni gideni çiçeklere anlatmaya başladı.

Akşam hep birlikte yemeğimizi yiyoruz,sonra herkes saksısını alıp bi köşeye çekiliyor,kendi çiçeğiyle başbaşa kalıyor...

Bu durum bi hayli sürdü..

Sonra öğrendik ki,çiçeklerin bizi duydukları,anladıkları falan yok.Senelerce boşa konuşmuşuz..

Çiçekle konuşurken ağzımızdan yoğun bir şekilde karbondioksit çıkarıyoruz,bitkinin de karbondioksite ihtiyacı var,karbondioksiti yedikçe canlanıyor,yedikçe çiçek açıyor..

Yani aklınızda olsun,hayal kırıklığı olacak belki ama çiçeklerin umurunda değiliz.

Onlar da bizim gibi bencil ve çıkarcı.Tek dertleri karbondioksit..

Ama olsun.Konuşan yine konuşmaya devam etsin.Zaten konuşanın derdi dinleyen değil.Önemli olan konuşup,rahatlamak.....



ADRES


Hayattaki gerçekleştirmek istediğim en büyük hayalim nedir biliyor musunuz?..:

"Birisine adres tarif etmek..."

Bana hergün en az beş kişi adres sorar.Ama bugüne kadar tek bir kişiye bile sorduğu adresi tarif etme mutluluğunu yaşayamadım..

Sordukları adresleri bilmediğim için mi?..Hayır..Biliyorum..Bütün adresleri biliyorum ama bitürlü tarif edemiyorum..

Caddenin kenarındaki kahvenin önünde otururken bir araba yanaşıyor,şoför arabadan bana sesleniyor : "E-5'e nasıl çıkabilirim?.."

Tam ağzımı açıyorum,tarif edeceğim,arkadan,kahvenin içinden gür bir ses :

-- "DÜMDÜZ GİT!.İKİYÜZ METRE SONRA SOLA DÖN,ORDAN DEVAM ET!...

Şoför adama elini kaldırıp teşekkür ediyor,ben ağzım açık kalakalıyorum...

Ulan şerefsiz!..

Sana mı sordu?.Bana sordu!..

Ne o öyle yırtık dondan....tövbe tövbee...

Bi dur..Ben bilemezsem,sen söylersin..

Niye bedava iyilik yapma hakkımı elimden alıyorsun?...

Bunu niye yapıyoruz?...

Bilgi konusundaki yetersizliğimizi öyle kompleks yapmışız ki,karşımıza cevabını bildiğimiz bir soru çıktı mı,hemen yapıştırıyoruz cevabı..

Soru bildiğimiz yerden gelirse,bizden alimi yok..

Ama işte hayat her zaman öyle değil..Bilmediğimiz yerlerden sıkıştırıyor bizi,bilmediğimiz yerlere sürüklüyor hepimizi...

Hep böyle oluyor.Ne zaman,nerde olursa olsun biri bana adres sorsa,nerden çıktıklarını anlamadığım birileri bi anda yanıbaşımda beliriyorlar,daha ben ağzımı açmadan,biri :

-- Şurdan git!

Öbürü :

-- Şurdan da gidebilirsin..

Daha öbürü,

-- Burdan gitsin,daha kestirme..

Dün gece sabaha karşı üçbuçuk...

Caddede bir adam...Mahalleden değil,yabancı biri belli.

Yanıma geldi,

-- "Afedersiniz,Sancak köprüsü bu tarafta mı?.."

Etrafıma baktım kimse yok..

Sonunda nihayet bir fırsat geldi..

Bunu kaçırmamam lazım..

Bunu da kaçırırsam bidaha kimbilir ne zaman fırsat çıkar..

Gecenin üçbuçuğu...Bi o,bi de ben varım...Sorduğu köprüyü de biliyorum...Zaten yolunun üzerinde.Biraz daha yürüse önüne çıkacak...Ama hemen söylemedim çünkü tadını çıkarmak istiyorum..Ağzımda gevelemeye başkadım :

-- Sancak köprüsüüüüü....

Tam,Sancak köprüsünün nerede olduğunu söyleyeceğim,karşı apartmanın üçüncü kat balkonundan bir ses,

-- "DEVAM ET,İKİYÜZ METRE İLERDE!..

Sonra öbür apartmanın ikinci kat ışığı yandı,pijamalarıyla bir adam pencereyi açtı

-- O bayrak köprüsü değil miydi? diye seslendi.

