YAZILAR

cc

5 Şubat 2019 Salı

KARIMIN GÜNLÜĞÜ


Gece yatmak üzereyim,pijamalarımı bir türlü bulamıyorum....


Sabahları kalkarım,pijamalarımı üzerimden sıyırıp,odanın ortasına bırakır,kıyafetlerimi giyer,odadan çıkarım,karım da pijamalarımı yerden alır,katlar,bir yere koyar..


O "bir yer" her gün değişir..


Bazan katlar,başucuma yastığın yanına koyar,bazan ayakucuna koyar,bazan yatak odasındaki sandalyenin üzerine koyar,bazan kapının arkasına asar,bazan altını başka bir yere,üstünü başka bir yere koyar,bazan da götürür balkona koyar.."Niye böyle yapıyorsun?"diye sorunca da "Senin için" der."Pijamalarını ararken hareket etmiş,spor yapmış olursun..."


Yine arıyorum pijamalarımı,bulamıyorum..


Aslında pijamasız da yatabilirim,hava soğuk değil ama pijamalı yatmayı seviyorum..Pijama bana üniforma gibi geliyor..Altlı-üstlü,çizgili pijamalarımı giyiyorum,yatıyorum,daha ciddi,daha seviyeli,daha resmi rüyalar görüyorum..Pijama giymeden yatsam,çıplak bir yerime rüzgar vursa,olmadık rüyalar görürüm,bana yakışmaz..


Ben rüyamda bile ciddi olmayı severim...                                                


 Pijamalarımı bulamayınca,mutfakta bulaşık yıkayan karıma seslendim,


-- Hayriye,pijamalarımı bulamıyorum!...


--Ne dedin,duyamadım???...


Böyle olur genellikle..


Seslenirim,ilk seferinde anlamaz "Ne dedin,duyamadım" diye cevap verir.Ben de bunu bildiğim için,nasıl olsa ilk seferinde anlamayacak diye,yüksek sesle bağırıp ses tellerimi yormam.İlk sesleniş "Birazdan sana daha yüksek sesle seslenip bir şey soracağım,hazır ol" anlamına gelir..


-- Pijamalarımı bulamıyorum!..


-- Nereye koyduysan,oraya bak..


"Nereye koyduysan oraya bak" çok anlamlı bir sözdür ama koyan sen değilsen bakmak da boşunadır...


Gardrobun üst bölmesindeki katlanmış yatakların,battaniyelerin arasına baktım,bulamadım pijamalarımı ama başka bir şey buldum..


Bir defter....


Bildiğimiz bakkal defteri...


Bölmenin dibinde,yatakların altında...


Defteri aldım,kapağını çevirdim,ilk sayfada şöyle yazıyor:


"HAYRİYENİN GÜNLÜĞÜ..."


Allah Allah?....


Hayriye kim?.Karım...


Bu nedir?.Günlük...


Yani?..


Karım günlük tutuyor...


Hiç olmayacak bir şey varsa o da,elliiki yaşında,hayatı dört duvar arasında geçen bir ev kadınının günlük tutmasıdır...


Ne tutuyor?..Neyi tutuyor?..Nasıl tutuyor?..Tutacak ne var?..Ne yazıyor,ne anlatıyor?...


Çevirdim sayfayı,üste tarih atmış :


" 27 Eylül 2015..."


"Bu sabah saat yedibuçukta kalktım,Burhan'ın kahvaltısını hazırladım,dükkana gönderdim,sonra masayı topladım,akşamdan kalan bulaşıkları yıkadım,çamaşır yıkadım,temizlik yaptım,yemek yaptım,akşam oldu,Burhan geldi,yemek yedik,televizyon seyrettik,yattık...."


Hepsi bu kadar...


İkinci sayfayı çevirdim :


" 28 Eylül 2015..."


"Bu sabah yedibuçukta kalktım,Burhan'ın kahvaltısını hazırladım,dükkana gönderdim,sonra masayı topladım,akşamdan kalan bulaşıkları yıkadım,çamaşır yıkadım,temizlik yaptım,yemek yaptım,akşam oldu,Burhan geldi,yemek yedik,televizyon seyrettik,yattık...."


"29 Eylül 2015.."


"Bu sabah yedibuçukta kalktım,Burhan'ın kahvaltısını hazırladım,dükkana gönderdim,sonra masayı topladım,akşamdan kalan bulaşıkları yıkadım,çamaşır yıkadım....."


"30 Eylül 2015.."


"Bu sabah yedibuçukta kalktım,Burhan'ın kahvaltısını hazırladım,dükkana gönderdim,sonra masayı topladım......"


"1 Ekim 2015..."


"Bu sabah yedibuçukta kalktım,Burhan'ın kahvaltısını hazırladım....."


"2 Ekim 2015.."


"Bu sabah yedibuçukta kalktım...."


Hep böyle...


Bütün defter baştan sona hep aynı...


Ne bekliyordum ki?..


Hayatı dört duvar arasında geçmiş bir ev kadını,bir de ben : Beş duvar...


Nasıl utandım anlatamam..


Ben,bir kadınla evlenmemişim,resmen,bir insanı esir almışım,kendime köle yapmışım..


Sayfalar boyu hep aynı şeyler..Hiç dışarı çıkarmamışım,hiç,bir yere götürüp değişik birşey yaşatmamışım karıma..


Gittim yanına,


-- Hayriye,biz seninle en son ne zaman dışarı çıktık?


-- Valla hatırlamıyorum ki Burhan...Bi darbe olduydu hani,askeri darbe..Kaç yılındaydı o?..


-- 1980 darbesini mi diyorsun?..


-- O muydu,1960 yılındaki miydi,tam hatırlamıyorum..


-- Saçmalama,o tarihte hayatta bile değildik...


-- O zaman 1980'di...Ben sana sormuştum "Beni niye hiç dışarı çıkarmıyorsun,niye bir yere gezmeye götürmüyorsun" diye,sen de bana "Sokağa çıkma yasağı var " demiştin,ben de bişey demedim sonra...


-- Ben seni 1980 yılından beri hiç dışarı çıkarmadım mı?..Gezmeye,eğlenmeye götürmedim mi?..


-- Olsun Burhan..Ben iyiyim böyle..Dertler benim,mutluluk senin olsun...


-- Anlamadım??


- Yok,az önce yemek yaparken bu şarkıyı söylüyordum,sen gelince yarım kalmıştı,bitireyim dedim..


-- Allah benim belamı versin Hayriye!..


Ne yapmışım sana böyle?..


Sen benim kölem değil,karımsın..


Artık esir hayatın bitti..Dükkanı satıyorum,birikmiş paramız da var,hemen tatile çıkıyoruz..


Sen nereye istersen...


Kendimi sana affettirebilmek için bundan sonra ben senin kölen olacağım.Nereye gitmek istersen,ne yapmak istersen,oraya gideceğiz,onu yapacağız...


Dediğimi de yaptım..


Tatile çıktık..


Varımı yoğumu karımı mutlu etmek,kendimi affettirebilmek için harcadım..


Sonra eve döndük..


Aradan bir hafta geçti,yine aynı yerde karımın günlüğünü buldum...


İlk sayfaya şöyle yazmış :


" Planım tuttu...Günlüğümü Burhan'ın bulabileceği bir yere koydum.Günlüğü buldu,okudu,kendisini suçladı...Yaptığım pek hoş bir şey gibi görünmese de,sonucu benim açımdan çok iyi oldu...


Şimdi bu yazdıklarımı Burhan görmesin diye yırtıp atacağım,yanlış anlama sevgili günlük,görüşürüz,hoşçakal...."


Benim zavallı sevgili karım...


Meğer numara yapmış,beni tuzağa düşürmüş..


Dinletemediği derdini,bir de yazarak,duygu sömürüsü yaparak anlatmış.Yaptığı üçkağıdı da,günlüğüne yazmış,o sırada kapı mı çalındı,odaya ben mi girdim,ne olduysa,aceleyle kapatmış,sonra da unutmuş...


Hiç kızmadım..


Kızmaya hakkım mı var ki kızayım?..


Ne talihsiz bir kadınmış ki,benim gibi bir hıyara düşmüş..


Ama çok kararlıyım..


Bundan sonra onu karım olarak,kadın olarak değil,insan olarak göreceğim..


Öyle de yapmam gerekir zaten..Çünkü,ilkönce insanız...


Şimdilik yazacaklarım bu kadar sevgili günlük,görüşürüz,hoşçakal.......

             




ZIMBANIN TELİ BİTMİŞ


Karım eskiden çok sakin bir insandı...


Evde yangın çıksa "tamam,siz çıkın,ben şu bulaşıkları halledeyim geliyorum" diyecek kadar sakin biriydi..


Kitap dolabının arkasına kitap düşer,almak için dolabı çekerim,bakarım dolabın arkası çöplükten beter..


Çiviler,civatalar,karafatma ölüleri,duvarın badanası yer yer sökülmüş yere düşmüş,pencere açıkken rüzgardan savrulan ağaç yaprakları evin içine girmiş,dolabın arkasında birikmiş..


Seslenirim karıma "Hayriyeee !.."


Yarım saat sonra çıkar gelir..


- Hayriye,sen bu dolabın arkasını temizlemiyor musun?..


- Hangi dolabın?.


Elimle işaret ediyorum, "Bu dolabın" diye gösteriyorum,yine de bana "Hangi dolabın" diye soruyor...


Mesela,direk yüzüne bakıp "Hayriye sen bugün pazara gidecek misin" diye soruyorum,yine de "Ben mi" diye cevap veriyor.


- Evet sen.


- Pazara mı ?


- Evet.


- Bugün mü ?


- Evet.


- Gidecek miyim mi ?


- Evet.


- Gideyim mi ?


- Git !


Pazara gider, hiç bişey almadan gelir..


- Hayriye,nereye gittin sen?


- Pazara.


- Niye bişey almadın?


- Bişey lazım değil ki,sen git dedin diye gittim..


-- Ne yaptın peki pazarda?


-- Hiiiç..Dolaştım geldim..


Bu kadar ilgisiz, bu kadar umursamaz,bu kadar kendinden vazgeçmiş biriydi...


- Hayriye,sen bu kitap dolabının arkasını temizlemiyor musun?..Dolabın arkası çöplüğe dönmüş.


- Olsun bişey olmaz.


- Hayriye, dolabın arkasında karafatma ölüleri var!.


- Olsun bişey olmaz...


Tuhaftır ama karım "Bişey olmaz" diyorsa ona güvenirim.


Hisleri çok kuvvetlidir.Bugüne kadar bişey olmaz dediği hiç bişey,olmamıştır.


Marketten,bakmadan son kullanma tarihi geçmiş bir ürün alır,


- Hayriye, bunun son kullanma tarihi geçmiş..


- Olsun, bişey olmaz..


Gece olur, yatarız,


- Hayriye,çocukların üstünü örttün mü?. Ocağın altını kapattın mı?.Kapıyı kitledin mi?.


- Yok, kitlemedim galiba ama olsun bişey olmaz..


Bir gün,biz uyurken eve hırsız girdi,birkaç parça eşya çaldı ama yerine yenilerini aldık koyduk,karımın dediği gibi bişey olmadı...


Bazan televizyonda haberleri dinlerken içim kararır,kendi kendime konuşup yorumlar yaparım "Memleket kötüye gidiyor" falan derim, karım " Olsun bişey olmaz" der,ben de bunun üzerine memleketin geleceğine dair yeniden umut beslemeye başlarım..Çünkü hakkaten de karımın dediği gibi memlekete bişey olmaz,olan hep bize olur....


Ama karımın bu halleri eskidendi...


Son zamanlarda karımda bir telaş,bir panik,herşeye heyecan yapma halleri başladı...


İşyerimde, toplantının ortasındayım,sekreter yanıma geliyor " Muammer Bey, karınız arıyor,acilmiş.."


Telaşla gidiyorum telefona,


- Alo, Hayriye??


- Muammer ne oldu biliyor musun?


- Ne oldu??


- Sabah sen evden çıktın ya?..


- Evet?..


- Çocukların kahvaltısını hazırladım,okula gönderdim...


- Çocuklara bişey mi oldu?


- Yok hayır..Çocuklar gittikten sonra masayı topladım,mutfağa gittim,dünden kalan bulaşıkları yıkadım..


- Elini mi kestin Hayriye?..Ayağın mı kaydı,düştün mü, yaralandın mı? Nerdesin?


Hastanede misin??


- Yok hayır...Bulaşıkları yıkadıktan sonra tuvalete gittim...


- Evet??


- Tuvalet bizim arka cephede kalıyor, biliyorsun.Gündüzleri de karanlık oluyor..


- Evet?..


- Hani hep ışığı yakıyoruz...


- Evet?..


- Tuvaletin kapısını açtım,lambanın düğmesine bastım, çat!!


- Nasıl çat?..


- Tuvaletin ampulü patladı !..


- Eee?..


- E'si bu..Tuvaletin ampulü patladı...


- Ne yapayım Hayriye?..Evde mum yok mu?..Karanlıkta yapamıyor musun?.. Çok sıkıştıysan komşuya git..


- Yok yok,tuvaletimi yaptım,hallettim o işi..


- Eee, ne yapayım o zaman?. Ne istiyorsun?. Geleyim, sifonu mu çekeyim?


- Bişey istediğim yok Muammer, ampulü değiştiririm,mesele o değil..


- Nedir mesele? Sigorta mı attı? Evde yangın mı çıktı?..


- Hayır..


- Ne oldu peki?


- Tuvaletin ampulü patladı!..


- Hepsi bu mu ?


- Hepsi bu..


- Beni toplantının ortasında,acil diye bunun için mi çağırttın telefona?


- Ama acil demeyince de gelmiyorsun telefona Muammer?...


Bir de öyle heyecanlı anlatıyor ki,ne olduğunu anlayana kadar,başına bir felaket geldiğini düşünüyorsun..


Çocuklarla salonda oturmuş televizyon seyrediyoruz,yatak odasından karımın "Hiiiiii !!" diye sesi geliyor.


Eyvah bişey oldu ! Dolap üzerine devrildi !..Telaşla koşuyoruz yanına,


- Ne oldu Hayriye ?


- Çorap çekmecesi sıkışmış,kapatamıyorum!..


Başka bir gün mutfaktan bir feryat...Koşuyoruz,


- Ne oldu Hayriye ?


- Kibrit kutusu ıslanmış,ocağı yakamıyorum !..


- Ne oldu Hayriye ?


- Şeker kalmamış evde !...


- Ne oldu Hayriye ?


- Musluk damlatıyor !..


- Hayriye ne oldu ?


- Yere ekmek kırıntısı düşmüş !..


- Yahu, niye bağırıyorsun ? Niye telaş yapıyorsun ?.....