O sırada yanımızdan geçen bir taksi durdu,şoför pencereden "Neresi?" diye sordu..

Bi hırsız o sırada karşıki elektronikçiyi soyuyormuş,bizi duymuş,kafasında siyah şapka,elinde fenerle yanımıza geldi, "Sancak köprüsü biraz ilerde abi.." dedi sonra yine gitti işinin başına döndü..

Başka bi apartmandan bir aile, ailece çoluk çocuk komple uykudan kalkıp yanımıza geldi,ailenin babası "Neresi neresi?.Sancak köprüsü mü?..Sancak köprüsü yukarda!."
dedi..Adamın oğlu itiraz etti "Yok baba,orası Zambak köprüsü..Sancak köprüsü Maltepe'de..Şindi abicim aşağıdan kadıköy minibüsleri geçiyo..."

Çocuğun annesi, "Oğlum saçmalama,Sancak köprüsü şurası.Ben hergün ordan geçip çarşıya pazara gidiyorum..

Pijamalı adam "Acaba büyük sancak köprüsü mü,küçük sancak köprüsü mü? "diye sordu..

Balkondan ilk seslenen adam "Yok be abicim,büyük küçük diye bişey yok,bi tane Sancak köprüsü var,o da ikiyüz metre ilerde.."

Ben de kıllık olsun diye "İkiyüz yoktur,en fazla yüzelli metredir" dedim..

Pijamalı adamın karısı "Köprünün uzunluğu mu?" diye sordu.Kadının kocası "Yok yahu,burdan köprüye kadar olan mesafe" dedi..

Pijamalı adam "O köprüyü yıkacaklarmış diye duydum,doğru mu?." diye ortaya bi soru atıp konuyu değiştirdi.

Ailecek inenlerin babası "Yıksınlar!..Onu da yıksınlar..Yıkmadık bişey bırakmasınlar.Harabeye döndü memleket" diyerek konuyu politikaya çekti.

Pijamalı adam durup dururken "Sözkonusu vatansa gerisi teferruattır" dedi..

Onlar konuşurken ben usulca adres soran adamı kolundan tutup çektim.Aradığı adrese,Sancak köprüsüne kadar bizzat götürdüm,elden teslim ettim..

Tarif edemedim ama...bu da bişeydir.Şükretmek lazım......

.

KONUŞAN KÖPEK


Hayal bu ya,

Hayvanlar konuşabilselerdi...

Mesela bizim mahalledeki,birdenbire ortaya çıkan,cüssesinden,temizliğinden,sakinliğinden dolayı kimsenin itiraz etmediği,esnafın,renginden dolayı "Beyaz" adını verdikleri iri köpek...

Zamanla kirlendi,rengi değişti,biz de onu "Boz!..Nasılsın oğlum?.." diye sevmeye başladık..

Kaldırımda,kendi üzerine kıvrılmış yatarken gördüğümde,onun konuşabildiğini düşündüm..

Konuşan bir köpekle ne konuşulur ki?..

-- Merhaba..

-- Meraba..

-- Sen yeni misin?.

-- Nasıl yeni mi?

-- Seni bu mahallede daha önce hiç görmedim.

-- Bikaç gündür buradayım..

-- Daha önce nerdeydin?

-- Gezginim ben..Sokaklararası bir köpeğim...Devamlı takıldığım biyer yok..Biraz orda,biraz burda,biraz şurda...

-- Cins misin sen?

-- Ne oldu?.Ne yaptım şimdi?

-- Yok yani,cins köpek misin,onu sordum.

-- Valla aslında İrlanda kökenliyiz.

-- O zaman değerli bir köpeksin.

-- Yok,orda da sokak köpeğiymişiz...

-- Olsun.Yine de İrlanda,İrlandadır..

Baya irisin..Kangal'a da benziyorsun.

-- Yok,o Kangallık değil,hantallık..Çok tembelim,yiyip,yatıyorum,o yüzden çok kilo aldım,irileştim.

-- Başını okşayayım mı?

-- N'olucak başımı okşayınca?

-- Bişey olacağından değil de,sana, "Ben dostum,önünden geçerken bana hırlama,havlama" mesajı vermek için..

-- Bu mahalleden misin?

-- Evet.

-- O zaman korkmana gerek yok.

-- Bakıyorum mahalleyi hemen sahiplenmeye başlamışsın?

-- Bizde öyle...Yaşadığımız mahalleyi korur,kollarız,yabancılara havlarız.

Daha yeni geldim,bu mahalleden olanı olmayanı henüz bilmiyorum.Tanıdıkça,kokladıkça,kimin kim olduğunu öğrenirim zamanla.

Endişe etme,mahalle bende...

Bişey sorucam,

Bu mahallenin kuzey sınırı,şurdaki marketin orası mı?

-- Niye sordun?

-- Mahalle sınırlarına işaret bırakacağım da...Yanlış biyere işemeyeyim diye sordum..

-- Kalıcısın yani?

-- Bakıcaz...

Nedir,ne değildir,esnafın karakteri nasıl?..Kimse sorun çıkarmazsa,ben de uyumlu olurum,severim,sevdiririm...

Sevelim,sevdirelim,bu dünya kimseye kalmaz..

-- Doğru söylüyosun...Yalnız,bu mahallede üç tane köpek daha var.Senelerdir burdalar.Senin gelişinden hoşlanmayabilirler..

-- Yok,hallettim o konuyu.. Konuştuk,bana bağlılıklarını bildirdiler.

-- Korkuttun yani?

-- Gerek kalmadı.Beni görünce,kendiliklerinden korktular..

-- Tüylerin çok temiz..

-- Her gün düzenli olarak kendimi yalıyorum...

-- Çok da parlak.

-- Hergün iki kat yalıyorum..

Birinci kat temizlik,ikinci kat parlasın diye..

Bi yerleşeyim de,daha sonra mahalledeki köpeklerden birini yalayıcı olarak yanıma alırım.

-- Anlamadım?..

-- Bundan önceki mahallede yalayıcı tutmuştum.

-- Yalayıcı?

-- Evet..Benden başka beş köpek daha vardı,onları organize ettim,herbirine mahallede bir bölge verdim,bölgelerine yabancı köpek sokmadım,onlar da buldukları yiyeceklerden bana pay verdiler.

İçlerinden biri de sürekli benim yanımdaydı,yiyeceğini ben verirdim,o da beni günde iki kere yalardı.

Ben her tarafıma yetişemiyorum,dilimin uzanmadığı yerler var.O benim her tarafımı yalar,beni temiz tutardı.

-- Sonra ne oldu?

-- Sonra olay başka taraflara gitti...

Dedikodu falan oldu..

Esnafın biri yanlış anladı,ikimizi de sopayla mahalleden kovaladı.

Devam et..Çenemin altını da okşa..Kaşır gibi okşa..

-- İyi mi böyle?

-- İyi..Aşağı inme.

-- Tamam.

-- Sırtıma dokunma!

-- Tamam..

-- Kuyruğuma da!

-- Tamam..

-- Sen bekarsın değil mi?

-- Nerden anladın?

-- Okşamandan..Bişeylere hasretsin,belli..

Tamam,yeter,huylanmaya başladım..

-- Karnın aç mı?

-- Köpek gibi açım.

-- Sen zaten köpeksin...

-- Ben ne dedim??..

-- Yiyecek için konteynere baktın mı?

-- Hangi konteynere?

-- Kahvenin yanındaki belediyenin çöp konteynerine.

-- Bu saatte bişey olmaz orda.

-- Ne biliyosun,baktın mı?

-- Gelirken bakmıştım..Sabah atılanları da kediler götürmüş.

-- Kedi demişken,sizin kedilerle ne alıp veremediğiniz var?.Niye onları gördüğünüz yerde kovalıyorsunuz?.

-- Boşver kedileri.Hepsi ayrı bi artis.Erkekleri kral,dişileri prenses sanki..

Nankörler bir de...

Nankörlük bizim affedebileceğimiz birşey değil.Biliyosun biz yapılan iyiliği çok takdir eder,unutmayız.

Sen şimdi mesela şu karşıki tavukçudan bana parça tavuk alsan,karnımı doyursan,aradan iki sene bile geçse unutmam,seni görünce koşarak gelir,üzerine çıkar,yalarım.

-- Ne yaparsın?

-- Üzerine atlar,yüzünü yalarım.Biz sevgimizi yalayarak gösteririz.Şu karşıki tavukçudan...

-- Valla param yok.

-- Bakkaldan bi parça sucuk al o zaman..

-- Sucuk??

-- Evet.