Sonra düşününce anladım..


Karım telaş yapmıyor, "Heyecan" yapıyor...


Eskiden sık sık dışarı çıkardık,yerdik,içerdik,eğlenirdik..


Sonra çocuklar oldu,büyüdü,benim işlerim yoğunlaştı,geçim derdi falan derken karımla ilgilenemez oldum..


O da dört duvar arasında sıkıldı,bunaldı..


Ne yapsın?..İnsan için heyecan şart..


O da böyle günlük sıradan şeyleri heyecanlı hale getirip,sıkıntıdan patlamamaya,küçük hayatını,kendi yarattığı küçük heyecanlarla çekilir hale getirmeye çalışıyor...


Aynı şeyi ben de işyerimde yapmaya başladım..


Çünkü benim hayatımda da heyecan yok..


- Aman Allah'ım!.. Olamaz!.. Nedir bu?.. İnanamıyorum!...falan diye bağırıyorum,sekreter,iş arkadaşlarım telaşla giriyorlar odama,


- Ne oldu Muammer bey??


- ZIMBANIN TELİ BİTMİŞ!...



OĞLUMUZ BÜYÜDÜ


Oğlumuz büyüdü, cinsel hale geldi...


Onunla cinsellik hakkında,kadın-erkek ilişkisi hakkında konuşmamızın vakti geldiğini düşünüyoruz karımla biz...


Birgün oğlumu,bilgisayarında ayıp sitelerden birini seyrederken yakaladım..


"Denizin dibindeki hiç duyulmamış ilginç canlıları gösteren videoyu ararken yanlışlıkla girdim baba" dedi.


Yanlış girdiysen çık!..İnsan yanlış numarayla konuşur gibi uzun uzun yanlış siteyi seyreder mi?..


Çok kızdım,azarladım,tek oğlumuz,yedeği de yok,o yüzden fazla üzerine gitmedim.


"Ben birşey yapmıyorum ki baba,sadece seyrediyorum." dedi...


"Olsun.Seyretmek de ayıp." dedim. "Bir daha görmeyeceğim..."


Birkaç gün sonra bu sefer oğlum beni televizyonda haberleri seyrederken yakaladı


- N'apıyorsun baba??


- Televizyon seyrediyorum?..


- Ne seyrediyorsun televizyonda?


- Haberleri seyrediyorum?..


- Utanmıyor musun haberleri seyretmeye?


- Niye utanacağım?


- Ne demek niye utanacağım?..Ne var haberlerde?


-- Ne var?


-- Bir sürü hırsızlık,yolsuzluk,haksızlık,adaletsizlik,vurgun,kapkaç,yağma,hak yeme,iltimas,suistimal var...Utanmıyor musun bunları seyretmeye?..


- Oğlum, bu dediklerini ben yapmıyorum ki..


- Olsun.Sen de seyrediyorsun...Onca şey olurken seyretmek ayıp değil mi?..


Valla ne diyeceğimi bilemedim..


Zamane çocuğu işte...


Herşeyi bildikleri yetmiyor,fikir de üretiyorlar...


Biz böyle değildik..Biz hazır fikirlerle büyüdük..Önümüze birsürü fikir koyarlardı,biz o fikirlerin içinden kendimize uygun olanlarını seçip o fikirlerle fikirderdik...


Ben sonradan zengin oldum..İşlerim birden bire açıldı..


Son model araba aldık,son model ev aldık,yazlık aldık,kışlık aldık,baharlık aldık...


Paramız çok fazla,nereye harcayacağımızı bilemediğimiz için,başkaları sadece yazlık alırken, biz yazın her ayı için ayrı bir yerden,haziranlık,temmuzluk,ağustosluk aldık...


Çünkü her ayın havası ve deniz suyu sıcaklığı farklı oluyor,havanın,suyun her türlü halinin tadına varalım istedim..


Ayrıca bizi derin göstersin diye kültürlen,sanatlan da ilgilenmeye başladık...


Sosyeteye de girdik..Klasik müzik konserlerine,resim sergilerine gidip anlıyormuş gibi yapıyoruz,bazı etkinliklere sponsor oluyoruz,sanatı destekliyoruz..


Hanımın ısrarıyla eve fakir bir sanatçı aldık,evde besliyoruz...


Evdeki pahalı tablolardan duvarın badanası görünmüyor..


Koskocaman kuyruklu piyano aldık.Piyano beni tanıyor,ben eve gelince kuyruğunu sallıyor,koşarak yanıma gelip üzerime atlıyor...


Yalnız,evde piyano çalan yoktu,biz de maaşla piyanocu tuttuk,sabah sekiz - akşam beş,eve gelip piyano çalıyor..


Bahçivan aldığımız zaman bahçemiz de yoktu,yandaki arsayı satın alıp bahçe yapmıştık...


Bütün bunları moderen olmak için yaptık...


Eşim birgün (Eskiden karım derdim,moderen olunca eşim demeye başladım) "Madem biz moderen olduk, o zaman moderenliğin gereklerini yerine getirmemiz lazım.Bunlardan bir tanesi de çocuklarımızla sanki onların arkadaşlarıymışız gibi oturup her konuda konuşmak..


Cinsellik konusu da bunlardan biri..Oğlumuz onbeş yaşına geldi,onunla bu konuda konuşmanın zamanı geldi.Dışarıdan yalan yanlış bilgiler edineceğine,otur oğlumuzla bu konu hakkında konuş" dedi..


Eşime hak verdim,çağırdım oğlumu yanıma..


- BERKAAY!..


- Efendim babaa?..


- Gel buraya seninle bişey konuşacağım...


- Buyur baba?..


- Otur bakalım şöyle karşıma..Nasılsın? N'apıyorsun?


- İyiyim baba, sen n'apıyorsun?


- Ben de iyiyim..Dersler nasıl? Okul nasıl gidiyor?


- İyi gidiyo baba..Bitek matematiğim kötü..


- Nasıl kötü?..İki kere iki kaç eder bilmiyo musun hala?


- Biliyorum baba,dört eder.


- Tamam işte,bunu bil yeter.Hayatta sana lazım olacak tek matematik budur..


- Benimle ne konuşacaksın baba?


- Seninle konuşmak istediğim konu, özel bişey..


- Odamı toplamadığım için annem beni sana şikayet mi etti yoksa?..


Dedim ya baba,benim matematiğim kötü,toplama bilmiyorum,onun için odamı toplayamıyorum.


- Hayır oğlum,başka bişey konuşacağım senle..


- Ne konuşacaksın baba?


- Hani var ya,zamanı geldiğinde baba-oğul arasında konuşulması gereken şey?..


- Neymiş o?


- Şey konusu var ya?..


- Ney konusu?


- Hani, dışarıdan yalan yanlış bilgiler edinmektense, aile içinde konuşulması gereken konu?.


- Neymiş o?


- Şey konusu var ya...Hani kadınla erkeğin arasında şey olur ya...Şimdi senle o şey konusunu şey yaparsak daha şey olur diye düşündük annenle biz...


- Cinsellik konusu mu baba?.


- Şimdi sen söylemesen ben söyleyecektim...


- Benimle cinsellik konusunda mı konuşacaksın?


- Evet işte o şey konusunda konuşacağım...


Biz gerçi babamızdan böyle görmedik...


Ama zaman değişiyor,insanlar gelişiyor,mesela geçenlerde uzaya yeni bir uzay aracı göndermişler,gezegenleri dolaşıp, bize oralardan fotoğraflar gönderiyor,bilgiler gönderiyor,uzayda hayat var mı ?..Varsa o hayat yaşamaya değer mi?...


- Baba?


- Efendim?


- Utanıyor musun benimle bu konuyu konuşmaya?


- Utanmak ne demek,yerin dibine giriyorum...


- Bunda utanacak birşey yok baba...Bu, sağlıkla ilgili bir konu..Çok doğru yapıyorsun.Cinsellik hayatımızın çok önemli bir parçası.Bütün hayatımızı etkileyen birşey.Bunun konuşulması gerekir.Utanma söyle hadi,nedir öğrenmek istediğin??


Yaklaşık üç saat kadar konuştuk oğlanla...


Meğer cinsellik konusunda ne kadar çok bilmediğim şey varmış..


Cinsellik denen konu yürümüş gitmiş de,ben yerimde saymışım..


Afferim oğluma,beni hiç utandırmadan,ne bilmem gerekiyorsa güzel güzel anlattı..


Zamane gençleri işte,herşeyi biliyorlar...


Oğlumdan aldığım bilgilerle karımla aramızdaki cinsel problemleri çözdük,cinsel hayatımız düzene girdi...


Çocuklarınızla cinsellik konusunda konuşmak ayıp bişey değil..


Bir sorununuz olursa çocuklarınızla konuşabilirsiniz..


Çünkü artık onların bilmedikleri hiç birşey yok..........



BİŞEYCİ GEÇİYOR


Öğleden sonra salonda koltuğa uzanmış kestiriyordum,karım heyecanla içeri girdi..


- Kalk, bişeyci geçiyor..


- Kim geçiyor? Ne geçiyor? Neci geçiyor?...


- Bilmiyorum, bişeyci işte..Sesini duydum ama ne sattığını anlayamadım..


- Sokak satıcısı mı?


- Evet...İn bir bak,belki lazım bişey satıyordur,al bi kaç kilo.


Dört kat yukarda oturuyoruz,boşuna aşağıya inmeyeyim diye pencereden baktım, satıcıyı göremedim..


Öbür odaya gidip oradaki pencereden baktım, yolun o tarafında da göremedim..


Sesini duyuyoruz ama necidir,ne satıyor göremiyoruz,sesinden de anlayamıyoruz.


Zerzevatçı diyoruz ama tam emin olamıyoruz...


Bağırmaya zerzevatçıymış gibi başlıyor,sonra plastik leğen falan satıyor sanıyorsun,sonlara doğru çarşafçı - nevresimci gibi geliyor, tam olarak anlaşılmıyor ne sattığı..


Pencereyi açtık,dışarıya kulak kesildik,bir daha bağırırsa ne sattığını anlayalım, ihtiyacımız olan birşeyse ayağımıza kadar gelmişken alalım diye...


Yine bağırdı ama yine anlamadık..Tahminler yapıyoruz ama emin olamıyoruz,


- Sütçü!.


- Tüpçü!.


- Yoğurtçu!.


Bir daha bağırdı,


- Yorgancı!.


- Kilimci!.


- Halıcı!.


Bir daha bağırdı,


- Simitçi!.


- Kahveci!.


- Gazozcu!.


Oğlumla kızım geldi yanımıza,


- Ne oldu anne?..Ne yapıyorsunuz?..


- Sokaktan bişeyci geçiyor kızım da, neci olduğunu anlamaya çalışıyoruz..


- Eve bişey mi lazım?


- Yok da kızım, bilemezsin ki..Belki sattığı şeye ihtiyacımız vardır da haberimiz yoktur..


Karım doğru söylüyor..


İnsan neye ihtiyacı olduğunu ancak gördükten sonra anlıyor..


Mesela ben evlenmeyi hiç düşünmüyordum ama karımı görünce,evlenme zamanımın geldiğini,bir kadına ihtiyacım olduğunu anladım..


Ben bunu düşünürken, satıcı yine anlaşılmaz şekilde uzun uzun bağırdı,yine anlayamadık ne sattığını.


- Bacacı bu bacacı..Bacacı diye bağırıyor.


- Baca lazım değil ki bize,bacamız var bizim.


- Yok yahu,baca satmıyor,baca temizleyici..


- Hayır baba,overlokçu..


- Hayır değil,Son ütücü !


- Yok,sondan ikinci ütücü..


- Saçmalamayın, karpuzcu bu!..


- Karpuzcu değildir Nedim, bu mevsimde karpuz satılmaz..


- Tamam işte..Satamamış,üzülmüş,onun için bağırıyor olabilir..


Yok.Mümkün değil.Ne sattığını bir türlü anlayamıyoruz...


Galiba bilerek böyle anlaşılmaz şekilde bağırıyorlar sokak satıcıları.Merak edin,ne satıyor diye çıkın bakın,görünce de alın diye...


Markete gidersin,hiç lazım değilken,görünce satın alma,sahip olma dürtüsünü tatmin etmek için lüzumsuz şeyler alırsın ya, bu da öyle...


Baktım böyle olmayacak,satıcıyı da kaçırmayalım dedim,zahmet etmiş, sokağımıza kadar gelmiş, indim aşağıya,inmişken de ne satıyorsa satsın alacağım bir kaç kilo veya bir kaç metre, artık hangi ölçü birimine denk gelirse...


Sokağa çıktım baktım,meğer satıcı falan değilmiş..Adamın birine araba çarpıp kaçmış,yerde acı içinde inliyor,bacağını tutup "Bacağım,bacağım" diye bağırıyor biz de bacacı sanıyoruz...


İyi ki bacacı değilmiş de kaza geçirmiş...


Bacacıya ihtiyacımız yok ama kendimizi iyi hissedebilmek için iyilik yapmaya ihtiyacımız var..


Bu yüzden yardım ettim adama,Ambulans çağırdım..


Ambulansın sesi duyulunca Hastaneci geldi diye apartmandan dört tane hasta indi...


Sokak satıcılarından rica ediyorum...


Lütfen anlaşılır şekilde bağırın...


Ne sattığınızı bilelim,boşuna indirmeyin bizi aşağıya...


Daha dün,zerzevatçı diye indim,eskici çıktı...


İnmişken ayıp olmasın diye eski bir kalorifer peteği satın aldım...


Ne yapacağım ben kalorifer peteğini?..Lazım değil ki...


Sırf "Kalorifer peteği" lafı hoşuma gittiği için aldım...


Arada bir bakıp bakıp, "Kalorifer peteği!." demek hoşuma gider diye aldım..


Yazık değil mi verdiğimiz paraya?..



KİME ÇEKMİŞ                                       Bir torunum daha oldu...

Ötekinin pabucu dama atıldı,herkes yeni gelen bebeğin etrafında pervane.Ailenin gözbebeği...


Bebek de maşşallah,çok sevimli,çok güzel,herkesten bir şeyler almış,ağzı burnu,kaşı gözü,bakışı gülüşü,her tarafı ayrı ayrı aileden birine çekmiş..


Babası,"Şunun gülüşüne bakar mısınız,tıpkı ben..Tıpkı benim gülüşüm..Yerim senin gülüşünü ben!." diye diye seviyor bebeği..


Hakikaten de gülüşü aynı babasının gülüşü..O da babası gibi sadece ağzıyla gülüyor.Gülerken gözleri gülmüyor,sadece ağzı gülüyor,gözler,ilgiyle,merakla etrafına bakıyor.


-- Ama bakışları tıpkı annesinin bakışları..