-- Sokak köpeğine parayla sucuk alacağım??..İki de yumurta kırayım mı üzerine?.

Hayır,Kangal köpeği olsan,sana kangal sucuk alırdım ama değilsin.

-- Espiri mi şimdi bu?

-- Değil mi?

-- Bilmiyorum.Buna tarih karar verecek.

-- Hadi ben gidiyorum..

-- Severken iyiydi di mi?..Yiyecek isteyince, "Hadi ben gidiyorum.."

Niye sevdirdim sana kendimi?.Niye başımı okşattım?.Karşılığında yiyecek verirsin diye...

-- Herşey karşılıklı mı yani?

-- Bilmiyorum,sen söyle.Sen insansın,daha iyi bilirsin.

-- Param yok,sucuk mucuk alamam.

-- Salam al o zaman.Ucuz "Aç bitir" salamlar var.Sen açarsın,ben bitiririm.

-- Param yok diyorum anlamıyor musun?

-- O zaman beni evine götür,bana sahip ol?!

-- Anlamadım??

-- Sahiplen beni...Köpeğin olayım...Bahçe var mı evinin önünde?

-- Var küçük bir bahçem.

-- Tamam işte..Bahçeye tek göz bi kulübe yapsan,orda yatıp kalkarım,evini korurum,gelene geçene havlarım.

-- Sen yapamazsın öyle.Sokaklara,özgür olmaya alışmışsındır,tasmaya gelemezsin sen.

-- Orası öyle ama yoruldum artık Sabahattin...Özgürlük çok yıpratıcı,bedeli çok ağır..Adın Sabahattin değil mi?

-- Hayır.

-- Bak gördün mü,artık isimleri de doğru tahmin edemiyorum.Çok yıprandım,yeteneklerimi birer birer kaybediyorum..

Bir tek koku alma yeteneğim kaldı,o da deli ediyor beni.Memleketin her yanını dayanılmaz bir rüşvet,yolsuzluk,çürüme kokusu sarmış.

-- Siyaset yapma!

-- Gel de yapma?..Etin kilosu olmuş 50 lira.Milletin et yediği mi var ki,artanı çöpe atsın da biz yiyelim?...

Yanlış politikaların cezasını en çok biz çekiyoruz..

Hadi götür beni evine,köpeğin olayım.

-- Yapamam.

-- Bi deneyelim..Mecbur değiliz ya birbirimize.Baktık olmuyor,yürümüyor,anlaşamıyoruz,yine salarsın sokağa..

-- Ben hiç hayvan beslemedim.

-- Beni,beslemek için almayacaksın.Arkadaş olacağız senle.Canın bişeye sıkıldığında beni seversin,okşarsın,küçük bi top alırsın,atarsın,getiririm..

Elektriğini alırım...

-- Ne demek o,aklını alırım der gibi?

-- Yok yahu..Elektriğini alırım.Yani,stresini,sıkıntını alırım..

Eğitirsin beni.Şunu getir,bunu getir,ayak işlerine de bakarım.

-- Erkek misin?.

-- Erkeğim.Bakıcan mı,göstereyim mi?

-- Tamam,gördüm,erkeksin..

-- Erkeğim göya..

-- Ne demek göya?

-- Kulağımdaki küpeyi görmüyor musun?..Belediye,kısırlaştırdı beni...

Hormon azalınca kendimi erkek gibi hissedemiyorum. Havlıyorum,mavlıyorum ama hoşt deseler tabanları yağlarım.

Bakma öyle büyük göründüğüme,belli etmiyorum ama bir kaniş kadar ürkek ve tedirginim.

Testislerle birlikte cesaret de gitti...

Yüzünü yalayayım mı?

-- Yok sağol.

-- Bak bikere yalayayım,bi sıcaklık hissetmezsen,içinde sevgi uyanmazsa sen söyle.

-- Sana bişey sorucam..

-- Ne sorucan?

-- Bu nasıl oldu?...Siz hayvanlar varolduğunuzdan beri hiç konuşmadınız.Biz sizi konuşamıyor sanıyorduk,sonra geçen sene birden bire bütün hayvanlar konuşmaya başladınız..

Neden konuşmak için bu kadar beklediniz?

-- Sessizlik yemini etmiştik...

-- Sessizlik yemini?

-- Evet...Ayrıca,konuşmanın bizim açımızdan birşeyi değiştirmeyeceğini düşünüyorduk...