Karım böyle söyleyince,gelinimiz,yani bebeğin annesi sevindi,


-- Gerçekten mi?..Bakışları bana mı benziyor,hiç dikkat etmemiştim..


-- Benziyor benziyor..Bakışları tıpkı senin bakışların.Aynı meraklı bakışlar.Sen de öyle bakıyorsun.Oğlumla evlenip bu eve geleli beş sene oldu,hala,"Benim burda ne işim var?.Burası neresi?.Siz kimsiniz?.." der gibi,merakla,endişeyle bakıyorsun ya etrafına,o da öyle bakıyor.


Gelinim eğildi beşiğe,"Yerim senin annesine benzeyen bakışlarını!" diye diye sevdi bebeği.


-- Yüzünün şekli Ercüment dayısına benzemiyor mu??..


-- Evet evet..Önden bakınca aynı Ercüment dayısı.


-- Ama yandan bakınca da Halime halasını hatırlatıyor sanki..


-- Doğru valla..Çevir bakayım yüzünü yana doğru?..


Vallahi öyle..


Önden Ercüment,yandan Halime..


-- Kaşları Timuçin eniştenin kaşları gibi değil mi?


-- Hakkaten öyle..


-- Kulakları da Ekrem amcasının kulakları.Kepçe kepçe.


Baktım herkes bebeğin bir tarafını aileden birine benzetiyor,alnı boş kaldı,ben de alnına talip oldum,


-- Alnı bana benzemiyor mu?..Tıpkı benim alnım..


-- Yok Süha..Senin alnın tümsekli.Baksana,onunki düz.


-- Büyüyünce tümsemez mi?..


Benim de bebekken alnım düzmüş,büyüdükçe dışarıya doğru tümsemiş..


Şekil olarak yani...


-- Yok Süha,bebeğin alnı anneannesinin alnı.Alnı anneannesine çekmiş.


-- O zaman,çenesi bana çekmiş.


Buna da oğlum itiraz etti,


-- Yapma baba,ne alakası var,çenesi aynı ben.


-- Nasıl sen?


-- Baksana,çenesi tıpkı benim çenem.Onunki de benimki gibi top çene.Ben niye top sakal bırakıyorum?.Çenem top çene olduğu için.


Sonra da bebeği beşikten aldı,"Çenesini çenesini" sevmeye başladı..


-- Kurban olurum senin çenene ben!..Yerim senin çeneni ben!..


Kim bebeğin neresini kendisine benzetiyorsa,orasına kurban oluyor,"Yerim senin oranı" diye diye,orasından seviyor.


Ben de seveceğim bebeği ama bir türlü bana benzeyen bir tarafını bulamıyorum..


Burnuna talip oluyorum,"Burnu tıpkı benim burnum,burnunu benden almış" diyorum,"Hayır!." diyorlar,"Burnu kendi burnu.Burnunu kimseden almamış,kendi yapmış.."


-- Elleri?


-- Babasının elleri..


-- Ayaklar?


-- Annesinin.


-- Parmaklar?


-- Teyzesinin.


-- Tırnaklar?


-- Yengesinin.


Bütün sülale bir araya gelmiş,herkes bir tarafını koymuş,hep birlikte yapmışlar bebeği sanki..


Bebeğin her tarafı birine çekmiş,bana çeken bir tarafını bulamıyorum..


-- Yatışı bana benzemiyor mu?.Ben de böyle yatıyorum,yatışı bana çekmiş.


-- Ay ne var öyle yatmakta Süha?..Sırtüstü yatıyor işte..


-- Olur mu canım?..Bir sürü yatma şekli var..Sırtüstü var,yüzüstü var,kelebek var,kurbağalama var...


-- Sen yüzmeyle karıştırdın Süha.


-- Yapma ya?...Ben de diyorum niye sabahları yorgun kalkıyorum?..


Bak bak,kafasını sağa çevirdi.Aynı ben!..Ben de kafamı öyle sağa çeviriyorum.Yerim senin kafanı sağa çevirmeni ben!.


Bebek,aşırı ilgiden huzursuz oldu,yüzünü ekşitti,oğlan atıldı bebeğin üzerine "Yerim senin huzursuzluğunu.Tıpkı benim gibi huzursuzlanıyor.Huzursuzluğu bana çekmiş" diye diye sevmeye başladı..


Bebeğin ön yüzünde bana çeken bir yerini bulamayınca,tuttum,ters çevirdim,sırtına,beline,topuklarına falan bakıyorum,bebek ağlamaya başladı.Teyzesi,"Ağlaması bana çekmiş,yerim senin ağlamanı!" diyerek kucağına aldı,sallayıp susturdu,bu kez babası "Susması bana çekmiş,tıpkı benim gibi susuyor" dedi..


Bebeğin hıçkırığı tuttu,altına yaptı,babaannesi onu da büyük oğlumuz Sedat'a benzetti,


-- Tıpkı Sedat amcası..O da hıçkırınca altına kaçırırdı.Altına kaçırması Sedat amcasına çekmiş..


"Yerim senin kaşını,yerim senin gözünü,yerim senin gülüşünü,ağlayışını" diye diye bebeği kucaktan kucağa dolaştırıp,kendilerine benzeyen taraflarına odaklanarak sevdiler..


En son karım bebeği bana uzattı,


-- Al Süha,biraz da sen sev.


-- Ne sevecem yaaa?..Hiç bi tarafı bana çekmemiş ki!...


Ayıptır,insan bir tarafını da bana çektirir...Ben dedesiyim,o kadarcık hatırım yok mu?..


Verme bana,istemiyorum,hiçbiyeri bana çekmeyen bebeği sevmem ben!...


Biz en çok bize benzeyen insanlarla anlaşır,en çok onları severiz ya,ben de doğal olarak,hiç bir tarafı bana benzemeyen bu bebeğe ısınamadım.


Öbür torunumun da bana çeken,bana benzeyen bir yanı yoktu.Büyürken yakından ilgilenip,bazı huylarını kendime benzettim de öyle sevdim..


Buna da öyle yapmayı düşünüyorum..


Yoksa hiç içimden gelmiyor sevmek........



TERS PSİKOLOJİ


Her insanın hayatında siz ne söylerseniz söyleyin inadına tersini yapan gıcık insanlar vardır...


Bu insanları topluma kazandırabilmek için "Ters Psikoloji" diye birşey icat edilmiştir...


Ters psikoloji nedir, nasıl yapılır :


İnadına her şeyin tersini yapmaktan zevk alan gıcık insanlara,yaptırmak istediğiniz şeyin tersini söylüyorsunuz,o gıcık zat, tabiatı gereği,sizin söylediğiniz şeyin tersini yaparak, aslında istediğiniz şeyi yapmış oluyor,böylece ikiniz de mutlu oluyorsunuz...


Yani, iki ters, bir düz ediyor..


Böyle insanlar varsa hayatınızda,onları iki ters bir düz, kazak örer gibi,ilmek ilmek örüp, sizi sıcak tutmalarını sağlayabilirsiniz..


Ben birine bir şey yaptırmak istediğim zaman,yaşı benden küçük olanları tercih ediyorum..


"Büyüğe saygı" denen şeye sırtınızı yaslayıp, yeterince büyüklük taslayabilirseniz ve de karşınızdakini yeterince küçük hissettirebilirseniz, ona her istediğinizi yaptırmanız mümkün..


Ben de öyle yapıyorum,büyüğe saygı denen şeyin çok ekmeğini yedim..


Ama bu eskidendi...


Artık küçükler,büyüklerine karşı eskisi gibi saygılı değiller.Büyüklerinden çekinmiyorlar,korkmuyorlar.Zaman değişiyor,anne - babalar artık çocuklarını korkutarak,üzerlerinde baskı kurarak,döverek,söverek değil,konuşarak,anlatarak,ilgilenerek,eğitimle,sevgiyle büyütüyorlar,ne olacak bunun sonu hiç bilmiyorum...


Böyle olunca da hiç kimse yaşına başına bakmıyor,seni gerçek değerinle değerlendiriyor..


Böyle şey olur mu ?..


Eğer herkes birbirini gerçek değeriyle değerlendirecek olursa, kimsenin kimseye saygısı kalmaz...


Böyle olacağını bilseydim "Nasıl olsa yaşlanınca herkes bana saygı duyar" diye,saygı duyulacak hiçbir şey yapmadan geçirmezdim ömrümü...


Ben de bu yeni durum üzerine,etrafımdaki insanlara sözümü dinletemeyip,istediklerimi yaptıramayaınca " Ters Psikoloji" uygulamaya başladım..


Mesela sokakta aradığım adresi şöyle soruyorum :


- Evladım,falanca sokak nerededir bilmiyorsundur herhalde değil mi ?..


Anahtar kelime : "Bilmiyorsun!.."


Bilmiyorsun deyince, cahil yerine konulduğunu,aşağılandığını düşünüp,öğrenmek için ellerinden geleni yapıyorlar.Bakkala,manava,arkadaşlarına soruyor,adresi öğreniyor,hatta bir kağıda kroki çiziyor,sonra da "güle güle amca" deyip öperek uğurluyorlar beni aradığım adrese doğru..


Artık kimse kimseye sigara tutmuyor..Çünkü sigaranın tanesi olmuş 40 kuruş,50 kuruş.Ama bana tutuyorlar.Çünkü ben sigarayı "tersten" istiyorum. Diyorum ki :


- Sigaran yoktur herhalde ?..


- Var var !..


Paketi çıkartıp uzatıyor.


- Bir tane daha al, kulak arkası yaparsın..


Komşudan,hayattan,evrenden,kimden nereden ne isterseniz tersten isterseniz elde edebilme şansınız daha büyüktür.


Bizim oğlan bir senedir işsiz.İş buluyorum,gir diyorum,bana inat girmiyor.Yine bir iş buldum ama bu sefer "Ters Psikoloji" mantığıyla söyledim.


- Oğlum sana bir iş buldum ama parası çok az..


- Ne işi ?


- Bizim Recep,telefonlara bakacak birini arıyor.Ayda binikiyüz lira verecek.Ama o paraya telefona değil,kapı çalsa kapıya bakılmaz. Boşver girme,ben sana daha iyi bir iş bulurum...


O zamana kadar bulduğum daha iyi işleri beğenmeyen oğlum,ben öyle söyleyince inadına girdi o işe..


Kızım,kumar oynuyor diye kocasından ayrıldı,iki senedir bizde kalıyor.Evlenip gidince bir boğaz eksildi diye sevinmiştik,geri gelince tadımız kaçtı.Kocasıyla aralarını yapmaya çalıştım,barışsınlar,evine dönsün,biz de rahat edelim diye ama dönmedi.Yeni koca buluyoruz, beğenmiyor.Annesi yine, yeni birini bulmuş ama ben bu sefer kızıma da ters psikoloji uyguladım.


- Hayır ben kızımın evlenmesini istemiyorum.Kızımın evde olmasından,bizimle birlikte yaşamasından aşırı derecede mutluyum.Bu yaştan sonra evlenip de ne yapacak ?..Gelmiş otuz beş yaşına,otursun evde keyfine baksın..


Ben böyle söyleyince,kız "Akşama gelin isteyin" diye adama haber gönderdi.Kararından vazgeçmesin diye de tersten tersten üzerine gittim.


- Bak,gelmesinler,vermem!..


"Vermezsen, kaçarım" dedi. "Çok çirkin o adam,üstelik de yaşlı,sana hiç uygun değil" dedim,bana inat adama aşık oldu,evlendi,altı senedir bana inat mutlu bir evliliği var..


Karıma da ters psikoloji uyguluyorum.Eskiden ne zaman hevesim uyansa,karım "Git başımdan,yorgunum" der beni terslerdi.Artık öyle yapmıyorum, yatağa girip şöyle diyorum :


- Sen şimdi ev işi,mev işi çok yorgunsundur,başın da ağrıyordur,istemezsin. Zaten benim de hiç hevesim yok, haydi iyi geceler..


Karım bir anda çok afedersiniz geceliğini çıkarıp üstüme çıkıyor..


Bayıldım bu ters psikolojiye..


Kendime bile yapıyorum..


Mesela yapmam gereken bir işim var ama üşeniyorum.Hemen ters psikoloji yapıyorum "boşver,sonra yaparsın, yapmasan da olur" falan diyorum kendime..Vay ben miyim kendime onu diyen ?..Meğer ben de ne ters adammışım.. Kendime inat,hemen kalkıp gidiyorum,hallediyorum o işimi..


Başka Loji'lerin de kendilerine göre kıymetleri vardır elbette ama bana sorarsanız en önemli Loji,Psikoloji...


İlişkilerini sorunsuz yürütmek,hayatını kolaylaştırmak istiyorsan psikolojiyi bil,nasıl kullanacağını öğren, o yeter sana....



BENİ GÜZELLİK MAHVETTİ


Çoğu zaman,kendimi tutamayıp yaptığım birşey var.


Sıradan bir konuyu yazarken,bir cümlenin güzelliğine kapılıp peşine takılıyorum,onun çağrıştırdığı hayal alemine gidiyorum,yazının sonuna geldiğimde kendimi bambaşka bir yerde buluyorum.


Mesela,kadınların sorunlarıyla ilgili başladığım bir yazı,yarım sayfa sonra politikaya,oradan bilime,oradan sanata,oradan hiç alakasız felsefi çıkarımlara gidiyor.


Neden bilmiyorum,hep böyle oluyor.


Sadece yazıda da değil,gündelik hayatımda da böyleyim..


Örneğin,geçen gün Maltepeye gideceğim diye otobüsle yola çıktım,otobüs Kartal'a gelince,güzel bir minibüs gördüm,inip ona bindim,Dudulluya gittim.


Daha Dudulluya varmadan,yolda güzel bir otobüs gördüm,indim,ona bindim,Göztepeye..


Ordan da Kadıköy,Karaköy,Topkapı,derken,şehirlerarası otobüsle Tekirdağ'a gitmişim...


Oysa Maltepeye gideceğim diye yola çıktım,ne işim var Tekirdağ'da?..


Niye yapıyorum bunu bilmiyorum..


Yolda güzel bir araba gördüm mü, "Hadi buna bineyim.."


Yeni yapılmış güzel bir asfalt gördüm mü, "Hadi bu yoldan gideyim.."


Beni güzellik mahvetti..


Gençlikte de,evleneceğim diye güzel bir kızın peşine düşmüştüm,sonra halasının kızını gördüm,o daha güzel diye ona yöneldim..


Nişanlandık,düğün davetiyesi bastırmak için bir matbaaya gittim,matbaada çalışan kızı daha çok beğendim,ona yöneldim...


Evlenecektik güzel bir hayat yaşayan bekar bir arkadaşımı gördüm,ona özendim, "Boşver,bekarlık sultanlıktır" dedim,bekarlığa yöneldim..


İş hayatımda da hep böyle oldu.


O daha iyi,bu daha güzel diyerek sürekli iş değiştirdim.


Halbuki ilk girdiğim fabrikada dişimi sıksaydım,hayatım başka türlü olurdu.


İlerde maaşım da artardı..


Çünkü maaşlar hep ilerde artar..


Sigortası da vardı,üç ayda bir ikramiye,


İki ayda bir dört kalıp sabun,bir Bursa havlusu veriyorlardı..


Kömür yardımı vardı..


Çocuk yardımı vardı...


İki çocuk ben yapsam,iki çocuk da fabrikadan verseler,dört çocuğum olurdu.


Daha sonra çocuk yapmaya niyetlendiğim zaman da,çok sevimli bir kedi gördüm, "Boşver çocuğu,kedi beslemek daha iyi" dedim,kediye yöneldim..


Çocuğa bakıyorsun,besliyorsun,büyütüyorsun,kıymet bilmiyor,nankör oluyor.Kedi zaten nankör.Nankör olması için ayrıca bişey yapmana gerek yok..


Biliyor musunuz,Kedilerin çok ilginç bir özellikleri var,yeni keşfet.....


Bak yine aynı şeyi yapıyorum..


Kendimi kontrol edemediğimi anlatan bir yazıda da kendimi kontrol edemiyorum..


Aslında insandaki kontrol mekanizması,bizim toplumsal hayattaki bir takım davranış.....


Yok yok ben en iyisi bitireyim bu yazıyı,yine alakasız yerlere gitmeye başladı...





UMUTLAR...


Yaş büyüdükçe,umutlar küçülüyor...


Her yaşın,her yaş grubunun farklı umudu var...


Gençken umutların daha büyük..Çünkü önünde zaman çok..Gerçekleştirebilme ihtimalin var..


Yaşlandıkça umutların küçülüyor,çünkü önünde zaman yok,gerçekleştirebilme ihtimalin az..


Fakirsen,daha çok hayal kuruyorsun.Zenginsen,elindekilerle meşgulsün,hayal kurmaya vakit kalmıyor...


Hele genç fakirsen,hayallerin,umutların sınırı yok..


Yirmili-fakirli yaşlarımda,oturduğum semtten uzaklaşır,zengin semtlerine gider dolaşırdım..


Büyük apartmanlara bakardım..Büyük..Koskocaman..Beş katlı,altı katlı,yedi katlı devasa apartmanlara..                          


Kimdir bunların sahibi?...Nasıl dikmişler bunca büyük apartmanları?..O apartmanlarda oturanlar kimler?..O daireleri alacak parayı nerden bulmuşlar?..Çok mu çalışmışlar?..Miras mı kalmış?..Şans mı,kader mi?..Şans niye bizim oralara hiç uğramamış,kader niye bizim kapımızı çalmamış?...


Bizim de böyle bunlar gibi,yanyana iki tane apartmanımız olamaz mıydı?...


Onar katlı,iki tane apartman...


Her katta dört daireden,iki apartman seksen daire eder...


Apartmanların altında da,ikişerden,dört tane dükkan?..


Bugünün fiyatlarıyla daireleri bin liradan kiraya versen...


Hadi bin liraya verme,beşyüz liraya ver anasını satayım,seksen dairenin kirası,ayda kırk bin lira eder...


Dükkanların kirası daha yüksek olur..Hadi onları da en kötü biner liradan kiraya versen,dört dükkan,dört bin lira,toplam kırkdört bin lira...


Atarım bankaya faize...Her ay faizin yarısını çekerim,öbür yarısı da,ana paranın üzerine eklenir,para değer kaybettiği zaman,kendini korur...


Otuzlu yaşlarımın başlarında,iki tane apartman hayali kurmaktan vazgeçtim...


"Şöyle bir tane apartmanım olsa..Her katta dört daire;altta iki dükkan?...Ayda yirmiiki bin lira yapar...


İster faize yatırırım,ister dükkan açarım,keyfime kalmış...


Otuzlu yaşlarımın sonlarına doğru,on kattan vazgeçtim,beş katlı apartman hayali kurmaya başladım...


Altta da bi dükkan olsa yeter...


Kırklı yaşlarımda iki daireye fit oldum...


Az şey mi iki daire?..


Altta dükkan mükkan da istemem..


Dairenin birinde oturur,öbürünü de kiraya veririm..                            


Bir de işe girerim...Bir maaş,bir kira geliri...Evim de var..Ohhh!...Bundan iyisi var mı?...


Elli yaşıma gelince,kiralık evlere bakmaya başladım...


Çünkü oturduğum evin kirasını ödeyemez oldum..


Şöyle ucuz bir kiralık ev olsa...


İki oda,bi salon...


Bi oda,bi salon da olur...


Hatta salon da olmasın,dış kapıyı açtığım gibi odaya gireyim....


Şimdilerde yine o büyük apartmanlara bakıyorum...


Yok,hayal kurmuyorum,sadece bakıyorum...


Hayal kuracak gücüm bile yok...


Evleneceğim kadın konusunda da büyük hayallerim vardı...


Önce,yirmi yaşında çok güzel bir kadınla evlenmeyi hayal ettim..


Yaşım biraz ilerleyince "Yirmi yaşında ama az güzel de olabilir" dedim..


Yaşım biraz daha ilerleyince,önemli olanın dış güzellik değil,iç güzelliği olduğuna karar verdim..


Ama otuz yaşında olmalıydı en fazla..


Sonra otuz yaşındaki kadınlar bana amca demeye başlayınca,kırk-kırkbeş de olabilir dedim..


Sonra,yaştan da,güzellikten de vazgeçip,evi çekip çevirecek,yemeğimi yapacak birini aradım...


Onu da bulamadım...


Yazarlığa başladığım zaman da çok büyük hayallerim vardı..


Nobel'den aşağısı kurtarmaz beni diye düşünüyordum...


Leblebi-çekirdek gibi satılacaktı kitaplarım..


Dünyanın bütün dillerine çevrilecekti..


Yayınevleri,kitaplarımı basmak için sıraya gireceklerdi,ben de kimseyi kırmamak için,kitabımı basacak yayınevini kurayla belirleyecektim...


İşin içinde biraz yol alınca,Nobel'den vazgeştim,ulusal çapta,Edirne'den Kars'a,bikaç da balkan ülkesinde kitaplarım yayınlansa bari dedim..


Şimdi bulunduğum noktada ise,"Şu elimdeki hikayeleri parasını verip bi matbaada kitap haline getireyim de,eşe-dosta dağıtayım,yazık olmasın" diyorum...


Gençlik,sağlık..Sağlık,moral..Moral de,güç demek...


Gençken,yüz yaşını rahat bulurum diyordum,elliye geldim,yüzelliye gelmiş gibi hissediyorum kendimi...


Sağlık,güç,cesaret,umuda bağlıymış meğer...


Etrafımdaki insanlara tutunarak umut eder,hayal kurardım..


Yalan söylemezlerdi,aldatmazlardı,güvenirdim..


En büyük hayal kırıklığı bu oldu..İnsanlara güvenemez oldum..


İnsan olduğum için kendime de güvenemiyorum...


Bi söz veriyorum kendime,sonra kendime verdiğim sözü tutmuyorum..Bir oluyor,iki oluyor,üç oluyor,tamam diyorum,bi daha konuşmayacağım kendimle...ki,kendimle çok sık konuşurum...Sonra kıyamıyorum,o kadar iyiliğim dokundu kendime diyorum,affediyorum kendimi.Ama nereye kadar?..


Yaşamın kaynağı umutmuş...


Boş da olsa,umut gerekli..


Bende şimdi o var..Yani boş umut...                                            


Boş da olsa sabahları beni yataktan kaldıran o..


Hele bi kalkayım da,şu boş umudun içini belki bişeylerle doldururum umuduyla kalkıyorum yataktan....




ÇİÇEKLERE FISILDAYAN KADIN


Annem evde çiçeklerle konuşurdu...


Eve her gelişimde annemi kendi yetiştirdiği saksı çiçekleriyle konuşurken görürdüm.


Hak vermiyor da değildim..Ne yapsın kadıncağız?.Evde onu dinleyen yok ki..Babam işten gelir,anlatır..Ağabeyim işten gelir.konuşur..Ablam başka türlü,ben başka türlü..


Herşeyi sünger gibi emerdi kadıncağız..


En çok da ben konuşurdum.O gün okulda ne oldu,ne bitti,noktasına kadar anlatır,kafasını şişirirdim annemin.


-- "Anne bugün beni Örtmen tahtaya kaldırdı..Yazılıdan beş aldım..Tuncay saçımı çekti..Soora zil çaldı,tenefüse çıktık..Top oynadık..İki gol ben attım..Soora kaleye geçtim...."


Ne kadar önemli gelirdi küçükken yaşadığımız ufacık şeyler.


Biz küçük olduğumuz için büyüktüler,heyecanlıydılar.Büyüyünce o yüzden heyecan azalıyor,biz büyürken herşey küçülüyor..


Ben anneme okulda yaşadığım herşeyi anlattıkça,annem de bana "Afferim oğlum..Afferim çocuğum..Afferim evladım.." derdi..O afferim dedikçe ben coşar,daha çok anlatırdım,benim başıma gelenler bitince,arkadaşlarımın başlarına gelenleri benimmiş gibi anlatırdım,sırf afferim almak için..


Sonra bigün annemin beni dinlemediğini farkettim..


Ben farketmedim de,ablam söyledi..


"Boşuna konuşuyosun,annem seni dinlemiyor.." dedi.


Önce inanmadım tabi..


Ablam,"İnanmıyosan gör şimdi.."


dedi,birlikte mutfağa annemin yanına gittik.Annem akşam yemeği hazırlığındaydı..Ablam önce "Anne n'apıyosun?." diye sordu,annem "Afferim çocuğum!." diye cevap verdi..


Annem bizi de kırmadan kestirme yolu bulmuştu.Ne söylersek,"Afferim oğlum..Afferim kızım" diyordu..


Bizim de zaten küçük çocuklar olarak ona vızır vızır durmadan bişeyler anlatmamızın sebebi,onaylanma,takdir görme ihtiyacıydı..


Sonra ablam anneme "Anne,evde yangın çıktı!." dedi,annem "Afferim kızım" diye cevap verdi..


-- Anne senden nefret ediyorum!


-- Afferim kızım..


-- Anne babam seni aldatıyo!


-- Afferim kızım..Aferim babana..


-- Anne ben evden kaçıp orospu olmak istiyorum!


-- Afferim kızım...



Sonra ben devraldım..


-- Anne bugün okulda öğretmen beni taciz etti!


-- Afferim ona..


-- Sen dünyanın en kötü annesisin!


-- Afferim bana...



Böylece anladım annemin bizi hiç ama hiç dinlemediğini,boşuna konuştuğumuzu..


Haksız da sayılmazdı ama..


Herşey karşılıklıdır..Hepimiz anneme bişeyler anlatıp,lafımız bitince çekip gidiyoruz.


Hiçbirimiz de sormuyoruz ona "Anne senin bi derdin,bi sıkıntın,anlatmak istediğin bişey var mı?." diye..


"Ev kadını işte..Bütün gün evde..Ne yaşıyor ki,ne anlatacak" diye düşünüyoruz..Onun da insan olduğunu,onun da anlatıp rahatlayacak iç sıkıntıları olabileceğini aklımıza getirmiyoruz.


O da ne yapsın,bizden umudu kesince başlamış saksı saksı çiçek yetiştirip,çiçeklerle konuşmaya..


Ben ona okulda olanları anlatıyorum,o da gidiyor çiçeklere anlatıyor.


-- Bizim oğlan bugün yazılıdan beş almış..


Babam işinde terfi ediyor,sevincini annemle paylaşıyor,annem de gidip çiçekle paylaşıyor.


-- "Necati bugün terfi almış..Hadi bakalım hayırlısı..Belki bu sene tatile de çıkarız..."


Bir yakını ölüyor,annem çiçeklere anlatıyor.


-- "Sen tanırsın,bize de geldiydi bikaç sefer.Hatta seni suladıydı,yapraklarını okşadıydı..."


Anneme diyoruz ki "Anne çiçekler seni duymazlar,anlamazlar,boşuna konuşuyorsun.." Annem "Duymaz olurlar mı evladım,baksana ben konuştukça nasıl da canlanıyorlar,çiçek açıyorlar.." diyordu.


Dikkat ettim,gerçekten de öyle..Konuştukça canlanıyor,dikleşiyor,çiçek açıyorlar..


Ben de annemin bisürü saksısından birini aldım,okulda olanları,mahallede arkadaşlarımla yaşadıklarımı çiçeğe anlatmaya başladım.Bakıyorum,gerçekten de annemin dediği gibi,ben konuştukça canlanıyor,konuştukça çiçek açıyor.Neredeyse meyve verecek...


Annemin bizi dinlemediği anlaşılınca,herkes bi saksı edindi,derdini tasasını,o gün başına geleni gideni çiçeklere anlatmaya başladı.


Akşam hep birlikte yemeğimizi yiyoruz,sonra herkes saksısını alıp bi köşeye çekiliyor,kendi çiçeğiyle başbaşa kalıyor...


Bu durum bi hayli sürdü..


Sonra öğrendik ki,çiçeklerin bizi duydukları,anladıkları falan yok.Senelerce boşa konuşmuşuz..


Çiçekle konuşurken ağzımızdan yoğun bir şekilde karbondioksit çıkarıyoruz,bitkinin de karbondioksite ihtiyacı var,karbondioksiti yedikçe canlanıyor,yedikçe çiçek açıyor..


Yani aklınızda olsun,hayal kırıklığı olacak belki ama çiçeklerin umurunda değiliz.


Onlar da bizim gibi bencil ve çıkarcı.Tek dertleri karbondioksit..


Ama olsun.Konuşan yine konuşmaya devam etsin.Zaten konuşanın derdi dinleyen değil.Önemli olan konuşup,rahatlamak.....





ADET YERİNİ BULSUN


Bizde adettir,büyük evlenmeden küçük evlenemez...


Bizde, geç evlenmenin de bir tür gelenek olduğunu düşünürseniz, 4-5 çocuklu bir ailenin en küçüğüyseniz, bekar gelir, bekar gidersiniz...


En büyük ağabeyiniz veya ablanız en erken kırk yaşında evlenir.Ondan sonraki kırk beş,daha sonraki elli,bir sonraki elli beş,sonraki altmış,sizden öncekiler evlenip de evlenme sırası size geldiğinde altmış beş yaşına gelmiş olursunuz...