Yine konuşmayacaktık ama siz insanların bizlere davranışları canımıza tak etti,konuşmaya karar verdik.

-- Daha mı iyi oldu böyle?

-- Olmadı...Konuşmaya başlamamız da hiçbir şeyi değiştirmedi..Ben yine çöpten yemek yiyorum,yine barınaklardan alınan köpekler sokaklara salınıyor,yine hayvanlar kıtır kıtır kesilip yeniyor...

Önceden hayvanları kesmek kolaydı.Çünkü sesleri çıkmazdı.

Şİmdi inekler,öküzler,koyunlar,kuzular,kesilirken kasaba yalvarıyorlar, "Abi n'olur kesme!..Abi kurbanın olayım öldürme beni!..Kıyma bana kasap amca,yaşamak istiyorum" diye bağırıyorlar,ama kasaplar, konuşmasınlar diye ağızlarını bağlayıp bağlayıp kesmeye devam ediyorlar..

Bu nasıl bir vicdansızlıktır?..

Siz insanlar var ya?...Tabiattaki en vahşi canlı sizsiniz..

En üstün canlı olmayı haketmiyorsunuz.

-- En zeki olan biziz de,o yüzden öyle.

-- En zeki sizseniz niye asırlardır sizi hep aptallar yönetiyor?.

Kendinizi kandırmayın,en zeki olduğunuz için değil,en kurnaz olduğunuz için en üsttesiniz..

-- Yani diyorsun ki,konuşmaya başlamanız da durumunuzu düzeltmedi?

-- Düzeltmedi...Ben yine Allaha şükür ekmeğimi çöpten çıkarıyorum,esnaf bi kemik atarsa kemiriyorum ama köpek nüfusunun yarısı dilenmeye başladı..

Şişlide,Taksimde,kalabalık yerlerde,yol kenarlarlarında köpekler gelene geçene"Allah rızası için kemik!..Çocuğunun başı için et!...Abla iki gündür yemek yemedim.." diyerek kendilerini acındırıp yiyecek dileniyorlar..

Acıma duygusu,hayvan sevgisiyle birleşince insanlar etkileniyor...

Bütün hayvanlar değişti.Horozlar sabahları ötmüyorlar, "Kalkın laaan!" diye bağırıyorlar...

Hayvanat bahçesinde Ayılar,Aslanlar,Kaplanlar,Zürafalar,kendilerini seyreden ziyaretçileri "Ne bakıyon!" diyerek tersliyorlar.

Ne olacak böyle bilmiyorum...

-- Sohbetine doyum olmaz,ben gidiyorum,hoşçakal..

-- Güle güle...Şerefsizin oğlu!..

-- Ne dedin sen??

-- Ne dedim?

-- Sen bana şerefsiz mi dedin?

-- Sana demedim,babana dedim..N'olur bana biraz yiyecek alsan?.

-- Bana bak,sen köpeksin,haddini bil!..

-- Doğruuu...Ben köpeğim...Biz köpeğiz...Hiç bi kıymetimiz yok bizim...

Biz de bu tabiatın bi parçası değiliz...Varlığımızın ekosistem açısından hiçbir kıymeti yok...

Size hizmet edelim diye evcilleştirilen biz değiliz...İnsanların evlerini,mallarını,mülklerini biz korumuyoruz...

Sevgiye ihtiyacı olduğunda yanında olan biz değiliz...

Biz değiliz onlarla birlikte ava çıkan,yürüyüşlerinde onlara eşlik eden...

Çocuklarınıza hayvan sevgisini aşılayan,onlara koşulsuz sevgiyi öğreten biz değiliz...

İnternette dolaşan videolarımızla sizi güldürüp eğlendiren de biz değiliz..

Gözleri görmeyen insanlara rehberlik eden,

Depremlerde,kayıp insanların yerlerini bulan,

Polise uyuşturucu paketlerinin yerini gösteren,

Soğuk ülkelerde kızakları çeken de biz değiliz...

Haklısın...Köpeğiz biz...Sen git kahvene,okeyini oyna...İhtiyacınız olduğunda biz burdayız...

-- Kusura bakma,öyle demek istemedim.

-- Nankörsünüz siz nankör!..Hayvanların kıymetini bilmiyorsunuz...Arılar yok olunca görürsünüz dünyanın kaç bucak olduğunu.

-- N'olucak arılar yok olunca?