Geç evliliğin en güzel tarafı,evlilik hayatının çok mutlu geçmesidir çünkü kısa sürer...


Bizdeki geç evlenmeler bize atalarımızdan miras kalmıştır..


Bizim Kafkasya'lı atalarımız eskiden temiz hava,doğal gıda,sıfır enflasyon,yüz yaşına kadar yaşarlarmış..


Yüz garantiymiş de, sonrası belirsizmiş.Kendine iyi bakarsan,spor yaparsan yüz yirmiyi, yüz otuzu falan bulurmuşsun..


Böyle olunca,kırk yaşına kadar gençliğinin tadını çıkarırsın,kırkbeşte gözüne birini kestirirsin,aceleye hiç gerek yoktur,elli'de gider istersin,elli beşte nişan,altmışta düğün,geriye de kırk - elli sene dolu dolu yaşayacak evlilik hayatı kalırmış..


Kafkasya'da hala insanlar uzun yaşıyorlar ama oradan bize aktarılan genetik miras burada işe yaramıyor.Buradaki koşullarda yetmiş yaşını bulursan,nüfus kağıdını öp de başına koy.


Biz iki kardeşiz.Ben otuzbeş yaşındayım,ağabeyim de kırk yaşında.İkimiz de bekarız...


Ben,on senedir ayıptır söylemesi birini seviyorum,evlenmek istiyorum ama ağabeyim evlenmediği için,ben evlenemiyorum.Çünkü bizde adettir, "Büyük evlenmeden, küçük evlenemez..."


"Ayıptır söylemesi birini seviyorum" derken, sevmenin ayıp olduğunu kastetmedim..


Sevmek ayıp değil ama özellikle de büyüklerin yanında öyle ulu orta


"Seviyorum,meviyorum,sevdiğim kız" falan demek bizde pek hoş karşılanmaz.


Seversin,sevgini içine atarsın,o orada durur,sen işine bakarsın..


Biz,severiz ama mümkün olduğu kadar birbirimize belli etmemeye çalışırız..


Eşler,el ele tutuşmazlar,"Seni seviyorum" demezler,başkalarının yanında birbirlerine yakınlık göstermezler.Ben annemi otuz yaşıma kadar halam sanıyordum..


Babalarla çocukları arasında da mesafe vardır.Şımarmasınlar,saygılı olsunlar diye babalar çocuklarıyla aralarına mesafe koyarlar..


Bizim babamız bu mesafe işini bazan abartır,haftanın üç günü eve gelmez, otelde kalır..


Otuz iki yaşıma kadar babamı da amcam sanıyordum..


Benim evlenebilmem için önce ağabeyimin evlenmesi veya bana evlenmem için izin vermesi lazım.Çünkü adet böyle...


Ağabeyimden izini aldım...


Ağabeyimden izini aldım ama bu sefer babam evlenmeme karşı çıktı..


Önce ağabeyimin evlenmesini, adetlerimize uygun davranmamızı istedi...


Çünkü babam çok koyu bir gelenekçidir..Bu ülkeyi de Atatürk'ten dolayı çok sever ama Kafkasya sevgisi de çok derindir..


Dedelerinin göçüp geldiği,atalarının yaşadığı o toprakları birgün gidip görme,belki de oralara yerleşme hayali içindedir.


Gitmeyi hep erteler ama, duygusal bağını koparmamak için de gelenekleri çok katı uygular bizim evde.O yüzden ağabeyim evlenmeden benim evlenmeme izin vermedi..


Biz de bunun üzerine,annemle birlikte ağabeyimi evlenmeye ikna etmeye çalıştık..


Annem "Ben bugün varım,yarın yokum.Ben ölürsem sana kim bakacak?" diye korkuttu.Ağabeyim için de evlilik, önüne konan sıcak yemekten ibaret olduğu için ikna oldu,başladık kız bakmaya...


Akrabalara,sülalenin dağıldığı en uç noktalara kadar haber gönderdik, Adapazarı,Eskişehir,Düzce,Kayseri,Maraş ve hatta Ürdün'den bile adaylar bulduk ama ağabeyim hiç birini beğenmedi.


Umudumu kestim,bekar bir hayata kendimi hazırlıyordum ki,birgün evde aile albümünde belki gözümüzden kaçmıştır diye üçüncü kez,düğünlerde çekilmiş fotoğrafların içinden ağabeyime uygun birine bakarken, ağabeyim bir fotoğrafı işaret ederek "Bu kim? " diye sordu.


- Bu mu?...Bu,Leyla..Benim sözlüm.Sen evlenirsen, sıra bana gelecek ya,işte ben de bu kızla evleneceğim.


- Hayır, onu sormuyorum, yanındaki kim?


- Yanındaki de Leyla'nın kardeşi Zehra..Niye sordun?


- Güzel kızmış.Kaç yaşında o?


Haydaaa...


Ağabeyim için Türkiye'yi karış karış taradık, hatta yabancı ülkelere de baktık,kimseyi beğenmedi,geldi gözünü benim müstakbel baldızıma dikti..


- Abi, saçmalama, o benim baldızım olacak..Seninle kardeş olduğumuz yetmiyor bir de bacanak mı olacağız?...Olmaz, o olmaz!..


- Niye olmazmış?. Kaç yaşında o?


- Otuz iki.


- İyi ya işte denk mişiz, ben de kırk yaşındayım.


Ne yaptıksa vazgeçiremedik ağabeyimi, benim müstakbel baldızımı beğenmekten..


Başka birilerini de bulduk ama o ille de benim baldıza taktı kafayı..


İkisini tanıştırdım,kızın da ağabeyimi beğeneceği tuttu..


Ağır başlılığını beğenmiş ağabeyimin..


Aslında ağabeyim ağırbaşlı falan değildir,tembeldir.Tembel olduğu için her hareketi yavaştır,kızcağız da bunu ağırbaşlılık sanmış.


Neyse benim işim olacak ya, ben ona bakıyorum..Ağabeyim evlenirse, sıra bana gelecek, ben de evlenebileceğim..


Durumu babama anlattık,


Babam buna da karşı çıktı!..


- Niye baba?..Büyük evlenmeden küçük evlenemez diyordun,ağabeyime birini bulduk işte...O evlenecek,sonra da ben evleneceğim!.


- Kimi buldunuz ağabeyine ?


- Zehra'yı.


- Zehra kim ?


- Leyla'nın kardeşi.


- Leyla kim ?


- Leyla'da benim evleneceğim kız.


-- Hangisi büyük,hangisi küçük?


-- Benim evleneceğim Leyla büyük,abimin evleneceği Zehra küçük olanı.


- Olmaz!..Kızların büyüğü evlenmeden,küçüğü evlenemez..Bu adet sadece erkekler için değil, kızlar için de geçer..


- Nasıl yani şimdi?..


- Nasılı masılı yok,büyük evlenmeden küçük evlenemez..Zehra, ablası Leyla evlenmeden evlenemez.


- Tamam işte, Leyla benimle evlenecek?..


-- Olmaz!.Ağabeyin evlenmeden,sen evlenemezsin!..


-- Abim Zehra'yla evlenecek?


-- Olmaz!..Leyla evlenmeden,Zehra evlenemez!.


-- Leyla'yla ben evlenicem ya?


-- Olmaz!.Abin evlenmeden sen evlenemezsin!.


-- Abim Zehra'yla evlenecek işte?


-- Olmaz!..Zehra,Leyla evlenmeden evlenemez.


-- Peki ben abimle evlenebiliyo muyum??


-- Saçmalama...


Öyle bir duruma düştük ki,biz abi- kardeş, kendimize evlenecek abla - kardeş bulduk ama ben küçük kardeş, kızların büyüğü ile evlenmek istiyorum, ağabeyim de küçüğüyle evlenmek istiyor..


Adetlerimize göre büyük evlenmeden küçük evlenemeyeceği için,ağabeyim kızların küçüğüyle evlenirse kız tarafının adetine uygun düşmüyor,kız tarafının büyüğü önce evlenirse,benimle evleneceği için, bize uygun düşmüyor..


Kilitlendik kaldık..


Gelenekler tarihinin en bahtsız insanlarıyız..


Gelenek mağduruyuz..


Babam gitti sülalenin büyüklerine danıştı,onlar da çıkamadılar işin içinden...


Aradan beş sene geçti,yalvar yakar babamla,kız tarafının babasını ikna ettik,benim önce evlenmeme izin verildi..


Tam düğün hazırlıklarına başladık,kızın amcası vefat etti...


Cenaze üzerine düğün olmaz,kırkı çıksın diye bekledik...


Tam kırkı çıkacakken,otuzdokuzuncu gün benim babaannnem öldü...


Kırk gün de onu bekledik..


Birkaç ay sonra hasat zamanıydı,fındığımız var köyde,fındığı toplayalım,satalım da,elimiz bol bi düğün yapalım dedik,fındığı bekledik..


Fındık satıldı,parası geldi,davetiyeleri bastırdık,kızın annesi ameliyat oldu,onun iyileşmesini bekledik..


Annesi iyileşti,bu sefer kardeşi bi kavgaya karıştı,adam yaralamadan 3 yıl ceza aldı,kız,"Abim hapisteyken ben evlenemem" dedi,üç yıl da öyle bekledik..


Sonra hatırlamıyorum bişeyler daha oldu,biz biraz daha bekledik..


Sonra peşpeşe üç cenaze,dört hastalık,iki ameliyat girdi araya yine bekledik..


Sonra hiçbişey olmadı,biz yine de,ne olur ne olmaz diye bekledik..


Aradan kaç sene geçti hatırlamıyorum,sonunda beklediğimiz an geldi,önümüzde hiçbir engel kalmadı,evlilik hazırlıklarına giriştim..


Kız evine,kız almaya gideceğimiz gün,kızın hastaneye kaldırıldığı haberi geldi..Hastaneye gittik,bikaç saat sonra da öldüğünü bildirdiler..


Sebep : Yaşlılığa bağlı,çoklu organ yetmezliği...


Ama ben iyiyim...86 yaşıma geldim ama kendimi iyi hissediyorum..


Babam öldü,abim öldü,ölmeden önce son nefeslerinde "Sana izin veriyoruz,evlenebilirsin" dediler..


Yani önümde hiçbir engel yok..


Kız bakıyoruz...


Bakma artık diyorlar ama ben yine de bakıyorum..


Uygun birini bulabilirsem,araya cenaze,hastalık,ameliyat,kaza-bela herhangi yeni bir adet ,gelenek girmezse,evlenmeyi düşünüyorum hayırlısıyla.....






HALK KOKUSU


Geçenlerde iş yerime giderken arabam bozuldu..


Şoförüme izin vermiştim,arabamı ben kullanıyordum..


Taksi de göremeyince,toplantıma geç kalmamak için,o yöne giden bir otobüse bindim..


Bindiğim otobüs "Halk Otobüsü"ymüş...


Hani "Halk" var ya,duymuşsunuzdur...


Sabahın köründe yollara dökülürler,otobüslere,minibüslere tıkış tıkış doluşup işlerine giderler,çoluk-çocuk 5-6 kişi küçücük evlerde yaşarlar...


5-6 kişi,o küçücük 60-70 metrekare evlere nasıl sığıyorlar anlamıyorum..


Benim evim 750 metre kare,inanır mısınız,o 750 metrekare evde bile bazen daralıyorum,sıkılıyorum,duvarlar,duvarlardaki pahalı tablolar üstüme üstüme geliyor...


Ben resim sanatını çok severim..İyi kazandırır..Özellikle yeni tanınmaya başlamış yaşlı,hastalıklı ressamları takibe alırım,onların yaptıkları tabloları ucuza kapatırım,ressam ölünce de aldığım o tabloları 50 katına,100 katına satar,çok para kazanırım...


Tablo,ressamı öldükten sonra çok değer kazanır..


O Van Gogh'lar, man gohlar, yaşarlarken çok sıkıntı çektiler,tek bir tablo bile satamadılar,ölünce bütün tabloları kapış kapış gitti,ancak öldükten sonra biraz para kazanabildiler de rahat ettiler...


Şehirdeki 750 metre kare ev bana dar gelince,kendimi Bodrum'daki yazlık evime atıyorum..


Orası biraz daha büyük..10 dönüm bahçesi var..Yazın kalıyorum,kışın da bahçeyi köylülere kiraya veriyorum,ekip biçiyorlar,evin masrafları çıkıyor...


750 metre kare evde insan nasıl sıkılır,daralır,şaşırıyorsunuzdur...


Ben de şaşırıyorum..


Halbuki evim çok güzel...


Bir gün bir gazetede bir haber okumuştum..


Amerika'lı sinema oyuncusu Leonardo Di Caprio,10 milyon dolara yeni bir ev almış..Aldığı ev tamamen sağlıklı uygulamalarla donatılmış..Banyodaki duştan akan sular vücut için faydalı mineraller ve "C" vitamini içeriyormuş..Bu sular,cildi daha sağlıklı ve parlak hale getiriyormuş..


Leonardo Di Caprio zaten parlak bir çocuk,neden daha da parlamak istedi anlamadım ama hoşuma gitti,ben de Amerika'dan "Uygulayıcı" getirtip aynı uygulamanın daha iyisini kendi evime yaptırdım..


Şimdi benim de duşumdan sadece "C" vitamini değil,vücut için yararlı bütün vitaminler akıyor..


Bu uygulamanın proteinlisi çıkarsa onu da yaptıracağım...


Evime başka uygulamalar da yaptırdım..


Mesela tuvalete "Titreşimli Klozet" yaptırdım..


Klozete oturduktan sonra,kıçınızı tanıyan,kıç iziyle çalışan Akıllı Klozet,titreşmeye başlıyor..O titreşim, kalça kaslarını yumuşatıp,barsakları hareketlendiriyor,büzüğü genişleterek ıkınmasız bir boşaltım sağlıyor...


Ayrıca evim "Akıllı Ev" uygulamasının en son örneklerinden..


Mesela eve hırsız girerse, ev,cep telefonunuza mesaj yolluyor,siz polise haber verip eve gelene kadar da,hırsızı lafa tutup oyalıyor...


Neyse efendim,


Halk otobüsüne bindim..


İlk kez halkın bindiği bir otobüse biniyorum..


Halkın arasına pek girmem..Girersem,çıkamam diye korkuyorum..


Şoföre parayı uzattım,şoför "Para geçmiyor" dedi..


Bravo...Tebrik ederim...Demek ki beni biyerden tanıyor,bana saygı duyuyor,para almıyor, "Senin paran burda geçmez" diyor..


Arkaya doğru yürürken de arkamdan yüksek sesle"Beyefendi!..Beyefendi!.." diye seslendi..


Demek ki benim beyefendi kişiliğimden etkilenmiş,onun için para almamış..


Yanına gideyim, teşekkür edeyim dedim ama şoförün önünde "Şoförle konuşmayınız" yazıyor..


Neden acaba?..Şoför yanlış birşey yaptı da, Otobüs İdaresi şoföre konuşmama cezası mı verdi ?..


Otobüsün içi çok kalabalık, oturacak hiç yer yok..


Bir kaç durak sonra ayakta da yer kalmadı..


Ben otobüsün orta bölümünde "Sahanlık" denilen yerdeyim..


"Sahanlık" Arapça kökenli bir kelimedir,"Sah" kökünden türemiştir..Sahan : geniş alan demek.


Mesela, Sahra : Geniş çöl demek...


Mesela, Sahanda yumurta : Geniş alanda yumurta...


Mesela, sahtekar : Onu bunu dolandıran şerefsiz pezemenk demek...


Otobüste artık adım atacak yer de kalmadı..Herkesin vücudu birbirine yapışmış,hava da sıcak,herkes terliyor,otobüsün içinde bir koku,bir koku dayanılır gibi değil...


Aman Allah'ım, bu Halk hiç yıkanmaz mı ?..


Ben günde üç sefer yıkanıyorum,o kadar zahmetlere girip taa Amerika'lardan vitaminli sular getiriyorum, c vitaminli suyla yıkanıp,mineralli suyla durulanıyorum,bu Halk niye tembellik edip de, benim yaptığımı yapmıyor anlamıyorum?..


Midem bulandı,yüzümü buruşturdum,elimle burnumu kapattım,yanı başımda dikilen genç bir adam,kokudan rahatsız olduğumu anladı "Ne oldu beyefendi, halkın kokusundan rahatsız mı oldunuz?" dedi.. "Sen bu halkın kokusunu parfüm yap da,sabah akşam üzerine sık!...Bizim halkımız emek kokar,çile kokar,özgürlük kokar,demokrasi kokar,aşk kokar,sevda kokar..."


Saydığı şeyler hakkında en ufak bir fikrim yok..


Ben sadece paranın kokusunu bilirim,iyi alırım..


Baktım adam devrimci, bıyıklarından belli..Yanlış bir şey söylersem yumruğu çakıp beni de devirecek,arkamı döndüm...


Arkamı dönünce başka bir adamla birbirimize yapıştık..


Kolunu kaldırmış yukarıdaki kayışa tutunmuş,uzun boylu da bir adam,benim boyum adamın koltuk altına denk geliyor,koltuk altından yüzüme doğru dayanılmaz bir koku yayılıyor...


Bu mu deminki genç adamın dediği demokrasi kokusu?...


Eğer buysa, bu kadar demokrasi bana fazla..


Adamın koltuk altından yüzüme yayılan demokrasi kokusundan bayılacağım neredeyse..


Otobüs sallandıkça da suratım adamın koltuk altına çarpıyor,yüzüm sırılsıklam oldu..


Yer veren de yok...


Otobüste "Lütfen hamile kadınlara,yaşlılara,gazilere yer veriniz." falan yazıyor ama "Lütfen zenginlere yer veriniz" diye bir yazı yok...


Nedir bu zengin düşmanlığı anlamıyorum..En çok parayı biz kazanıyoruz yine de takdir görmüyoruz...


Milim milim otobüsün arkasına doğru yürüdüm..


Sonunda tekerleğin üzerindeki karşılıklı dörtlü koltuklardan birisi boşaldı,hamle yapan önümdeki adamı ittirip oturdum..


Ama oturduğum koltuk ters tarafta.Otobüs bu tarafa gidiyor,ben öbür tarafa bakıyorum..


Hiç de öyle gidemem..Başım döner,midem bulanır..


Otobüs ne tarafa doğru gidiyorsa, o tarafa doğru oturmak lazım..İlerleme hangi yöne doğruysa,yüzünü o yöne çevireceksin...


Gerçi yüzün ne tarafa dönük olursa olsun,hepimiz aynı otobüsteyiz,hepimiz aynı yöne gidiyoruz..Otobüs Kadıköy'e giderken,sen ters oturuyorsun diye Pendiğe gitmezsin...


Ama böyle de oturamıyorum..Sıkışık trafikte otobüs bir durup bir kalktıkça,benim de midem bir durup bir kalkıyor..


Karşımda bir karı koca oturuyor,kadın hamile...


Bir ara otobüs aniden fren yaptı,otobüs fren yapınca ben baston yutmuş gibi arkaya doğru yaslandım..Sonra otobüs aniden kalktı,kendimi tutamadım,midemin bulantısını daha fazla bastıramadım,içimde ne varsa, karşımdaki hamile kadının üzerine boşalttım,çok afedersiniz...


Ne yedimse...


Kadının yanında oturan kocası da ayağa kalktı,bana bir girişti,Allah ne verdiyse...


O olaydan sonra bir daha halkın içine girmedim..


Halk nereye giderse, ben hep ters istikamete gittim..


Zaten servetimi de bu şekilde yapmıştım...


Benim için tecrübe oldu,halkı yakından tanımış oldum..


Ama hiç beğenmedim halkı..Çok kirlenmişler..


Kendi kendilerine mi kirlenmişler, birileri mi kirletmiş bilmiyorum ama hiç kimse farkında değil..


Ben hayatımda hiç bu kadar suya sabuna dokunmadan yaşayan bir halk görmedim.....






FÖTÜR ŞAPKA


Şemsi bey, bir öğle üzeri, televizyonun karşısında gazete okumakta,karısı Cemile de yanında örgü örmektedir...


Televizyonun, hayatlarındaki yadsınamaz varlığını kabul ettikten sonra onunla yaşamasını öğrenmişlerdir...


Arada bir televizyona da bakarak onu da ihmal etmezler..


Şemsi bey,gazetesinden başını kaldırır,yakın gözlüğünü çıkarır, uzak gözlüğünü takıp,uzaklara dalar..


- Ben neden hiç fötür şapka takmadım Cemile?..


- Bana mı diyorsun Şemsi?.


- Evet...Gazetede bir fotoğraf gördüm de..Fötür şapkalı bir adam..Tipi de bana benziyor..Onu görünce dedim, keşke ben de fötür şapka taksaymışım, bana yakışırmış..


- Yakışırdı tabi,sen yakışıklı adamsın, sana herşey yakışırdı..


- Yakışırdı yakışırdı,benim kafam fötür kafa..


Niye aklıma gelmedi ki hiç fötür şapka takmak?..Aklıma gelse kesin takardım..


- Olsun canım, ne var bunda üzülecek?.Ben de hiç fötür başörtü takmadım.


- Sen fötür nedir bilmiyorsun..Fötür başörtü diye birşey yok.


- Yapmazsanız olmaz tabi...Herşeyi kendinize yapın..Herşey sizin için, herşey erkekler için...İstemezsiniz tabi bizim de sizinle aynı şeyleri giymemizi.İşinize gelmez,bizimle eşit olmak istemezsiniz...


- Benimle eşit olmak mı istiyorsun Cemile?.. Tamam.Eşit olalım. Benim için farketmez..


- Yooo, geçti artık..Sen onu ben söylemeden önce diyecektin...


- Ya Cemile, git Allah aşkına !


- Nereye gideceğim?..Gidecek yerim mi var?..Anam öldü,babam öldü,Elazığ'da bir kız kardeşim var, ona da gidemem kocası beni evine sokmuyor..


- Niye ?


- Anlattım ya sana, kız kardeşimle evlenmesini hiç istememiştim.Evlenmesinler diye arabasına uyuşturucu koyup polise şikayet etmiştim.


- Ben onu bilmiyorum.Hapse mi girdi adam ?


- Yok girmedi.Polis arabada arama yaptı,uyuşturucu paketlerinden karbonat çıktı.


- Adamın arabasına karbonat mı koydun ?..


- Ayy Şemsi, uyuşturucuyu nereden bulucam da koyucam Allah aşkına ?..


- Cemile sen hakkaten gerizekalısın...Ya o karbonatlar uyuşturucu çıksaydı ?..


Şemsi bey fötür şapka takamamış ama bunu fena halde kafasına takmış,fötürsüz geçen yıllarına üzülmektedir.Lavaboda,aynanın önünde,elinde macun sıkılmış diş fırşası,aynaya dalıp gitmiştir.


- Şemsi n'apıyorsun yarım saattir içerde ?..


- Ben niye hiç fötür şapka takmadım Cemile, ona üzülüyorum...


- Fötür nedir Şemsi ?


- Hani Süleyman Demirel'in şapkası vardı ya, o işte fötür şapka..


- Ama o sana olmazdı ki.Demirel'in kafası seninkinden daha büyük.


- Demirel'in şapkasını demiyorum.Alırdım başka biyerden kafama göre olanını..


- Başka yerde var mıydı ki ?


- Nasıl var mıydı ki ?


- Ne bileyim, herkes Demirel'in şapkasını kapmaya çalışıyordu ya,o şapkadan başka yerde satılmıyor, bir tek onda var sandım..


- Çok pişmanım Cemile..Hayatımın en güzel, en olgun yılları fötür şapka takmadan geçmiş farkında değilim..


- Ayy Şemsi,ne var bunda bu kadar büyütecek?..Fötür şapka istiyorsan,git al bir fötür şapka..İstiyorsan parasını ben vereyim.


- Ver.


- Vereyim,cüzdanın nerde, ceketinin cebinde mi ?


- Çok geç artık Cemile, çok geç..Fötür şapka benim ellili yaşlarımın şapkasıydı.


Elli,ellibir,elliiki, elliüç,ellidört,ellibeş, ellialtı,elliyedi, ellidokuz...


- Ellisekizi atladın.


- Olsun o sene giymezdim,kafam dinlenirdi..


Emekli Şemsi beyin fötr şapka üzüntüsü,ailece yedikleri akşam yemeğinde de devam etmektedir.


- Baba niye yemiyorsun yemeğini ?


- Hayırlı olsun çocuklar.Babanız kafaya takacak yeni birşey buldu. " Ben niye hiç fötür şapka takmadım" diye sabahtan beri dolanıp duruyor evin içinde.


- Fötür şapka değil anne "fötr şapka."


- Fötür şapka işte.


- Fötür değil anne, onun doğrusu "fötr"


- "Fötr !"


- Evet.


- Aman !.. Ben diyemem onu.Dilim boğazıma kaçıyordu az kaldı..


- Fötür şapka yakışırmış babama..


- Oğlum,zaten sabahtan beri fötür şapka diye diye deli etti beni,bir de siz kışkırtmayın şimdi,başlamasın yine.


- Neden Cemile ?..


- Neden mi başlamayasın ?


- Yok hayır, neden aklıma gelmedi fötür şapka takmak?..


Alırdım bir fötür şapka,takardım kafama,çıkardım sokağa,gelene geçene tanıdıklara fötür şapkamı çıkarır çıkarır selam verirdim..


Fötür şapkayı takması kadar,çıkarıp selam vermesi de güzel..


Bir yandan da ona üzülüyorum,tanıdıklarıma güzel selam veremedim...


- Bir de smokin giyerdin baba,eline de bir baston alırdın. "Şarlo" gibi...


- O şekilde sokağa çıkarsan şarlo derler tabi.


- Yok anne,Şarlo dediğim " Çarli Çaplin.."


- Ben bilmem Çarli marli,ben kocama şarlo dedirtmem.


- Babacım,alayım mı sana bir fötr şapka ?


- Yok kızım, hiç hevesim yok.


- Hevesin yoksa o zaman niye kafana taktın Şemsi ?


- Şimdi hevesim yok ama kırklı ellili yaşlarda bir sürü hevesim vardı.Aklıma gelse, o heveslerden biriyle bir fötür şapka alırdım kendime.Bunun pişmanlığı içindeyim..


O yıllarda hep bi eksiklik hissederdim."Birşey eksik,birşey eksik" derdim,meğer o eksiklik fötür şapkaymış..


Şemsi bey, fötr şapka üzüntüsünden,ağzına bir lokma koymadan masadan kalkıp gider.Cemile,arkasından kızına dert yanar.


- Ama böyle de olmaz ki kızım..Hepimizin pişmanlıkları var.Oturup pişmanlıklarımıza mı üzüleceğiz, hayatımıza mı devam edeceğiz?..


Benim pişmanlıklarım yok mu?..


Mesela seni doğurduğuma çok pişman olmuştum.Çünkü doğduğunda o kadar çirkindin ki,ayı yavrusuna benziyordun.


- Ayı yavrusu??


- Evet..Büyüdükçe değiştin, güzelleştin ama ben nerden bileyim senin büyüyeceğini..


Bir hafta geçmiş,Şemsi bey hala,zamanında fötr şapka takmamış olmasının üzüntüsünü üzerinden atamamıştır.Cemile o öğleden sonra yatak odasına girdiğinde Şemsi'yi ağlarken görür.


- N'apıyorsun Şemsi ??


- İçim acıyor Cemile..Fötürsüz geçen yıllarıma ağlıyorum..


- Ayy Şemsi saçmalama..Yaşayamadığın bir bu mu var sanki de,oturmuş fötür şapka takmadım diye ağlıyorsun ?


- Bilmiyorum Cemile...Gazetede o fötürlü adamın fotoğrafını görünce...Onun yerinde ben olabilirdim..Fötürlü ortamlara girerdim.Başka bir adam olurdum.Herşey başka türlü olabilirdi,belki beni daha çok severdin...


- Yok öyle birşey Şemsi..Ben senin fötürsüz halini sevdim..Hiç bir gün "Niye bu adam fötürsüz,niye hiç fötür takmıyor ?" diye düşünmedim..Fötürün benim için hiç önemi yok.Fötür insanın içinde olmalı.


- Yok, bu öyle birşey değil,fötür içinde olmuyor, kafana takıyorsun.


- Olsun,takma kafana..


İşte tam o sırada Şemsi beyin kızı elinde bir fötr şapkayla eve gelir.


- Bakın babama ne aldım ??...


- Aaaa fötür şapkaa !..Şemsi ???


- İstemiyorum...Artık çok geç..


- Yapma Şemsi.Hadi bir tak,beğenmezsen çıkarırsın..


- Yok..Olmaz zaten. yaşlandım,kafam küçüldü.Büyük gelir o kafama..


- Baba lütfen benim hatırım için..Bir haftadır bizi çok üzüyorsun.Eminim çok yakışacak.


- Yakışır mı dersin ?


- Benim babama herşey yakışır..


- Bir takayım bakayım...Ellili yaşlarda olacaktım ki,asıl o yaşlarda iyi gider bu..


Şemsi bey,fötür şapkayı istemeye istemeye takar,aynada kendine bakar,hiç de fena durmamıştır kafasında...


Başını sağa sola,aşağı yukarı oynatıp değişik açılardan bakar.