-- Arılar yok olunca insan nesli de yok olacak.

-- Yapma ya?..

-- Hiç duymadın mı,ilgilenmiyor musun bu konuyla?

-- Yok,ilgilenmiyorum.

-- Boşver o zaman,yok olmadan önce sana haber verirler nasıl olsa..

Ama merak etme,biz gerekli önlemi alıyoruz.

-- Ne önlemi?

-- Arılar,erkek bitkilerin polenlerini,dişi bitkilere taşıyıp tozlaşmalarını sağlıyorlar ya?

-- Tozlaşma ne?

-- Cinsel ilişki..Bitkilerde ona tozlaşma denir.Cinsel tozlaşma...

İşte Arılar yok olursa bitkiler döllenemez..Bitki yoksa,dünya da yok..Biz de ne yaptık?

-- Ne yaptınız?

-- Size güvenmediğimiz için,hayvanlar alemi olarak toplandık,bu işe çare aradık.

-- Buldunuz mu?

-- Bulduk..Arılar yok olursa,bitkileri dölleme işini Sinekler yapacak..Polenleri sinekler

taşıyacak.

Şimdiden Arıların gözetiminde Sineklere bu konuda eğitim vermeye başladık..

Siz bunu yapabilir miydiniz?..Sineklere sözünüz geçer miydi?

-- Geçmezdi.

-- Düşün işte.Sineğe bile sözünüz geçmiyor,size niye güvenelim?.

Dünya için ne gerekirse yapacağız..Çünkü dünya,insanın eline bırakılamayacak kadar değerli bir yer.

Hadi şu tavukçudan al bana bikaç parça tavuk eti...

-- Dünya münya umurunda değil di mi?..Aklın fikrin yiyecekte?.

Bu kadar sohbet yeter.Haydi hoşçakal..

-- Hauuuvvvvv...Auuuuuuuuuvvv....Uuuuuuuuvvvvv..İuuuuuuuuvvvvviiiii...

-- N'apıyosun??

-- Ağlıyorum...

-- Kendini acındırıp,beni yumuşatmak için ağlıyorsun değil mi?

-- Evet...Acındırmayı hafife alma,çok etkili bir silahtır...Auuuuuuuu....İuuuuuuuu...Ouuuuuuu..İiiiiiiii...Üüüüüüü..Ayiiiiiiiii....

-- Tamam lan tamam...

-- Ne tamam?..Bana yiyecek alacak mısın?

-- Daha iyisini yapacağım.Seni sahipleneceğim.

-- Ciddi misin???

-- Evet.Hadi yürü,seni eve götüreyim de,yaşayacağın yeri gör..

-- Yiuuuuuuuu...Haiiiiiiii....Uüüüüüüü...Aeıioöuüüüüüüü..

-- N'apıyosun?

-- Seviniyorum..Görmüyor musun kuyruğumu?..En son ne zaman bu kadar hızlı kuyruk salladığımı hatırlamıyorum..

Eğil yüzünü yalayayım.

-- Hayır!.

-- Bi kere yalayayım?

-- Hayır.

-- Bi dil atayım?

-- Olmaz...Hadi düş önüme,eve gidiyoruz.

-- Estağfurullah,sahibimsin,sen önden yürü..HAVHAVHAVHAV!

-- Ne oldu,ne havlıyorsun?

-- Yanımızdan geçen herif sana ters ters baktı,ona havladım..Artık senin dostun,dostum,düşmanın düşmanımdır..

İkisinin arasındakilere karışmam..

-- Eyvallah..

-- Göreceksin çok mutlu olacağız.

-- Abartma...Ben yokken eve göz kulak ol yeter.

-- Sen hiç merak etme.Evin güvende.Hırsız mırsız girerse,önce konuşarak vazgeçirmeye çalışırım, "Bu yol,yol değil.Bu işleri bırak,adam gibi bi işe gir,namusunla kazan" falan derim,baktım dinlemiyor,biriki havlarım,ondan da anlamazsa kaparım paçasını,indiririm aşağı..

-- İşte benim ev şurası..

-- Ayiiiiii...İyyyyyyyy...Uiyyyyyyy..

-- Bunlar sevinme sesleri mi?

-- Eveeeeyyyyt...Yieeeeeyyyt....Au-uuuuuuuuuuuuu!...

Belki de konuşmasalar daha iyi...



























Hiç yorum yok:

Yorum Gönder