- Vallahi süper oldun babacığım.Sanki fötr şapkayla doğmuşsun gibi..


Şemsi beyin keyfi yerine gelmiştir..


Kim ne derse desin bundan sonra fötr şapka takacak,fötrsüz geçen yılların acısını çıkaracaktır..


İlk fötür selamını karısına verir.Şapkayı çıkararak, karısının önünde eğilir.


- Hanımefendi !..


Sonra, kızının önünde eğilir.


- Küçük hanım ?..


- Keyfi yerine geldi babamın.Aslan babacığım.


- Bana bak Şemsi,o fötürden başka birşey giymek yok..Öyle sımokin mımokin, elde baston,sokağa çıkıp da Şarlo dedirtme kendine.


- Başüstüne madam !..Bonsuvar madam !..


- Ayy o ne demek Şemsi,hoşuma gitti o.Ne anlama geliyor o ?..


Şemsi bey,bir fötr şapkayla,geçmişin bütün eksikliklerini gidermiştir...


Yaşayamadığı herşeyi,bütün hayal kırıklıklarını şapkanın içine,şapkayı da kafasına koyar,dimdik yürüyerek mutlu bir şekilde odadan çıkıp gider....





BULMACA


Yine takıldım gazetenin bulmacasına...


Koymuşlar evde gazeteyi gözümün önüne,sehpanın üzerine...En üstte de bulmaca eki...


Sanki bana meydan okuyor...


Meydan okunmasına da hiç tahammülüm yoktur,hemen karşılık veririm...


Aldım,beş dakkada çözdüm,sonuna kadar geldim..ü


Halbuki bulmacaları hiç sevmem...


Çözüyorsun da ne oluyor?..Neyi kanıtlıyorsun?..Bilgili olduğunu mu?..


Bilgiliysen,bilgini kendine sakla!..


İnsan kendine bile bilgiçlik taslamamalı...


Bulmacalar zaten genellikle aptal tuzağıdır..Hep kolay şeyler sorarlar..Bilin de,kendinizi bilgili,kültürlü,önemli biri sanın diye...


Şu soruya bakar mısınız Allahaşkına?...


"Su sesi..."


Bunu bilmeyecek ne var?..Su sesi : Şırıl...


-- Ne dedin Hüsnü?..


-- Sana demedim...İnsanların zekalarıyla alay ediyor bunlar..


-- Ne soruyolar?


-- Su sesi...


-- Kaç harfli?


-- Beş harfli.


-- Şırıl'dır..


-- Şırıldır tabi,başka ne olacak?...Yok...Şırıl olmuyor...


-- Nasıl olmuyo?..Beş harfli demedin mi?


-- Evet ama olmuyor işte..Ben de şırıl biliyordum,demek ki değilmiş..


-- Beş harfli mi dediydin?


-- Evet..


-- Yukardan aşağı mı,soldan sağa mı?


-- Ne farkeder Necmiye,su sesi işte..


-- Hayır yani,yukardan aşağı musluktan akan suyun sesi mi,soldan sağa akan dere suyu mu?.İkisi farklı farklı ses çıkarır,ondan dedim..


-- Öyle bişey yazmıyor,su sesi diyor..


-- Lıkır'ı bi dene bakayım olacak mı?


-- Lıkır mı?..


-- Evet..Suyu lıkır lıkır içersin ya...


-- Bakayım oluyor muu...Hayır,olmuyor,başka bişey olacak..


-- Olması lazım Hüsnü..Lıkır beş harfli işte..


-- Olmuyo Necmiye,baktım,olmuyo..


-- Gulüp'tür o zaman..


-- Kulüp mü??


-- Kulüp değil,gulüp...Şişeden su içerken "gulüp..gulüp..gulüp" diye ses çıkar ya...Şişeden


su içerken çıkan ses diye mi soruyo?


-- Hayır,sadece "Su sesi" diyor..


-- Gürül'dür o zaman..Gürül gürül akar ya su?..


-- Yok..Gürül de olmuyor...


-- Olmuyorsa boşver Hüsnü,bulmak zorunda mısın?.


-- Hayır canım,ne münasebet,mecbur değilim elbet..Ama su sesi ne olabilir ki?..


Torunum Ayşe geldi yanımıza...


-- Babaanne n'apıyosunuz?


-- Deden bulmaca çözüyor da kızım,bi soruda takıldı..


-- Bişeye takılmadım Necmiye..Şunu bulayım,bırakacağım zaten..Hiç sevmem bulmacaları...


-- Soru ne dedecim?


-- Su sesi.


-- Kaç harfli?


-- Beş harfli.


-- İçme suyu mu,musluk suyu mu?


-- Kızım,ne farkeder??


-- Ama dede,içme suyu daha temizdir,başka türlü ses çıkarır.Oysa ki musluk suyunun içinde bisürü mikrop,bakteri falan olduğu için,o mikropların,bakterilerin sesleri de su sesine karışır,başka türlü ses çıkar..


-- Mikroplarla,bakteriler ses mi çıkarıyorlar?


-- Çıkarmıyorlar mı?


-- Okuyorsunuz ama nerenizle okuyorsunuz bilmiyorum ki...


Sonra oğlumla karısı işten geldiler..


-- Hayırdır baba,bulmaca mı çözüyorsun?..Hani sen sevmezdin bulmacaları?


-- Yok yahu,koymuşsunuz bulmacayı gözümün önüne...Bitirmeden bırakırsam kafama takılır

diye..


-- Soru ne?


-- Su sesi..


-- "Haşşşşş!.."


-- Noluyo oğlum???


-- Su sesi demedin mi?..Su sesi : "Haşşşşş..."


-- Oğlum,haşşş diye su sesi mi olur,saçmalama..


-- Bi bakıver Hüsnü?..Belki de haşş'tır..


-- Allah Allaaah...Yahu,haşşş diye su sesi mi olur?..


-- Valla sen bilirsin baba ama hamamda haşşş diye dökünüp de yıkanıyo insanlar..


-- Tövbe tövbeee..Olmuyo işte,haşş değil..Hem haş kaç harfli ki?


Sonra gelinim dahil oldu..


-- "Pıtpıt" olmasın baba?


-- Pıtpıt mı??


-- Dün mutfağın musluğu damlatıyordu pıt pıt diye,ordan aklıma geldi..


-- Pıt pıt olmaz kızım,pıt pıt altı harfli..Bize beş harfli su sesi lazım..


-- "Fışır" ı bi deneyin babacım,oluyo mu acaba?


-- Fışır ne kızım??


-- Ay Hüsnü,sen de hemen herşeye karşı çıkma!..Bi bak,belki de fışır'dır..Fışır,fışkıran suyun sesi mi kızım?


-- Evet annecim..


-- Fışır oldu mu Hüsnü?


-- Olmadı..Fışır değil,başka bişey olacak..


-- Benim karnım acıktı!.


-- Tamam kızım,şu su sesini bulalım da bi...


-- Baba,Şakır'ı denesene..


-- Şakır mı??


-- Yağmur yağar ya şakır şakır?..


-- Bak o olabilir,hem beş harfli..


-- Kesin şakır'dır..


-- Şakır değil,olmuyor...


-- "Cılop" u dene Hüsnü?..Suya taş atarsın,cılop diye ses çıkar ya?..


-- Clop dört harfli Necmiye..


-- Nasıl dört harfli?..C..ı..l..o..p...Beş harfli.


-- Necmiye,söylerken beş harfli de,yazarken dört harfli..


-- O zaman sen de yazma,söyle!.


-- Kime söyleyeceğim?


-- Gazetenin telefon numarası yok mu orda,ara,söyle..


-- Saçmalama Necmiye...


-- Allah Allah,nedir acaba su sesi?..


-- Su sesi..Su sesi..Su sesi..Su sesi?...


-- Su sesi..Su sesi..Su sesi..Su sesi?..


-- Su sesi..Su sesi..Su sesi..Su sesi..Su sesi?...


-- Anne,karnım acıktııı!..


-- Kızım sabret azıcık,şu su sesini bulalım hele?.Su sesi..Su sesi?..


-- Su sesi..Su sesi..Su sesi?...


-- Anne yaaa?...


-- Kızım sen kızı mutfağa götür,yedir bişeyler,biz buluruz su sesini..


-- Tamam anne...


-- Su sesi..Su sesi..Su sesi..Su sesi?...


-- Şıkır!.


-- Şokur!.


-- Fokur!


-- Haşırt!


-- Şorrrr!


-- Şarrrr!..


-- Yürüyün mutfağa gidiyoruz,suyun sesini yerinde dinleyip öğreneceğiz...


Mutfağa gittik,mutfaktaki musluğu açtık,kafalarımızı yaklaştırdık,kulak kesildik,suyun nasıl ses çıkardığını bizzat suyun kendisinden öğrenmeye çalıştık..


-- Tırrrrrrr!..


-- Oğlum,tırrr diye su sesi olmaz..Su evye'ye çarpıyor da o ses çıkıyor,hele biraz aksın bakalım..


-- Açayım mı biraz daha musluğu Hüsnü?


-- Aç bakalım..


-- Şırrrrr!


-- Şurrrr!


-- Şorrrr!


-- Beş harfli olacak ha?..Beş harften fazla olan sesleri dikkate almayın...


-- Böyle olmuyo baba,su lavaboya çarpıyo,hangisi su sesi,hangisi lavabo sesi anlaşılmıyo..


-- Ne yapıcaz peki?


-- Sürahiden,süngerin üzerine boşaltalım suyu,daha sessiz olur,suyun gerçek sesini

duyabiliriz..


-- İyi fikir..Necmiye,doldur sürahiyi..Kızım ver ordan süngeri...


Süngeri evyenin içine koyduk,yukardan sürahiyle süngerin ortasına suyu azar azar döktük,


"Ssssss" diye bi ses çıktı..


Trabzonda yaşayan abimi aradım,su sesini ona sordum..Köyde yaşadığı için orda her türlü su var..Irmak,dere,çay,kuyu,köy çeşmesi,yalak...Ondan da bi sonuç çıkmadı..


Sabaha karşı üçe kadar oraya uygun bir su sesi bulmaya çalıştık,bulamadık..


Yattık ama beni uyku tutmadı,şırıl,mırıl,foşurt,fışırt diye diye sabahı ettim...


Sabah olunca koştum bakkala,su sesinin ne olduğunu öğrenmek için ertesi günkü gazeteyi aldım...


Açtım,bulmacanın cevaplarına baktım,su sesi "Şırıl" mış...Halbu ki biz şırıl'ı bulmuştuk ama onunla bağlantılı bir sorunun cevabını yanlış yazmışım,o yüzden şırıl'ı oraya

yerleştirememişiz...


Hiç sevmem bulmacaları da,meydan okunmasına dayanamıyorum ondan....




MÜCVER


Evimin yakınında arada bir yemek yediğim bir semt lokantası var..


Büyükçe bir şey..


Fiyatları semtin ölçülerine göre pahalı.Yemek yedikten sonra soda içmezsen,hesabı öderken midende yanma hissediyorsun..


Ama ben zaten o lokantaya pahalı diye gidiyorum..


Çünkü,yemeklere çok para ödeyeceğim için,ne yersem yiyeyim,çok lezzetli geliyor.Dilim,damağım,vereceğim paranın karşılığını alayım diye tam kapasite çalışıyor,gerekirse kendi hafızalarından yemeğe fazladan lezzet katıyorlar..


Üç tane garson var lokantada..Üçü de asgari ücret civarı çalışan fakir çocuklar..


Ellerini yüzlerini yıkamışlar,saçlarını ıslatıp taramışlar,temiz,şık lokanta önlüklerini giymişler ama hepsi fakir aile çocukları..


Bunu nereden anladım?. Kafalarının arkasından anladım..


Fakirler,kafalarının henüz yumuşak olduğu küçük yaşlarda ,pamuklu,yumuşak yastıklarda değil de,sert yastıklarda yattıkları için,kafalarının arkası düzleşir,büyüyünce de öyle kalır..


Sadece bebeklik değil,çocukluk dönemleri de sert koşullarda geçtiği için büyüdüklerinde her bakımdan sert olurlar..


Onlardaki bu sürekli sosyal ereksiyo n hali,çocukluklarından kaynaklanır,onları erekte eden çocukluk koşullarıdır.


O üç tane,henüz kafaları yumuşakken,sert yastıklarda yattıkları için,kafalarının arkası dümdüz olan fakir çocuğu garsonların arasında,bir de aynı genç yaşlarda,tombalak bir çocuk var..


O,patronun oğlu..


Lokanta kalabalık olunca garsonlara yardım ediyor ama daha çok yemek yemek için oradaymış gibi sanki..


Sürekli orada,ne zaman görsem yemek yiyor..Hep içeride,hep lokantada,dışarı adımını atarsa,açlıktan ölmekten korkuyor herhalde,kapının önüne bile çıkmıyor..


Gözleri mavi..Zaten oradan anladım patronun oğlu olduğunu..


Çünkü fakir çocukları mavi gözlü olmaz...


Niye fakirler mavi gözlü olmuyorlar,bilmiyorum ama olmuyorlar işte...


Bazan bir fakir çocuğu üç-dört yaşına kadar,bakıyorsun,gözleri mavi..Herkes "Maviş" diyor,maviş diye seviyor.Ailenin hatta sülalenin gözbebeği.


-- Bi görsen! Gözleri masmavi!..


Çocuk ilgi odağı..


Duyanlar gelip çocuğun gözlerini görüp gidiyorlar..


Akrabalar,Adapazarından,İzmitten,otobüs tutup çocuğun gözlerini ziyaret ediyorlar.Çünkü sülalede görülmüş,duyulmuş şey değil.


"Allah tamamına erdirsin" diye dua ediyorlar,çünkü,daha önce de bir kaç çocuğun gözleri böyle mavi çıkmış sonra biraz büyüyünce,değişmiş,kahverengi olmuş..


"Allahım n'olur gözleri hep mavi kalsın" diye adak adıyorlar...


Fekat,çocuk mavi mavi giderken,biraz büyüyünce bir bakıyorsun gözler kahverengi olmuş..


Halbuki mavi kalsa çocuğun hayatı kurtulacak...


Kaç kişiden duymuşumdur,gururla anlatırlar,"Benim gözlerim yedi yaşına kadar maviydi" diye..


Sonra ne oldu,belli değil...


Ya gece uyurken biri eve girdi,gözlerini değiştirdi,


veya gözler baktı ki,çocuk fakir,aile fakir,ev fakir,etraf fakir,her yere kapalı renkler hakim,eşyalar,kıyafetler,insanlar,duygular,düşünceler,ya siyah ya kahverengi ya da gri'nin elli tonu,ortama uyum sağlamak için renk değiştirdi...


Lokantaya girdim,yemeklerin olduğu bölüme yaklaştım,baktım,yemeklerin arasında daha önce görmediğim bir yemek..


Yanımda dikilen garsona yemeği gösterip "Bu nedir?" diye sordum,garson,üç saniye kadar yemeğe bakıp "Müjgan o abi.." dedi.


-- Müjgan mı??..


Öbür garson yanımıza geldi,


-- Müjgan değil,Münevver...dedi.


-- Münevver??


Döner kesen dönerci ustası müdahale etti,


-- Münevver değil,mücevher..


Üçüncü garson geldi,


-- Yok abi,Müjde o..Kabak müjde..


-- Mücver olmasın? Kabak mücver?


-- Olabilir...


Galiba ilk kez mücver yapmışlar,patron,"Değişiklik olsun,bugün Mücver yapalım "demiş,aşçı elinden geleni yapmış ama hiçbiri daha önce mücver diye bir şey yemedikleri,duymadıkları için adını da doğru söyleyemiyor.Biri "Müjgan" diyor,biri "Münevver" diyor,biri "Mücevher" biri "Müjde" diyor..


Patron geldi,o da söyleyemedi,"Mürcer" dedi...


Ben de Mücver'in bir yemek çeşidi olduğunu ilk orada öğrendim.Mücver'i kavuniçi yapraklı bir tür bayır çiçeği veya bir civata çeşidi sanıyordum...


Söyledim,tadına baktım ama hiç beğenmedim.Olmamış,yapamamışlar.Adını söyleyemediğin yemeği yapmaya kalkmayacaksın..


Sonradan parayı bulan bir tanıdığım,o zamanlar pahalı ve çok havalı olan ama markasını bir türlü doğru söyleyemediği "Mitsubishi" marka araba almıştı,ilk binişinde kaza yaptı...


Mücver'i yiyemedim..


Bir kurufasülye söyledim,Yanına pilav,salata,cacık...


Bir de köfte attırdım,keyiften iskemleden düşüyordum az kaldı...


Yemek dediğin böyle olur,adını söylerken iştahın açılacak...


Ne gerek var böyle ufacık insanların yaşadığı ufacık bir mahallede Mücvermiş,bilmemneymiş, alışık olmadığımız tuhaf yemekler yapmaya?..


Sosyete miyiz biz?.....






SÜTÜMÜ HELAL ETMEM


Ana - baba baskısından, evdeki kalabalıktan sıkılan,bunalan her gencin hayalidir, evden ayrılıp bir bekar evine taşınmak...


Çünkü eve kız getiremezsin, getirip birlikte odana çıksan evdekilerin varlığı yüzünden kızı rahat rahat sıkıştıramazsın,öpemezsin,en önce baban karşı çıkar :


- "N'oluyo oğlum ? Kerane mi burası ?!!."


En iyisi, bir imkan yaratıp, tek başına veya kafa dengi bir arkadaşınla bekar evine çıkmak..


Bunu yapabilenler için iyi bir tecrübedir o yaşlarda kendine ait bir yaşam alanı oluşturabilmek...


Ama öyle ceketini alıp "Eyvallah" diyerek gidemezsin baba evinden.Ananın - babanın üzerinde hakları vardır, onların gönüllerini almadan gidersen hem onları üzersin, hem sen rahat edemezsin.


Kaç yaşına gelmiş olursan ol ,onların gözünde her zaman çocuksundur, senin için endişe ederler...


Ben de gençliğimde böyle bir tecrübe yaşadım ama giderken annemi razı etmem kolay olmadı.Babamın zaten umurunda değilim.Duyunca, sevindi bile. "Gitsin p...venk !. Bizi beğenmiyorsa s...tirsin gitsin, bir boğaz eksilmiş olur..." dedi..


Önce hiç birşey söylemeden bir mektup yazıp bırakayım da gideyim diye düşündüm :


-- "Siz bu satırları okurken ben çoktan evden ayrılmış,bir bekar evine yerleşmiş olacağım.Gidişimden kimse sorumlu değildir.Hakkınızı helal edin..."


Ama sonra nereden geldi bilmiyorum, bir cesaret geldi, yüz yüze konuşmaya karar verdim.


Annemi aldım karşıma, evden ayrılmak istediğimi söyledim.


Başladı ağlamaya..

Gitmemi istemiyordu.Evde, bir ben kalmıştım.Öteki çocukları evlenip gitmişti,ancak bayramdan bayrama ziyarete geliyorlardı, önümüzde de epeyce bir süre bayram yoktu.Tamamen yalnız kalmaktan korkuyordu.


Evde babam da vardı ama babamla yalnız kalmak, tek başına yalnız kalmaktan daha zordu onun için.Çünkü,bir yuva kurmak ve çocuk yapmak için evlenmişlerdi, o görevi de yerine getirdikleri için, yalnız kalırlarsa yapacak başka bir şey yoktu..


- Anne, lütfen ağlama.Sadece şekerle,kurban bayramlarına bırakmam, 30 Ağustos'ta 29 Ekim'de de gelirim ziyaretine..


- Niye gidiyorsun ?..


- Yalnız kalmak istiyorum..Yazılar yazacağım,kitaplar okuyacağım,edebiyat beni çağırıyor,gitmem lazım.


- Yalnız kalmak için mi gidiyorsun ?


- Evet.. Sanatçı, yalnız olmalı.


- Burda yalnız kal ?


- Burda yalnız kalamıyorum anne,babam var, sen varsın..


- Bizimle birlikte yalnız kal ?


- Anne, saçmalama.


- " Gidersen, sütümü helal etmem !.."


- Ne yapmazsın ??


- Sütümü helal etmem.


- Sütünü ?


- Evet.


- Anne sen ciddi misin ?


- Ciddiyim..


Sütümü helal etmem lafını televizyon komedilerinde duyar, güler geçerdim.Ama annem karşımda gözleri yaşlı bir halde, ısrarla,bir kaç kez daha "Sütümü helal etmem" deyince süt konusunun ne kadar önemli ve anlamlı birşey olduğunun farkına vardım...


Süt ne demek ?..Hayata onunla başlıyorsun.Midene ilk giren besin,süt.Annen süt vermese, dişlerin çıkmamış, başka birşey de yiyemezsin, açlıktan ölürsün.Anneme hayatımı borçluyum..


- Anne yapma, sık sık ziyaretine gelirim..


- Gelmezsin.


- Vallahi gelirim.


- Vallahi gelmezsin.


- N'olucak şimdi ?


- Sütümü helal etmem..


Kilitlendim kaldım..


Vicdanım engel oluyor, gidemiyorum.Vicdanıma,"boşver, gidelim" diyorum, vicdanım "Ben gelemem,sen git istiyorsan" diyor. Vicdan olmadan da gidemem ki.Vicdan olmadan olmaz,vicdansız yaşayamaz insan.


Nasıl aklıma geldi bilmiyorum, dedim ki anneme,


- Eğer sen sütünü helal etmezsen, o zaman ben de şeyi helal etmem...


- Neyi helal etmezsin ?


- Ben doğduğumda nasıl bir bebektim anne ?


- Nasıl, nasıl bir bebektin ?


- Yani, ben doğduğumda neler hissettiniz ?..Sevindiniz mi ?..Mutlu oldunuz mu ?..


- Olduk tabi, niye olmayalım ?


- Ben doğunca birdenbire eve neşe geldi di mi ?..Sıradan, sıkıcı, tek düze hayatınıza bir güneş gibi doğdum...


- O kadar da değil.


- Haydi, güneş gibi olmasın da, ay gibi olsun.Ama benim o minicik varlığım sizi mutlu etmedi mi ?


- Etmiştir.


- Beni severken, benimle oynarken, ilk adımlarım, ilk kez "Anne " deyişim,seni heyecanlandırmadı mı ?


- Heyecanlandırmıştır.


- Seni "Anne" yapan benim.Sana anne rütbesini ben verdim.Sen, benim sayemde anne oldun.


- Abartma !..


- Benim sıcaklığımla ısındı yürekleriniz.Gülüşümle güldünüz, mutlu oldunuz.Bana sevginizi verdiniz.Ben, sizin verdiğiniz sevgiyi, aldım.Ben almasam, kim alacaktı sevginizi ?..Git ver bakalım rastgele birine sevgini, alıyor mu ?..


- Saçmalama...


- Neticede bir dönem benim sayemde sıcak bir mutluluk yaşadınız.Elalem soğuğunu bile bulamazken,ben size sıcak mutluluk yaşattım, sizi sevgiye garkettim.


- Ne ettin ?


- "Gark."


- Eee noolmuş ?


- Eğer sen sütünü helal etmezsen, ben de işte onu helal etmem.Size yaşattığım o güzel günleri,yılları helal etmem.


- Peki n'olucak şimdi ?


- Olacak bişey yok, onu süte sayalım, ödeşmiş olalım.


- Peki "dokuz ay" n'olucak ?..Ben seni dokuz ay da karnımda taşıdım..Dokuz ay on gün ama hadi on gün de benden olsun.


Başladık annemle pazarlık yapmaya,


- Benim bebekken size yaşattığım mutluluğa karşılık, senin sütün artı karnındaki beş ayın !. Kalanı da yaşlanınca size bakar, öderim.


- Olmaz, kurtarmaz. Süt artı sekiz ay.


- Yedi ay!.


- Altı artı süt!.


- Beş artı süt!.


- Ben senin kahrını da çektim.Sabahlara kadar uyutmadın beni.Altını temizledim, yedirdim içirdim, çamaşırını, bulaşığını yıkadım.


- Ama arada bir de dövdünüz beni ? O dayaklar n'olucak ?


- Ben seni hiç dövmedim,baban dövdü,onu babandan iste.


- Ama sen de,babam beni döverken karşımıza geçip çekirdek yiyerek bizi seyrettin çoğu zaman ?..


- Tamam, o dayakları düşelim, ne yaptı en son ?


- Dur hesaplayayım...Süt artı dokuz ay artı kahır... Size yaşattığım mutluluğu ve dayakları düşersek...


Amacım annemi güldürüp, ortamı yumuşatmaktı.Yumuşadı da.Uzak biryer değildi gittiğim yer.Sık sık arayacağıma söz verdim,onun rızasını babamın da parasını aldıktan sonra evden ayrıldım.


Gittim ama gittiğim evde de üç aydan fazla kalamadım.


Tek kalmak, yalnız kalmak değilmiş.


Sevdiğin insanlarla birlikteysen,ihtiyacın olduğunda onların yanında da yalnız kalabiliyormuşsun...


.

FAL


Fala inanır mısınız?..


Ben fala çok inanırım..


Sabah gazeteyi elime alınca ilkönce falımı okurum,o gün başıma neler geleceğini bilmeden sokağa çıkmam..


O gün başıma neler gelecek?.Başıma gelenler,başımda kalacak mı?.Kapıda yeni bir aşk var mı?.Varsa,gidip kapıyı açayım mı?.


Mesela falımda,"Bugün sevdiklerinizle aranızda bazı sorunlar yaşayabilirsiniz,alttan alın." diyorsa,alttan alırım.Üstten alın diyorsa,üstten alırım,yanlardan alın diyorsa,yanlardan alırım.


Fallar zaten dört ana konudan oluşur.İş hayatı,aşk hayatı,aile ve arkadaşlar..


Çünkü sağlıklı bir toplum,iş hayatı,aşk hayatı,ailesi ve arkadaşları olan insanlardan oluşur.Bunlar yoksa veya bir tanesi eksikse,siz sağlıklı bir toplum değilsinizdir,hiç boşuna zorlamayın..


Geçen gün falımda,"Çok sevdiğiniz eski bir arkadaşınız bugün sizi ziyarete gelecek." yazıyordu.Nasıl sevindim anlatamam.


Anlatırım da,gerek yok..


O gün bir sürü işim vardı,hepsini iptal ettim,oturdum evde,"O gün beni ziyarete gelecek çok sevdiğim eski bir arkadaşımı beklemeye başladım.


Çünkü fala çok inanıyorum.


Aslında falım hiç çıkmıyor ama çıkmayan faldan ümit kesilmez.


Falım çıkacak belki ama ben falımın çıkacağı yerde değilimdir..


Eğer falında "Sevdiğiniz bir arkadaşınız bugün sizi ziyarete gelecek" yazıyorsa,otur evde,bekle!.Ne işin var dışarıda?..


Evde değilsen arkadaşın niye gelsin?..


Senin evde olmadığını nereden biliyor diyemezsin.Belki de falı yazan arkadaş söylemiştir,"Evde değil,gitme boşuna." diye..


Bu sefer önlemimi aldım,oturdum evde,beni ziyarete gelecek çok sevdiğim eski bir arkadaşımı beklemeye başladım.


Üç saat oldu gelen yok..Dört saat oldu yok..Beş saat oldu yok..Madem geleceği görüyor bu falı yazan arkadaş,arkadaşımın o gün geleceğini biliyor da,saatini bilmiyor mu?..


Bari yaklaşık bir zaman söyle.Öğlene doğru,de!.Akşamüstü,de!.Şafak vakti,de..Bişey de..


Baktım olacak gibi değil,falın bitmesine az kaldı,bütün eski arkadaşlarımın telefon numaralarını buldum,hiç sevmediklerimle,az sevdiklerimi ayırdım,geriye kalan beş tane çok sevdiğim eski arkadaşımı tek tek aradım,hepsine tek tek,"Sen bugün beni ziyarete gelecek miydin?" diye sordum,dört tanesi "Yooo.." dedi,bir tanesi "İstersen geleyim." dedi.


-- "Geleceksen gel arkadaş!.İşimi gücümü bıraktım,sabahtan beri seni bekliyorum..."


Adresi verdim,çıktı geldi.Böylece falım çıkmış oldu..


Diyeceksiniz ki,"Arkadaşın geldi ama sen aradın da geldi.."


Ne farkeder ki?..


Falım çıktı mı?.Çıktı...Arkadaşım geldi mi?.Geldi..Herşeyi faldan beklememek lazım.Sen çıkartmazsan,nasıl çıkacak falın?..


Tamam,biliyorum,fal yazan arkadaşlar geleceği görebilselerdi,ona göre yatırım yapar,fal yazdıkları gazeteleri satın alırlardı...


Böyle şeylere çok fazla inanmamak lazım,biliyorum ama bişeylere de inanmak lazım.Çünkü gerçeklere olan inancımızı yitirdik.Gerçekler artık doğru çıkmıyor..


Bugünkü falımda "Bugün elinize para geçecek." yazıyordu,akşama kadar geçmeyince,falım çıksın diye,gittim birinden borç aldım,yarın geri vereceğim...




Hiç yorum yok:

Yorum Gönder